Saverio Costanzo'nun yönetmenliğini üstlendiği Aç Kalpler, sinemada pek rastlamadığımız bebeğin bakımı konusunu ebeveynlerin keskin anlayış farklılıkları üzerinden irdelerken kelimenin olumlu anlamıyla izleyicisini perişan ediyor...

Sinema entelektüel derinlik, güçlü bir teknik ve ona eşlik eden yaratıcı buluşlarla mı daha büyük olur yoksa bunları belli ölçüde başarıp hiç alışılmadık bir öyküyü perdeye getirmekle mi? Aç Kalpler ilk andan itibaren ikinci tanıma uyan ne kadar özgün bir deneyim yaşatacağının sinyallerini veriyor sanki, çok rahatlıkla söyleyebilirim ki son yıllarda karşılaştığım en muhteşem açılış sekansı bu: Mina ve Jude'un tesadüfi biçimde (Mina'nın yanlışlıkla erkek tuvaletine girmesiyle) bir lokantanın tuvaletinde karşılaşmalarının; gayet mizahi ve düşük tonda gerilimi ve duygusallığı da barındıran yaklaşık 8 dakikasından sonra ikilinin arasındaki tutkulu birlikteliklerine tanık oluyoruz. Aslında kadının uyarısına karşın biraz da erkeğin iradesizliği sonucu gelen istenmeyen gebelik ve bu aşkın evlilikle taçlanışı birbirini izliyor. Bu noktaya kadar romantik sinemanın kodlarıyla ilerleyen film, bebeğin doğumuyla beraber kademeli biçimde dört dörtlük bir psikolojik gerilime evriliyor, çünkü Mina vegan ve kendi gibi bebeğine de süt ve yumurta dahil hayvandan elde edilen hiçbir ürünü yedirmiyor ve kocası Jude da zamanla bu durumdan rahatsız oluyor, bebekte sağlık sorunları oluşabileceğini düşünüyor, nitekim doktor da bir gelişim geriliği tespit ediyor bebekte. Ama annesi yaklaşımından geri adım atmıyor ve 'onun annesi benim, güven bana' diyerek çocuğu kendi inandığı alternatif metotlarla beslemeye bir şekilde devam ediyor. Kocasıyla arasındaki çatışma aralarındaki içten aşka rağmen giderek büyüyor, ilk baştaki o büyük tutkunun, gözlerdeki parıltının nasıl da tüm çabalara karşın sönmeye başladığını olağanüstü performansların da etkisiyle görüyorsunuz. İnsanı biraz da bu yürek burucu durum sarsıyor, nasıl sarsmasın! Film bir noktadan sonra neredeyse Hitchcockla kıyaslanacak denli korku sinemasının sınırlarına kadar tırmanan bir hal alıyor, şaşırtıyor ve şok finaliyle koltuklarımızdan kalkmamıza dakikalarca izin vermiyor. Taze ebeveyn olmanın çıkmazları, çocuk sahibi olmak için karşımızdakini ne kadar tanıyoruz sorularının etrafında bebeğin bakımına anne mi karar vermelidir yoksa onun yerine modern bilim mi gibi ikilemler üzerinde de beyin jimnastiği yapmayı sağlayan bu tuhaf, irkiltici, kendine has filmi tüm has sinemaseverlere şiddetle öneririm. Pek çok insanın tatile gittiği şu Ağustos ayında Ankara Film Festival'inde izleyip yazma fırsatı bulduğum Victoria ile birlikte vizyonda karşımıza çıkan bir mücevher Aç Kalpler. Ayrıca geçen yıl yarıştığı Venedik Film Festival'inde Altın Aslan'ı İnsanları Seyreden Güvercin yerine Aç Kalpler alsaymış keşke demeden de edemedim, üstelik izlenebilirliği de daha yüksek bir film kanımca.
Yıldız: * * * *

Jafar Panahi'nin Berlin'den Altın Ayı ile dönen son filmi Taksi Tahran, otoriter rejimlerin uyguladığı baskıya karşı sanatın daha da anlamlı hale gelerek, güçlenerek çıktığı İran'a özgü filmlerden. Yönetmen şoför koltuğuna oturup arabanın içine yerleştirdiği gizli kameralarla arabaya binenleri kayda alıyor, Bir rejim yanlısı, bir korsan cd satıcısı, kaza geçirmiş bir adam, batıl inanca sahip kadınlar, yeğeni ve eski komşusu, mesleğini yapması engellenen bir avukat nam-ı diğer çiçekçi kadın... Arabaya binenlerden kimi Panahi'yi tanıyor, sanki kimileri kameraya alındıklarını da biliyor ama birçoğu da bundan habersiz. Politik çıkmazların ket vurduğu noktada sanatçının üretiminin sınırları üzerine ufuk açıcı bir deneyim sunan Taksi Tahran belgesel ile kurmaca arasındaki ince sınırları da ortadan kaldırıyor. İzlediğimiz görünürde düpedüz belgesel ama yaratıcısının dokunuşlarıyla izlenebilirliği, düşünselliği ve etki gücünü kazanıyor elbet. Büyük oranda diyalogla ilerlemesine rağmen Ankara Film Festival'inde izlediğim benzer İran filmi Rakşan Bani-Etemad'ın Masallar'ı gibi bunaltmıyor, asgari bir ritm yakalıyor, kah güldürüyor, kah heyecanlandırıyor, sıkça yeni birileri kadraja giriyor ve çok küçük çatışmalarla izleyicisini adeta yok sayan sanat filmlerinden birine dönüşmüyor, izleyicisine saygı gösteren bir yapım ortaya çıkıyor. Neredeyse mockumentary denilecek türden bir üslup geliştiren Taksi Tahran'ın finali de film boyunca anlatılanların ilginç bir özeti sanki, sürpriz... Sanıyorum ki ülkesinde film çekmesi yasaklı bir yönetmenin elinden çıkmış olmanın dezavantajlarını da beraberinde getirdiğinden bir tam başarı olamasa bile sinemada görülmeyi fazlasıyla hak ediyor.
Yıldız: * * * *
Kutluğ Ataman'ın son filmi Kuzu, Berlin'den aldığı ödülden sonra, Antalya'dan da çeşitli ödüllerle ayrılmıştı. 2013 Haziran'ında Gezi karşıtı tepkileriyle de okları üzerine çeken yönetmen filmini 2014 yılında "Yılın En İyi Türk Filmi" afişiyle gösterime sokacaktı, olmadı, bu hafta vizyona girdi.
Hz İbrahim oğlunu kurban edecekken, ona bir kuzu gönderilir ve bu olay geleneğimizde her yıl kurban bayramı olarak karşımıza çıkar. Ataman'ın filmdeki çıkış noktası bu olmuş, taşrada yoksul bir aile oğullarını sünnet ettirip, kuzu kestirip bir düğün yapmayı planlamaktadır, çocuk da -biraz da ablasının kandırmasıyla- kendisinin kesileceğini düşünmektedir. Ne de olsa annesi onu kuzum kuzum diye sevmektedir. Bir şekilde parayı denkleştirip bu düğünü yapacaklardır ama babanın çapkınlık yapacağı tutar ve parayı bir fahişeye yedirir. Anne de kendince bir çözüm yolu bulur. Bundan sonrasını filmin büyüsünü de bozmamak adına anlatmak istemiyorum. Filmi izlerken bir yanda alıştığımız taşra sıkıntısı filmlerinin ardına gitmeye çalışan bir yapımla karşı karşıya olduğumuzu hissetsem de, senaryonun biraz uzatılmış olduğu hissine de kapıldım. Son bölüme kadar birkaç mesele etrafında debelenen ama bir noktaya bir türlü varamayan/acak bir filmle karşı karşıya olduğumu düşündüm, kabul etmeliyim film beni yanılttı ve toplumun erkeğe biçtiği rol ile kadını ezme şeklinin absürtlüğünü, sanat sinemasına yakışan incelikte (yani gözümüze gözümüze itelemeden) son derece başarılı bir senaryo trükü ile ortaya koydu.
Kuzu, tıpkı bir zamanlar Fatih Akın'ın Duvara Karşı'sı gibi kadını ikinci plana atan toplumdan intikamını çok güzel alıyor. Bizlere de bu eşitliksiz sakat yapının içinde acaba ne yapabiliriz demek düşüyor. Kuzu son kertede senaryoyu biraz fazla uzatsa da, dokunduğu hikayeciklerin / kişilerin hiçbirini işlevsiz bırakmadan adeta tutkal vazifesi görerek sonuca bağlıyor.
Not: Birçok filmde olduğu gibi filmin daha başlarında bir sahnede kadının vücudunu cüretkarca sergiledikten sonra filme cinselliği yerleştiriyor Kuzu, neredeyse hiçbir filmin başlarında kadının vücudu cinsel isteği tetikleyecek biçimde boşuna sergilenmiyor, o filmin ilerleyen safhasına cinsellik muhakkak sirayet ediyor, bu yönetmenler arasında anlaşılmış bir anlatım şekli sanki...
Yıldız: * *
Gelecek Hafta: Taksi Tahran

Wim Wenders son dönemlerde farklı çeşit filmler yapıyor. Örneğin 3 boyutlu çektiği Pina, en son çektiği Herşey Güzel Olacak gibi filmler var, bir de geçen yıl Cannes'da Belirli Bir Bakış'da gösterilip spesiyal bir ödül alan ardından Oscar'da da belgesel dalında aday olmuş filmi Toprağın Tuzu var. Ardı ardına vizyon gören Cannes'ın yan kategori filmlerinden biri o da. Birçoğumuzun adını dahi bilmese de hayatının bir döneminde (şahsen benim öyle) bir veya birkaç fotoğrafıyla karşılaştığı Sabastiao Salgado'nun fotoğrafçı kimliğinde can bulan hayatını anlatıyor. Kronolojik bir sıra izleyerek yapıyor bunu, giderek insanoğlunun tahakküm ve şiddet üzerine kurulu dünyasını resmeden fotoğraflar ardı sıra gelmeye başlıyor ve biz bir kez daha insanoğlundan umudu kesecekken, Salgado'nun hayatı (ve tabii ki film) bir manevra yapıyor ve fotoğrafçının doğduğu topraklarda umutla doluyor. Tıpkı !f'de izlediğimiz Sessizliğin Bakışı gibi, insan dipsiz kuyu ve kötülük yapmaya ne kadar eğilimli olursa olsun yine de onları sevmeye çalışmaktan da başka şansımız yok diyor gibi. Filmin kredilerinde Wenders'la birlikte filmin yönetmeni olarak adı geçen Salgado keşke biraz daha az konuşsaydı, daha da çok görsel alabilseydik. Böylesi önemli bir fotoğrafçının hayatı, fotoğraf zanaatıyla, sinemanın ortaklıklarının ve inceliklerinin kesiştiği daha etkili bir biçemle karşımıza gelebilirdi diye düşünüyorum, çünkü her ne kadar kurmaca da olsa tiyatronun nasıl da sinemanın içine sinemasal değerlerden bir gıdım bile taviz vermeden cömertçe entegre edilebileceğini gösteren bir dev yapıt önümüzde duruyor: Kış Uykusu. Tabii aralarındaki farklılığın zaten birinin aynı yıl Cannes'da 'Resmi Seçki'de, diğerinin 'Belirli Bir Bakış'da konumlandırılmasının nedeni olabileceğini savunanlar çıkabilir. Peki sahi hep böyle mi, Resmi Seçki'ye giremeyen yan bölümlerde gösterilen filmler sinemasal açıdan hep mi daha aşağıda?

Örneğin geçtiğimiz haftalarda kaleme aldığım It Follows'un atmosfer yaratmadaki başarısı, yıllar öncesine götüren baştan çıkarıcı müzikleri, tür sinemasına getirdiği 'orjinal retro' soluğunu düşündüğümüzde; It Follows'un, benzerliği su götürmez olan, 4 yıl önce 'Resmi Seçki'de konumlandırılmakla kalmayan bir de Mizansen Ödülü kazanan Drive'dan aşağıda olduğunu kaç kişi iddia edebilir? ve o Drive'ın oyuncusu Ryan Gosling'in ilk yönetmenlik denemesi de bu hafta vizyona girdi, o da geçen yılın Cannes Belirli Bir Bakış kategorisinde prömiyerini yapmıştı. Kasabası sular altında kalan bir ailenin hikayesini, Lynchvari şekilde anlatmaya yeltenen yönetmenin filmi adeta koca bir bulmaca. Tarkovski'nin Stalker'ı ne kadar üzerine yorum yapmayı zor kılıyorsa Kayıp Nehir için de aynısı geçerli, bir aceminin hikayede farkında olamadan çokça boşluk bırakması bu bana kalırsa. Ama tabii ki Gosling; gayet akıcı, bir ilk filme oranla olgun karşılanabilecek bir renk paleti eşliğinde izleyicisinin dikkatini kolay kolay koparmayan bir mizansen kotarmış. Filmin sonunda Wending Refn'den, Terrence Malick'e hatta Michael Moore'a kadar uzanan geniş bir teşekkür listesi de gözümüzden kaçmadı. Herkese göre olmasa da izlemesi zor bir film değil kanımca...
Toprağın Tuzu * *
Kayıp Nehir *
Bu Yıl Cannes'da Neler Oluyor?
68. Festival bu akşamki ödül töreniyle sona erecek, 2 yıl önceki La vie d'Adele veya ondan önceki Amour gibi (hatta bir ölçüde geçen yılki Kış Uykusu da katılabilir) ezici çoğunluğun tereddütsüz Palmiye alması gerektiğini söylediği bir film yok bu yıl. 2011, daha çok da 2010'u hatırlıyorum. Xavier Beavois, Mike Leigh'nin filmleri, ama Inarritu da var ee Kiarostami, Chang Dong, Loach, Loznitsa'yı nereye koyacağız diyenlerin sesleri hala kulaklarımda, çünkü başyapıt yoktu, iyi ve iyinin sınırında pek çok film vardı, Weerasethakul adlı yönetmen bir nevi iktidar boşluğundan yararlanıp şaşırtıcı biçimde Palmiye'ye uzanıvermişti. Bu yıl da öyle bir sürpriz olur mu bilinmez ama Todd Haynes Carol'uyla ödülsüz gitmeyecek gibi, Nanni Moretti'nin Mia Madre'si de öyle gözüküyor, keza Lazslo Nemes'in Son of Soul'u için de bu yorumu rahatlıkla yapabiliriz. Sorrentino, Youth ile bir önceki filmi La Grande Bellezza'daki tatmini tam olarak yaratamadıysa da yine de güçlü bir film yaptığı görüşü hakim. Tayvanlı yönetmen Hu Şa Şen'in (okunuşu böyle) The Assassin'i ise Sight and Sound, The Village Voice, Variety, Liberation, Positif, Bangkok Post gibi pek çok yayının yazarları tarafından Palmiyelik görülse bile filmin içine giremeyen, sevimsiz bulan da çok (bir zamanların The Tree of Life'ını andırıyor sanki), akşamki akıbetini merakla bekliyorum. Bu filmlerin yanı sıra Stephane Brize'nin, Jia Zhang Ke'nün hatta tüm çatlak seslere rağmen Jacques Audiard'ın bile ödül listesinde yer bulma olasılığı olduğuna dair işaretler yok değil, bu listeyi biraz zorlayıp Yorgos Lanthimos ve her ne kadar ticari sinema ayarında (jüri için risksiz bir karar olur) olsa da Denis Villeneuve'ün Sicario'sunu eklediğimizde ortaya tuhaf bir Cannes çoklu bilinmeyen denklemi çıkıyor. Elbet son saydıklarımın Altın Palmiye'ye uzanacağı düşünülmüyor ama bu sene Palmiye potası genişlediği gibi 'bu film hiçbir ödül almaz' potası da olabildiğine daralmış görünüyor.
Anglosakson, Frankofon ve Doğu Avrupa (ki bizden Vecdi Sayar da içinde) menşeli notlama tablolarına da ulaşmak isterseniz burada mevcut: Screen, Lefilmfrançais, Filmneweurope.
Ödül töreninin Türkiye'de 19.50'den itibaren Digiturk platformuna bağlı Moviemax Festival kanalında olacağını da belirtelim.

Tıpkı geçen sene olduğu gibi, İstanbul Film Festivali ardı sıra orada gösterilen kimi filmler vizyona da düşüverdi, ve daha geniş izleyici kitleleriyle buluşma şansı (!) yakalamış oldu. Bu filmler arasında en dikkat çekeni kuşkusuz It Follows (Peşimdeki Şeytan), bu hafta tamı tamına 78 salonda gösterime girdi, Gravity gibi bir 'blockbuster'ın 80 kopyayla gösterime çıktığını düşünürsek, Amerikan bağımsız sinemasının sularında addedilebilecek bir film için gerçekten dikkat çekici. Geçen ay Başka Sinema ile dağıtıma çıkan Hayvan Düşü gibi Peşimdeki Şeytan da Cannes Eleştirmenler Haftası'ndan gelme bir gerilim-korku janrı örneği, Hayvan Düşü kadar derinlikli mi tartışılır ama türden beklenenleri yerine getirme konusunda daha da ustalıklı... sadece birbirine komşu gençleri görebildiğimiz bir Amerikan taşrası, önce evden kendini koşa koşa dışarı atan bir genç kızın ailesine veda ettikten sonraki hazin sonu. Ardından filmin ana karakterlerinin başına gelenler... Filmin göbeğinde Jay adlı kızın sevgilisiyle seviştikten sonra onu takip eden lanet ile savaşı var. Bu lanet seks yoluyla kişiden kişiye aktarılıyor ve böylece zaman zaman sizi takip eden birilerini görüyorsunuz. Sizi takip ettiğini anlamakta o kadar kolay değil, size doğru gelen başkalarının da o lanet olabileceğini sanabiliyorsunuz bazen, bu kişi yolundan hiç sapmadan gözlerini size dikmiş vaziyette takip ediyor ve sürekli şekil değiştiriyor ama sanırım genellikle tanıdıklardan biri oluyor. Film boyunca tam olarak göremediğimiz aileden biri ve bu kişi sizi yakalar ve öldürürse laneti size bulaştırana musallat olmaya devam ediyor ve bu böyle uzayıp gidiyor. Filmin korku oluşturma biçimi gayet yaratıcı, kan gövdeyi götürmeden, olağandışı yaratıklara başvurmadan da hayatın içinden korku ögeleri ortaya çıkarabilmiş. Toplumun tutuculuğuna karşı gençlerin arzularının çatışması sonucu oluşan korkularının bir dışavurumu olarak da okunabilecek film, son noktada Amerikan filmlerinden alışık olduğumuz ahlakçı bir çıkarıma da hapsolmuyor. Laneti başkasına devredip kaçan 'bireyci' bakışın yerini sanki onu birlikte olduğu/sevdiğiyle beraber göğüslemeye çalışacak gerçek aşktan yana 'paylaşımcı' bir bakış alıyor. Atmosferi oluşturan kamera hareketleri, müzikleri, sesli ve sessiz anların dengesiyle de hem sıkılmadan izlenen hem abartmadan korkutan bir film ortaya çıkıyor. Bir korku filminden de daha ne beklenir ki zaten...
Yıldız: * * *
İlk kez katılma şansı yakaladığım Ankara Film Festivali, Bakur krizinden ötürü İstanbul Film Festivali gibi Ulusal Yarışması'nı yapamadı ama en yakın dönemde sonuncusunu gerçekleştirmiş büyük festivallerden 'Berlinale' ağırlıklı bir seçki sundu bizlere. Gerçi Altın Ayı'lı Taksi'ye hiçbir biçimde altyazı eklenemeyince o kaçtı, sonraki günlerde problem halloldu ama filmin gösterim saati benim işime uymadı. Yine de 11 film izledim ve hepsi haketmese de haklarında birşeyler yazdım, en aşağıya da bir yıldız tablosu koydum, her zamanki gibi buçuksuz.
Sebastian Schipper'in Victoria'sı sinema sanatının, mesaj kaygısı gütmeden, belgesel edasında, hayatın bir kesitine tanıklık ettiğinde de ne kadar değerli olabileceğini gösterdi. Schipper sinemada; ritim, doğallık ve alıcı deviniminin ayrı ayrı değil iç içe geçtiğinin ve buna da 'gerçekliğin sanatı' dendiğinin çok iyi ayırdında. Madrid'den Berlin'e gelmiş mutsuz genç Victoria'nın hayatının belki de en çarpıcı 140 dakikasına tanıklık ettiriyor bizleri, sabaha karşı bardan çıkarken sokakta karşılaştığı bir grup serseriyle geçirdiği kesintisiz 140 dakikaya. Açıkçası filmin ilk yarısında temponun kısmen düşüklüğü, gündelik diyalogların monotonluğu acaba upuzun plan-sekans çekimi dışında bir yenilik bir heyecan barındırmıyor mu bu film diye de düşündürmedi değil. İkinci yarıdaysa yönetmen; gerilimin, aksiyonun kademe kademe patladığı, sönümlendiği ve daha da alevlenerek taşkına dönüştüğü bir cambazlık gösterisi sunarken sinemaya duyduğumuz derin saygının karşılığını sonuna kadar vermiş oldu, bir an bile perdeden gözümüzü ayıramadık bu günümüz noir'ını izlerken. Plan-sekans kavramı üzerine çalışanların olduğu gibi, belgesel sinema üzerine çalışanların bile bir şekilde dönüp bakabileceği bir film Victoria. Hem de Sokurov gibi, Inarritu gibi tek planda film çektim yanılsaması yaratmadan yapmış
yapacağını...daha ne olsun !
Festivalin diğer bir büyük filmi de Andrew Haigh imzalı 45 yıldı... ne kadar da dingin ve hayatın içinden bir film ! Adeta sessiz bir gücü, büyüsü olan bir mini başyapıt. Evliliklerinin 45.yılını kutlamaya hazırlanan hayatlarının son demindeki çift, bir gün bir mektup alırlar. Geoff'un Kate ile tanışmadan önceki sevgilisinin cesedi buzulların içinde bulunmuştur. Buradan hareketle ikili geçmişlerini sorgulamaya başlarlar, aslında evliliklerini sorgulamanın ötesinde, bir soru vardır ve basittir; ikili tanışmadan önce ölen sevgili şayet ölmeseydi ne olurdu? Kate ile Geoff yine tanışır ve evlenirler miydi? 45 yıl sürmüş en güvenilir birlikteliklerde dahi insanların bilinmeyenlerle dolu olduğuna ve birlikte olduğumuz insanın dünyadaki milyarlarca insandan sadece biri değil birçoğu olabileceğine (birlikte yaşlandığın tek kişi de olsa) dair bir nevi düello, bir hayat dersi. Yalınlığın içinde oyuncuların olağanüstü katkısıyla gerilimi izleyiciye telaşşız biçimde geçiren film ilk plandan son plana kadar son derece incelikli bir senaryoya sahip, bas bas bağırmadan çok şey anlatan filmlerden, hani o İngilizlerin belki Fransızların yapacağı türden. Mike Leigh'nin filmlerini, bir tutam da Bergman'ın Bir Evlilik'den Sahneler ve Haneke'nin Sevgi'si hatırlamak olası olsa da hepsinden farklı bir düzleme sahip... Bir daha izlemek için sabırsızlandığım filmlerden...

Christian Petzold'un Phoenix, Türkçe'deki tabiriyle Yüzündeki Sır filmi de festivalin kalburüstü filmlerinden biri olarak dikkat çekti. Yahudi toplama kamplarından yüzü tanınmayacak halde kurtulan ve ciddi bir ameliyat geçiren Nelly sevgilisi Johny'i bulmayı kafası koymuştur, ve onu bulur ama Johny onu tanımaz. Nelly'e kalan mirasa konmak için Nelly'e benzettiği bu kadını Nelly kılığına sokup başkalarına onun geri geldiğine inandırma çabasına girişir. Samimiyetin, aşkın ve bir biçimde savaş suçlarının da sorgulandığı hafif duygusal bir tonu da içinde barındıran film başbaşka düzlemde olsa da konusuyla sinema tarihinin en iyilerinden Hitchock'un Vertigo'sunu hemen akla getiriyor. Başından sonuna zevkle izlenen Phonenix'in içburucu finali de cabası...
Bir Gürcü yapımı olan Tangerines (Mandalinalar) de savaşın ürkütücü doğasına dair önemli şeyler söyleyen bir yapım. Abhazya'daki Çeçen-Gürcü toprak savaşını irdeleyen filmde Estonyalılar da var, oralarda yaşayan ama savaş çıkınca topraklarını terketmek zorunda kalan Estonyalılar, ama bir tanesi, bilge dede İvo toprağını terketmemiştir, nedenini de söylemez açıkça, savaşan farklı gruptan iki yaralıyı eve getirir ve iyileşmelerine yardımcı olur. Bu süreçte 'bu savaş bizim savaşımız değil başkalarının' cümlesi de net biçimde kendini hissettirir. Zaten savaşlar hep başkalarının değil midir? Peki ya milliyetçilik; bir büyüyememe, karşısındakiyle empati kuramama hastalığı değil midir? Tangerines hümanizmi ve de anti militarizmi öncelleyen güçlü mesajını dramatik çatışmalardan alabildiğine beslenen sağlam bir senaryo eşliğinde taşıyor, bunun ötesinde filmde 'yaratıcı yönetmenliğe' dair bir veri, kaydadeğer herhangi bir sanatsal katkı da göremedim ben, galiba biraz düz bir film olmuş ama izlenesi, hele Türkiye gibi ülkeler için durum daha elzem...Savaşın kötülüğünü anlatan bir diğer film Her Şey Yeniden Yeşerecek idi. İtalyan Sinema'nın bol ödüllü ustalarından Ermano Olmi'nin bu son filmi Her Şey Yeniden Yeşerecek'e ise ciddi festivaller yüz vermedi. Benzer durum örneğin ilerleyen yaşlarını yaşayan Angelopoulos ve Gavras için de geçerliydi ama onlar son filmleriyle ustalıklarını yine de hissettiriyorlardı. Olmi'nin ustalığını hissettirmediğini söylersek biraz haksızlık ederiz belki ama babasının savaş anılarından derlediği savaş karşıtı mesajını çok güçlü biçimde ileten film keşke bu mesajın gücüne yaklaşabilen daha etkili bir sinema diline sahip olsaydı, biraz şematik, modası geçmiş zamanların filmlerini andırıyordu, ne yazık ki sıkıldım.
Ulrich Seidl'in belgeseli Bodrumda ise Avusturya'daki insanların na-mahremlerine tepetaklak giren ilginç bir belgesel, mazoşist kadınlardan, köle olmayı kabullenen erkeklere, ayakkabı kutusundaki bebeği pışpışlayan annelere, elde silahla simülasyonları vuran adamlara kadar kapalı bodrumlar ardındaki bir avuç tuhaflıklar silsilesi, sevimsiz mi sevimsiz, zorlayıcı mı, epeyce... Seidl'in bilinenin aksine büyük bir Avrupa resmi mi çiziyor, zannetmiyorum, uç örneklerle tanıştırıyor sadece bizi ama sanatın sınırları zorlayan yapısını, insanı o koltukta güvende hissettirmeyen halini hep sevmişimdir. 8 yıl önce o zamanlar Eskişehir'de toy bir sinema seyircisiyken izlediğim Taxidermia adlı Macaristan'ın üç dönemini (komünizm - komünizm sonrası ve tüketim toplumu) anlatan film kadar şaşırtıcı bir film Bodrumda, o ölçüde derinlikli olmasa bile.
Mahkeme adlı Hint filmi ise nereden çıktı, tam bir felaket. Yönetmen büyük oranda, bir işçinin ölümüne neden olduğu söylenen bir aktivistin konu olduğu duruşmalardaki avukatların yoğun diyaloglarıyla örülü bir filme imza atmış ama karşısında bir izleyici olduğunu unutmuş, asgari bir ritmi ve izleyicinin hikayeye bir biçimde girebileceği küçük de olsa açık kapı bırakmayı es geçmiş. Diyaloglar temposu düşük filmlere tempo kazandırma potansiyeline de sahipken burada o da becerilememiş. Onca hukuki terimle laf salatasına dönüşüp kafa ütüleyen bu filmden pek bir şey anlayamadım, anladığım yerde de hiç bir zevk duymadım, en ufak sinemasal tat bile yok, alana aferim... hukukun pek çok yerde olduğu gibi Hindistan'da da insanların elinde nasıl oyuncak edildiğini anlatmaksa derdi, bunun çok daha etkili yöntemleri olsa gerek. En garibi de filmin hem Venedik'de hem de Antalya'da aldığı ödüller, internetteki övgüler, el insaf !
Dünya'ya çok sayıda önemli film hediye etmiş Polonya Sineması'ndan da Beden adlı filmi izledik festivalde. Yönetmen cineuropa'ya verdiği demeçte filmin ismini önce ruh olarak düşündüğünü sonra değiştirdiğini belirtmiş, metafizik soslu bir baba-kız ilişkisi olarak da tanımlanabilecek filmde spiritüel ve fizik arasında paralellik kurarak orjinal olmayan -zıtlıkları birleştiren- bir formülü denemiş yönetmen, baba-kız arasına üçüncü bir şahsı, terapisti dahil ederek yapmış bunu, bu, filmin eksik tarafı da olmuş aynı zamanda, filmin neredeyse başrolü denebilecek terapist Anna'nın hayatı havada, dış kapının mandalı sanki. Bir yanda karısını kaybeden, ölü bedenlerde uğraşan materyalist (!) savcı öbür tarafta fiziksel olarak burada ama ruhsal olarak ölü gibi duran kızı ve onları annelerinin ruhunun geri geldiğine inandırmaya çalışan terapist Anna, Anna filmin sonunda haksız çıksa da film amacına ulaşıyor, bir tür mutlu sonla bitiyor...Filmin uzunca bir müddet ne anlatmak istediği belli olmayan kararsız yapısı beni rahatsız etti açıkçası, inancın hiçbir somut gerçekliği olmasa bile bazen inanmanın hayatımızı güzelleştirebileceği mesajı geçti bana. Yer yer gerilime de göz kırpan her şeye rağmen kendini izlettirmeyi başaran bir 'dramedi' sonuçta...
Türkiye galasını festivalde gerçekleştiren Romen filmi Aferim ise 2000'lerde büyük atak yapan bir sinemanın diğer ürünlerine hiç benzemeyen bir yapım, çünkü tarihi, 19.yüzyılda Eflak'da efendileri için çalışan kolluk gücü, yani zaptiye ve oğlunun siyah-beyaz hikayesi...geniş bozkırlarda geçen bu Osmanlı Western'i görsel açıdan özenli bir çalışma olsa da bir sorunu filmin toplam süresi içinde etkileyici biçimde ortaya sermektense ikiliyi bir yol hikayesine hapsetmiş. Çarpıcı olmayan anların yaşandığı bozkırda bir gezinti filmine dönüşmüş, gerçi sonunda kabul edilir bir noktaya varıyor film ama varış yolu tatmin etmiyor yeterince. Peter Greenaway'in Eisenstein yorumu da hiç iç açıcı değildi, kendine özgü dinamik, absürde kaçan sahnelerle dolu film, gürültüden ibaret. Mesele biyografisiyse yakın zamanda Roger Ebert için Hayatın Kendisi yapılmışken bu film ne anlatıyor? Mesele onun cinsel eğilimini vurgulamaksa -Eisenstein'ın Meksika'da geçirdiği bir dönemi onun eşcinselliğinin altını kalın kalın çizerek anlatmış-, ne öğretti insana, kuşkuluyum, oysa Andrew Haigh'ın da eşcinselliğin altını kalın çizdiği Weekend'i birşeyler öğretiyordu. İran Sineması'ndan gelen Masallar ise İran yaşamından kesitler olarak adlandırılabilecek bir film, bir şekilde yolu kesişen farklı insanların yozlaşmış idare karşısındaki hallerini içtenlikle anlatıyor. Ama diyalog, diyalog, yine diyalog... ve biraz tekdüze... diyalogla sessiz anları dengeleyebilmek de bu sanatın gereği değil mi? Yönetmen sinemanın öncelikle hareketli görüntüyle bir şey anlatmaya çalışan doğasını unutmuş gibi. Sanat biraz da yaratıcısının özgürce istediğini yapması demekse elindeki aracı etkili kullanmanın gereklerini yok saymak da değil ki... seven sevsin, ne yapalım ki festivallerdeki her film bana hitap etmiyor.
Festival Yıldız Tablosu:
Victoria * * * *
45 Yıl * * * *
Yüzündeki Sır * * *
Mandalinalar * * *
Beden * *
Aferim * *
Bodrumda * *
Her Şey Yeniden Yeşerecek *
Eisenstein Meksika'da *
Masallar *
Mahkeme X
Birçok filmin ileriki günlerde programa dahil olacağı Cannes'da Cannes'ın programlama şefi takımının şu ana kadar yaptığı zor seçimlerden bazılarını anlatıyor.
Seçilen 43 filmin prömiyeri Cannes'da duyurulduktan sonra, fesivalin yetkili şefi Thierry Fremaux, Variety ile oturup onun takımının bazı sanatsal ve kişisel kararlarını inceledi. Komitenin 2015 listesinde ülkelerin dengesiz dağıldığı gözüküyor (Fransa ve İtalya en büyük ağırlığa sahip) ve çoğunlukla erkeklerin baskın olduğu bir liste var önümüzde sadece 6 kadın yönetmen seçilmiş ve sadece ikisi resmi seçkide.
Öncelikle açılış gecesi seçimi 'Standing Tall'u kendi doğrusuna göre muhteşem olarak anıyor ve Fremaux izleyicilerin yönetmenin cinsiyetine takılmadıklarında ısrar ediyor. Emmanuelle Bercot'nunki gibi filmlerin Charlie Hebdo trajedisini nasıl cevapladığı ve bu yılın programının önemli konulara dokunduğunu vurguluyor. Burada Thierry Fremaux, kapsanan, unutulan ve 2015'in mağazasındaki hala tamamlanmamış diğer sürprizlerine açıklık getiriyor.
Dünya Cannes'ın Dünya Sineması'nın Olimpiyatı olduğunu düşünür: Umulan her ülkenin en iyi filmlerini yarışmaya göndermesidir. Sizin sürecinizde uluslararası temsil çeşitliliğini sağlamak ne kadar önemli?
İlk olarak Cannes'ın Dünya'nın en önemli film festivali olduğunu anlamak önemli. En fazla başvuruyu biz alıyoruz (1854 film başvurdu bu sene) ve en azını kabul ediyoruz. Bunun anlamı şu biz seçkiler yaptıysak sadece 50-60 film olacak, daha fazla değil. Bu yüzden biz herkesi temsil edemeyiz ne yazık ki. Ama o en iyi olarak geldiğinde ve küresel film kültüründe evrensel başarıya ulaşacak olduğunda ona önem veriyoruz. Cannes kendine küresel sinemada hüküm süren genel ruh durumuna dair bir görev atfediyor. Bu sabah basın konferansında çoğu insan sorular sordu. İtalyanlar soruyor İtalya hakkında (yarışmada 3 filmle temsil ediliyorlar), Meksikalılar soruyor Meksika hakkında (hiç yok filmi). Her ülke kendi filmleri hakkında konuşmak istiyor.
Sadece iki Amerikalı yönetmen yarışmada olmasına rağmen, birçok film Hollywood yıldızlarıyla İngilizce çekilmiş-ve diğer ülkelerin de benzer şekilde film yaptığı görülüyor. Liste bu yıl fazlasıyla uluslararası bir karışımı işaret ediyor.
Herhangi bir Cannes listesinde ben hep söylerim, filmleri biz seçmeyiz, filmler kendilerini bize seçtirmek için gerçekten mücadele ederler. Filmler dışarıda kalır ve bazıları şöyle anons eder kendini: Ben buradayım ! Bu nedenle Cannes onların sesini yansıtırken, filmler yıla dair bir ısı belki bir renk verirler. Elbette birçok yeni yeteneğin olduğu fazlasıyla uluslararası bir yıl ve biz fırsat oldukça böyle yapmaya çalışıyoruz.
Peki kadın ve erkek yönetmenler arasındaki dengede aynı şekilde işliyor mu? Birkaç yıl öncesine kadar bu konuda Cannes'ın alıngan olduğunu biliyorum.
Kadının Dünya Sineması'nda mevcudiyeti sorunu önemli bir konu. Cannes tahrip edilmiş bir bakıma ama esasında Cannes adil, bu önemli bir konu ve ben üzerinde çalışıyorum. Bu yıl Emmanuelle Bercot'nun filmi Cannes'ı açıyorsa, o kadın olduğu için değil, güzel bir film yaptığı içindir. Ben yarışmada kadın olmadığı için suçlu hissetmiyorsam, bu durumdan gurur da duymam. Ben yönetmenlerin kadın ya da erkek, yaşlı ya da genç, siyah, beyaz ya da kızıl olup olmadığını bilmem. Biz filmleri seçiyoruz, yönetmenlerin cinsiyetine göre seçim yapmıyoruz. Bu yıl İspanyol filmi yok yarışmada, O nasıl olur.
Sizin deneyiminizde perdede görülebilecek çok sayıda film örneği veriliyor. Kadın yönetmenler farklı bir yolla film yapamaz mı? Cannes'ın kriterlerini böyle farklı durumlara da uyum sağlatması gerekmez mi?
Geçen yıl jüri başkanı Jane Campion'du. Ödülü başka bir kadına mı verdi? Hayır o bir erkeğe takdim etti ödülü (Kış Uykusu filmiyle Nuri Bilge Ceylan'a), bu nedenle o Altın Palmiye kazanan tek kadın yönetmen olarak kaldı. Şayet Cannes erkek baskınlığının tüm problemlerini çözebilse (Dünya Sineması'nda), ben de gerekeni yapardım, ama ben bunun gerçekçi olduğunu düşünmüyorum.Bu yıl Valerie Donzelli'nin yarışmadaki filminin senaryosu Jean Gruault'dan, hikaye Truffault'nun. Trufault erkeksi bir film mi yapmıştı, Donzelli kadınsı bir film mi yaptı? Ben bilmiyorum ama o ilginç bir soru. Maiwenn kadın filmleri mi yapıyor (Mon roi adlı romansı yarışmaya seçilmişti). Alice Winocour Belirli Bir Bakış bölümünde (Maryland ile) ve neredeyse bir tür filmi çekmiş, o yüzden orada.
Bir filmi Resmi Seçki'ye mi (nam-ı diğer Ana Yarışma) yoksa Belirli Bir Bakış'a mı konumlandıracağınıza nasıl karar veriyorsunuz.
Yarışmaya girecek değerde bir film yapmak fazlasıyla zorludur. Çıta çok yüksektir. Basın bir filmi yarışmada gördüğünde dikkatli gözlerle onu izler ve 20 filmin yarışmayı nasıl hak ettiğinin farkına varır. Film yapmanın başka bir yolu yok, Belirli Bir Bakış yarışmanın dışında farklı birçok filmi gösterebilir veya genç yönetmenler filmlerini Cannes'da gösterebilsin ki ilerleyebilsinler. Belirli Bir Bakış'dan birçok yönetmen daha sonra yarışmayı da ziyaret edebiliyorlar ve Eleştirmenlerin Haftası ile Yönetmenlerin 15 Günü keza, onlar da öyle.
Filmlerin doğasının Cannes'ın dokusunu belirlediğini söylüyorsunuz. Bu yıl festivalin romantik olmaktan öte daha politik olacağını söylüyorsunuz. Nasıl yani?
Biz Resmi Seçki'de her ikisine de bir parça sahibiz. Festivalin açılış filmi Standing Tall, bizim için çağdaş ve angaje sinemaya bir hürmettir. Ayrıca biz bu tarz nedenlerle de bağlantılıyız. Emmanuelle yoğun bir biçimde evrensel bir film yapmayı seçti. O bir Amerikan filmi olabilir, o eğitimle ilgilenebilir, o bizi kültürel geçişkenlik, toplumsal güvenlik hakkında şaşırtabilir ve biz böyle bir filmle açılışı yaptığımız için mutluyuz. Fransa Ocak ayında bir terörist saldırı dalgası yaşadı ve sordu. 'Neden biz bir arada yaşıyoruz'? Bugün bu soru her zamankinden de önemli. Bu insanlar 11 Eylül'deki gibi dışarıdan gelmediler, onlar Fransa'da doğup, büyüdüler. Bu yüzden bu ülkede eğitim ve toplumsal entegrasyonla alakalı sorunlar var ve Bercot'un filmi bu konuları gösteriyor. O fedakarlık ve aşk kadar toplumuzdaki kusurlarla da ilgileniyor ve biz bunların hepsini göstermek istiyoruz.
Siz basın konferansında Standing Tall'daki konulardan bahsettiniz ve kapanış filminin de onunla bağlantılı olduğunu söylediniz, adını vermediniz.
Kapanış gecesi filmini henüz açıklamıyoruz, ama açıklayacağız. Ben onu bugün açıklamak istemedim çünkü çok şey duyurmuştuk, kapanış filmi hakkında sonra konuşacağız.
Cannes için politik olarak angaje ve cüretkar filmleri göstermek ne kadar önemli?
Eğer biz anlatırsak size, gazetecilere, eleştirmenlere, bu film ortalama bir filmdir ama konusu güçlüdür. Siz bağıracaksınız: Hadi, biz Cannes'dayız. Yani biz gösteriyoruz, Inside Job'daki gibi, Inconvenient Truth ya da The 11th Hour. Bizim mesleğimizin parçası böyle filmler göstermek. O önemli benim için. Cannes dünyayı değiştirmek değildir. Filmler hakkındaki tutku büyüktür ama bazen biz filmlerle angaje olmaya ihtiyaç duyarız ve onlar güzel filmler olduğunda sonrası daha iyi olur.
Siz diğer festivallerde gösterilmeyen tartışmalı filmleri gösteriyorsunuz. Örneğin Gaspar Noe, Bertrand Blier, Abdellatif Kechiche'inkiler.
Düşünce özgürlüğü sorunu çok önemli. Özellikle Ocakta yaşadığımız olayı da düşünürseniz. Hiç kimse, hiç bir hükümet baskılayamaz bizi. Bu özgürlüğe sahip olmak şans, ve o gerekli.
Bugünkü basın konferansından sonra neden hala duyurulmayan filmler var.
Ben birkaç konuyu açıkta bırakmayı seviyorum. Önemli olan festival açıldığında, 13 Mayıs'da hazır olmak. Ama bir ay önce programın %90'ını açıkladık. Şimdi biz acele etmeden geriye dönmeye zamanımız olacak. -Fransızlar sever bunu- izleyeceğiz bazı şeyleri ve daha da donatacağız festivali. Ayrıca o biraz da dijital film yapımının sonucu. Bu günlerde kısa sürede film yapmak çok kolay veya hızlıca bitirmek ve sonuçta göremiyoruz biz her şeyi. Şimdi gitgide daha çok film internette sunuluyor. Bazen Vimeo aracılığıyla ve ben söylemek zorundayım ki bundan nefret ediyorum. Asla bilgisayarda bir film izlemiyorum.
Ama bazı filmleri zor durumlarda bu şekilde izlemek zorunda kalıyor olmalısınız
Hou Hisao-hsien'in The Assassin adlı filmini biz DVD'de gördük ve ondaki potansiyele karar verdik, çünkü o bitmemişti, ve sonra Matteo Garrone'nin filmini (The Tale of Tales) 3 ay önce gördük ve ilk başta reddettik çünkü o bitmemişti. Çok sayıda özel efekt eksikti, bu yüzden hayır dedik. Garrone bekle dedi ve üzerinde çalıştı biz de aldık filmi.
Arnaud Desplechin'in filmi Nos Arcadies ne hakkında?
O farklı bir hikayeydi. Ben filmi çok sevdim, biz çok fazla Fransız filmine sahibiz ama boş yer çok az..
Ve Gaspar Noe'nin filmi Love'a ne oldu?
Ben onun bize ne yaptığını göstermesi için hamle yaptım, bakalım göreceğiz.
Bu yıl o görünüyor ki izleği değiştirmek için özel bir çaba göstermişsiniz ve alışıldık olandan daha cüretkar. Neden öyle?
Genel olarak ve özellikle Cannes'da siz çok fazla alışkanlığa sahip olamazsınız. Biz dünyadaki en büyük festivaliz ama asla onun hakkında düşünmüyoruz. Biz işimizi yapıyoruz. Ben bugün Dieter Kosslink ve Alberto Barbera'dan harika mesajlar aldım ve ben onu önemli buluyorum. Aynı işi yapmamıza rağmen birbirimizle konuşabiliyoruz. O Berlin, Venedik veya Cannes hepimiz dünya sinemasına hizmet ediyoruz.
Son olarak telif hakkı konusuyla nasıl ilgileniyorsunuz. O şimdi Avrupa'da Film Komisyonu ve film toplulukları arasında sıcak bir tartışmaya dönüştü.
Yazarın hakları yerine biz sanatçının hakları diyoruz. Film parayı gerektiren endüstriyel bir sanat ve sık sık bu para keselerine sahip oluyor, yazarlara değil. Ama şimdi telif hakkı sadece Fransızlar değil, Avrupalılar için de mücadele konusu, sanatçının korunması herkesin korunması demektir çünkü bugünlerde herkes yazar olabilir. Eğer sen Google'da bir video paylaşırsan sen bir yazarsın. Sanatçı kendi çalışmasına bağlıdır. Eğer o bu şekilde farkedilmezse nasıl yaşayabilir? Sadece filmsiz hayatı hayal et - imkansız!
Röportajın aslına şu siteden ulaşılabilir:
http://variety.com/2015/film/festivals/cannes-thierry-fremaux-shares-secrets-behind-the-2015-selection-1201474265/
Geçtiğimiz günleri yine o bildiğimiz kutuplaştırıcı dilin etkisinde geçirdik, bir süre daha bu kutuplaştırmalara tanıklık edeceğiz gibi duruyor. O kutuplaşmanın örneklerinden biri diyebileceğimiz bir video da sosyal medyada epey döndü, bir şarkıcı, yeni milletvekili adayı; bir televizyon programında kadının fıtratı ait olmaktır, ama erkeğinki o değil, ben sahip olurum ait olmam gibisinden sert cümleler kurdu, çeşitli çevrelerden (okumuş, seküler-aydın) tepki de gördü haliyle. Biliyoruz ki o tepki gösteren çevreler halkın çoğunluğu değil, halkın çoğunluğu bana kalırsa o milletin vekil adayı gibi düşünüyor, seküler tabir edilecek insanlara bunu deyince de, onlara zaten bu milletten bir şey olmaz sözü kalıveriyor, bir tür çıkmaz sokak... Ama işte sanatın evrensel gücü böyle durumlarda devreye giriyor ve öyle güzel zamanlarda öyle güzel filmler hediye ediyor ki, bizleri mutlu ediyor, sorunlarımızı çözemese de.
Yer Danimarka'nın taşrası, Marie adlı genç kızın kadın olma hallerine tanıklık ediyoruz, elbet sancılı geçiyor bu süreç taşranın erkekleri yakasını rahat bırakmıyor. Taciz, her cinsin içine katıldığı sulu şaka vs. yönetmen Alexander Arnby, metaforlar (belki rüya) üzerinden anlatıyor meseleyi büyük ölçüde, Marie'nin kadınlığa geçişi onun Kurt Kadın'a dönüşümü üzerinden ele alınmış, ve film sakin bir korku-gerilim türü şeklinde kurgulanmış, yönetmenin alegorik tarzı ilgi çekici, ve daha ilk andan itibaren seyircisini germeyi başaran merak uyandırıcı bir anlatıma sahip, tabii filmin ortalarını geçince Marie'nin annesinin cenaze sahnesi gibi ritmin düştüğü, görece sıkıcı anlar da yok değil. Bir Hollywood yönetmeninin elinde sığ bir tür filmine dönüşecek malzeme Arnby'nin elinde ataerkil toplumun çarpıklığı-adaletsizliğinden tutun da önyargılara ve ötekileştirici tavrın yanlışlığına da vurgu yapmakta ve hepsinin üzerinde saf aşkın değerini-önemini kavratmakta, onu yüceltmekte. Yönetmen son noktada bırakın 'kılını tüyünü' 'özgürce' sevmenin ve sevilmenin gücüne inanın, aşkı n'olursa olsun yaşamaya bakın bu kurtarır bizi diyor kısaca.
Bir Ortadoğulu olarak yaşadığımız eşitsizliklerin 'medeni' tarif edilecek 'batı' ülkesinde de karşımıza çıkması ne acı, kadının orada da kadınlığını gizlemesi, erkeğin arkasına düşmesi onun ahlak anlayışının bir parçası olması gerek.
Meselesi farklı olsa da benzer cümleleri Danimarka'dan gelen başka bir film, Vinterberg'in The Hunt'ı için de birkaç yıl önce söylemiştik. Danimarka taşrası bizi ne kadar da andırıyor demiştik.
Bu arada tarihin belki en özgün, estetik, aşk dolu vampir filmi Alfredson'un Gir Kanıma'sı ile de benzerlikleri var Hayvan Düşü'nün, özellikle ötekileştirileni sevmek bağlamında. Sonuç olarak tür sinemasının kodlarını insancıl meselelerle buluşturan mütevazi bir sanat filmi var karşımızda ve kimi Başka Sinema salonlarında sizleri bekliyor.
Yıldız: * * *