31 Temmuz 2016 Pazar

Aşkın Beylik Halleri

Fransızlar o kutsal türün, aşk filmlerinin belki de en unutulmazlarını perdeye taşıdılar. Daha birkaç yıl önce Michael Haneke adeta ilk olarak Stendhal'in söylediği rivayet edilen o basit "Evlilik Aşkın Mezarıdır" sözünü bir ömrü beraber tüketmiş çift üzerine bambaşka bir bakış açısıyla getirmedi mi, hemen 1 yıl sonra  La vie Adele'de Abdellatif Kechiche aşka doğanın ve en çok da toplumun dayattığı geleneksel bakışımızı da allak bullak eden bir çalışma gerçekleştirmedi mi? Ya da daha geçen aylarda !f veya Ankara Film Festivali'nde izlediğimiz Love'da Gaspar Noe tüm sivriliklerinin ardında aşkın, zaman mefhumunu da öteleyerek bir yerlerde baki kaldığını duyumsatmadı mı? Bunlar hep Fransız filmleriydi ve önemlisi yenilikçiydiler, bu onulmaz hisse farklı pencerelerden farklı bakışlar getirebildiler. Evet aşka dair hala anlatılacak bir şeyler olabilir dediler. Ve yaratıcılıklarıyla tanıtladılar.

Oyuncu ve taze yönetmen Maiwenn (Le Besco)'in Mon Roi (Kralım ya da vizyon adıyla Prensim) adlı filmde olgun iki insan arasında başlayan aşkın uzun yıllara varan halet-i ruhiyesini çizmeye çalışmış. Yönetmen tipik bir Fransız filmine imza atmış. Son derece bol diyaloglu, dökü-drama havasında doğal oyunculuklarla çok tanıdık geliyor bu film. Gerçekten oyunculuklar güçlü, hele parıltısı sönmeyen buğulu gözlerinde kim bilir ne yangınları dışavurmaktan kendini alıkoyamayan Emanuelle Bercot (Marie-Antoniette ya da kısaca Tony) ilerlemiş yaşına rağmen kendine aşık edecek bir duygu yoğunluğunda, Vincent Cassel (Georgio) de o ölçüde olmasa da ona yakın. Muhteşem başlayan ve bir süre o muhteşem halden taviz vermeden devam eden bu aşk hikayesinin bıçakla kesilmişçesine darmadağın olduğu Tony'nin Georgio'yu terk ettiği sahne bizi hazırlıksız yakalıyor. Ondan sonra da filmin sonuna kadar bitmeyen med cezir manzaraları geliyor, tutkunun ikili arasında bir türlü bitememesi ama her defasında birbirinin neredeyse kopyası kriz anları, sonra yine tutkulu dakikalar ve sonra yine kriz anları ve sonra yine... Film bir süre sonra nefes almamıza bile izin vermeyen diyaloglarının yoruculuğuna rağmen sürükleyici bir senaryoyla beraber sağlam bir sinema diline sahip ve ilgiyi kolay kolay koparmıyor yine de yönetmenin bir anlatım yöntemi olarak Tony'nin bugünü ve dünü (yani ilişkinin dünü) arasında yarattığı koşut kurgu da işlevsiz bana kalırsa, en önemlisi de Mon Roi bir ilişkinin 'decade'ini resmetmekten başka aşka dair oldukça tanıdık gelen "ne senle ne de sensiz" demekten öte ne söylüyor acaba. Ben bulamadım.

Yıldız: * *

25 Temmuz 2016 Pazartesi

Gerçeklerden Kaçamamanın Kaçınılmazlığı Üzerine

Filmlerin dağıtım sorununa ilişkin daha önceki bir yazımda da değinmiştim. Gerçekten şaşırtıcı bir konu ve büyük adaletsizlik. Benim için birçok kitabı yaşadığı şehirde bulamayıp, pdf olarak okumak (ve kitap çıkar çıkmaz da değil) gibi birşey bu, bir filmi sinema salonunda izleyememek. Hala twitter'da filmleri bilgisayarda izlemeyi gururla sunan-savunan insanlar var biliyor musunuz? Ve hepsinin yaşı o kadar küçük değil. Madem bilgisayarda durdura durdura izlemek övünülecek bir şey de, niye bu filmlere sinema filmi diyoruz o halde, niye sinema salonlarında gösterilmek için yapılıyor bu filmler. Niye örneğin televizyon filmi diye başka bir format var diye sormaz mısınız.

Geçtiğimiz hafta vizyona giren Atom Egoyan'ın Remember-Hatırla adlı filmi İstanbul, Ankara (3 salon), ve Antalya (o da 1 salon) dışında gösterilmiyor. Türkiye'nin 3. büyük şehri İzmir'de yaşayanlar bile şehirlerindeki herhangi bir sinemaya gidip bu filmi izleyemiyorlar. Evet, Hatırla birçok salonda Başka Sinema kapsamında gösteriliyor belki ancak bazılarında da Başka Sinema dışında yani genel dağıtım kapsamında da gösterilme şansı elde etmiş. İşte Ankara'daki gösterimler; Kızılay Büyülüfener gösterimleri Başka Sinema'da ama diğer 2 sinemadaki gösterim genel dağıtım kapsamında. Filmin az da olsa genel dağıtım kapsamına girmesi şaşırtıcı değil. Hatırla, bir festival filmi (2015 Venedik Altın Aslan Adayı) olmasına karşın temposu düşük, izleyiciden dikkat ve hatta sabır gerektiren, anlaşılması zor filmlerden değil. Geniş kitle sinemasıyla, sanat sinemasının bireşimlerinden biri. Hatırla, sinemanın anlata anlata tüketemediği Yahudi soykırımına değinen bir film. Film Auschwitz'ten uzun yıllar önce kaçıp kurtulan ihtiyar bir Yahudi'nin arkadaşının yardımıyla ailesini öldüren Nazi subayını bulup öldürme isteği üzerine kurulu. Tipik bir intikam hikayesi aslında. Bu ihtiyarın demans (unutkanlık-alzheimer yani) hastası olması da çok önemli bir detay. Bu ihtiyar doğru kişiyi bulana kadar mekan mekan geziyor sonucunda. Film gayet akıcı ama eli yüzü düzgün bir televizyon filminden farkı da yok, ben sinema sanatına özgü herhangi yaratıcı detay, estetik bir değer göremedim. Yine de Christopher Plummer'ın oyunculuğu en büyük artısı ve yalın senaryosunu da o kadar yabana atmamak kanaatindeyim, finalindeki büyük sürprizle beraber geçmişle yüzleşmenin kaçınılmazlığına vurgu yapan filmi bence es geçmemek gerek.

Yıldız: * *

5 Temmuz 2016 Salı

Guiseppe'yi Beklerken


İşte insanın ve o insanı anlatmakla mükellef sanatın onmaz temaları ölüm ve aşk bu kez ayrı ayrı değil, aynı filmde iç içe geçiyor. Paolo Sorrentino'nun asistanı Piero Messina'nın bu ilk filmi L'attesa (Bekleyiş) gücünü büyük ölçüde dev Fransız oyuncu Juliette Binoche'un mimiklerinde buluyor. Kime ait olduğunun açık açık dile getirilmediği bir cenazeyi kaldıran bu kadın kısa bir süre sonra bir telefon alıyor ve oğlunun (Guiseppe) sevgilisi (Jeanne) yanına geliyor. Guiseppe, Jeanne'ı oraya davet etse de kız da bir süredir oğlandan haber alamıyor, Binoche'un canlandırdığı Anna karakteri de film boyunca oğlunun akibetinden bahsetmiyor. Tutarlı ve ilk filme göre olgun ama ağır sayılabilecek anlatımı olan film, bazı sahneleriyle bütünün içinde açıkçası sırıtmayan yapay bir dil tutturuyor, bu doku filmin gerçekçiliğini bence pek zedelemiyor, genel olarak çatışmalardan hiç mi hiç beslenmeyen, Jeanne gerçeği öğrenecek mi sorusu dışında bir merak unsuru da barındırmayan filmin izleyicisine olmasa da filmdeki diğer karaktere (Jeanne'a) ketum tavrı fazla uzun sürüyor ve film biraz aynı yerde dönüp duruyor hissi yaratıyor,- böyle düşünmeyenlere de lafım yok elbet- taa ki son bölüme kadar ve orada film şahlanıyor, en önemlisi melodrama kaymadan güçlü bir duygu yoğunluğunu izleyicisine geçirmeyi başarıyor. 

Varoluşçu tınıları olan bu film ilk etapta biraz eskil bir anlatı gibi gelebilir ama yine de onca sabun köpüğü filmin arasında kesinlikle dikkate değer olduğu kanaatindeyim. 

Yıldız: * *

30 Haziran 2016 Perşembe

Yine Meksika Usulü Yozlaşmışlık Ama Bu Sefer Sanki Olmamış

Evet, o suçun ve yozlaşmışlığın meşhur ülkesi Meksika'dan gelen bir film. Inarritu'dan, Reygadas'a, Escalante'ye ne kadar da önemli yönetmeni Dünya Sineması'na kazandırmış bir diyar, daha bir kaç hafta önce izlediğimiz Chronic'in genç yönetmeni Franco da bu ülkeden çıkmamışmıydı? Rodrigo Pla yönetmenliğini gerçekleştirdiği Bin Başlı Canavar'da o bildik yozlaşmışlığın içine dalıveriyor kamerasıyla. Aslında filmin umut veren bir başlangıcı var: Sabit planda yoğun bir karanlığın içinde bir çift, bir takım iniltiyi andıran sesler, ihtiyacı olan ilaca ulaşması gereken mide kanseri bir koca. Kadının kocası için doktordan randevu alamaması, bir takım anlamsız prosedürler dahası ahlaksız tavırlar, ve kadının kendi yöntemiyle amacına ulaşma halleri, bir tabancayla. Film, 1915 yılında Griffith'in Bir Ulus'un Doğuşu ortaya çıktığında bugünkü anlamıyla uzun metrajlı bu ilk filmin, yani filmlerin süresinin uzamasının neden sinemanın sanat olabileceğinin ilk sinyali-şartı olduğunu unutmuş gibi. Pek çok karakteri içine alsa da handiyse hiçbirini bir adım bile derinleştirmeden kullanıp atıyor, en ön plandakileri dahi, hatta bazılarını sadece gösteriyor neden gösterdiği bile belli olmadan. Adeta önce kısa metraj olarak çekilip sonra uzatılmış bir film görüntüsü veriyor, uzun metraj için kısalık rekoru kıran bu 74 dakkada. Yönetmen yer yer basit biçimsel numaralar da yapmaya çalışmış ama bütünün içinde bir anlamı olmadığından çok komik duruyor bence, o alelacele geçen sahnelere ne demeli, kocayı daha göremeden pat diye ölüverdiğinin haberini almaya peki. Üstelik bir de film bitti derken mahkeme salonu dışında anneye bir kez daha oğluna her şey düzelecek dedirten gereksiz küçük bölüm, ve de gerçekten film bittikten sonra yönetmenin mahkeme salonunu oradaki mobese tarzı kamera görüntüleriyle vermesi, hakimin içeri girişi ve ayağa kalkışları varki sorma gitsin. Vallahi yönetmenin ne anlatmak istediğini anlayamadım. Sağlık sistemine güçlü bir eleştiri falan bekleyenler fazla heveslenmesin, ilgiyi canlı tutmayı başaran ritmine karşın (müspet yanı da yok değil hani) televizyonda kamu spotu niyetine izlenebilecek bir film düzeyine bile erişemiyor ve bu film İstanbul Film Festivali'nden Altın Lale kazanmış, hayret !

Yıldız: *

19 Haziran 2016 Pazar

Bir Yarım Başarı Bile Değil: Hrutar

Dünya Sineması nasıl ki Amerika'dan ibaret değilse, Fransa, İtalya, Romanya, Rusya, İran ya da İngiltere vs'den de ibaret değil. Dünyadaki 200'e yakın ülkenin birçoğunun sineması olmasa bile kıyıda köşede duran öyle ülkelerin sinemalarıyla tanışıyoruz ki, her şeyden önce o ülkelerin bir tür kültürünü küresel arenaya taşıma işlevi mi görüyor bu filmler diye de soruyorum bazan, bu filmlerin pek çoğu sinema olarak sadece belli başlı anlar dışında doyurmuyor, bir bütünlüklü hazzı taşıyamıyor ne yazık ki. İşte İzlanda, uçsuuz bucaksız ve soğuk bayırlarındaki tek tük evler, daha önce Dagur Kari vb. yönetmenlerin de sinemasına konu olan bu sessiz, sakin aslında ıssız ada ülkede iki kardeşin koyunlarla ilintili ilişkisine tanıklık ediyoruz Hrutar (Rams-İnatçılar diye gösteriliyor) adlı bu filmde. Telaşsız, hoş kadrajlar eşliğinde evet vakur bir anlatımı var filmin.

Filmin başında bir yarışmaya konu olan koyunlarla bu kardeşlerin güçlü bir bağ kurduğu ortada. Koyunlara verdikleri önemin ardında başka bir neden de göstermiyor film, hepi topu kardeşlerden birinciliği diğerine kaptıranın koyunlarda bir virüs tespit ettiği söylentisi ve sonrasında sağlık ekibinin gerçekten böylesi tehlikeli bir virüsü tespit etmeleri ve kardeşlerden birinin tüm itlafa rağmen küçük bir grup koyunu-koçu saklama, yakalanmama, bu arada kardeşiyle arasını düzeltme hikayesi izlediğimizi söyleyebiliriz. 

Filmin ikinci yarısında evinin gizli bir köşesinde sorunsuz yaşamaya devam eden kardeşlerden birini görünce de aslında koyunların bir hastalığı yok mu sorusu kafamızda beliriyor. Peki o zaman sağlık ekibinin inatla koyunları itlaf etme çabasını nereye koyuyoruz, tutarsız değil mi? Bunların ötesinde kardeşin koyunları saklama isteğinin altındaki motivasyon da belirsiz, tıpkı aynı yılın Cannes'ında en fazla Belirli Bakış'ta olması gerekirken Ana Yarışma'ya kaydırılan üstelik bir Büyük Ödül kazanan, kimilerince hiç anlayamadığım biçimde başyapıt mertebesine çıkarılan Son of Saul'daki film boyunca ölmüş çocuğu gömmek için fır dönen adam gibi. Bir senaryoda karakterlerin hareketlerinin altındaki motivasyonları bilmek zorunluğumuz yok diyorsanız, amenna bilmeyelim. Ama ben bilmeyi tercih edenlerdenim.

Yıldız: * 

Not: Genelde tek yıldız verdiğim filmleri yazmama gibi huyum olsa da geçtiğimiz haftalardaki Evrim gibi eleştirmenler nezdinde epey beğeneni olduğu için ben de fikrimi belirtmek istedim.

6 Haziran 2016 Pazartesi

İnsanlığın Karanlık Sularında

Meksika'lı Genç Bir Auteur'ün Filmi

Ölüm hepimiz için kaçınılmaz son. Tıpkı, aşk gibi, yalnızlık gibi, belki can sıkıntısı gibi ölüm ne kadar kaçınsak da hayatın gerçeği değil mi ama, ve hatta kaçınılmaz olarak ölüm hayat üzerinden tarif edilir, ölümün de varlık sebebi hayatın ta kendisi. Yönetmen Michel Franco da Tim Roth'u başrolde oynattığı filmi Kronik'te sanıyorum bu yegane gerçekliğe ilişkin bir film yapmak istemiş. Mesleğine tutkuyla bağlı bir erkek hemşirenin ölüm döşeğindeki insanlara yaptığı hasta bakıcılığın zorlu safhalarını biçimsel olarak uzun planları tercih ettiğinden uzun uzadıya göstermiş, hatta bazen işlevini aşarcasına. Ölümün kıyısındaki insanlara yardımcı olmak konusunda Roth'un canlandırdığı David karakteri neden bu kadar istekli, karısını ve çocuğunu amansız hastalıklara kurban etmiş! olmasının bir payı olabilir mi, sık sık David'i spor yaparken görmenin, ya da terini sileceği havluya bile başkasının elinin değmesine izin vermeyişinin sağ(lıklı) kalmak takıntısının bir tezahürü olduğunu düşünsem yanılır mıyım acaba? 

David karakteri biraz daha zenginleştirilebilirdi kuşkusuz, onun hakkında yeterince bilgiye sahip değiliz. Yine de yönetmen başkarakterine ilişkin bir takım minik ayrıntıları öykünün bütününe güzel yedirmiş, kabul etmeli. Hele o sürprizden de öte ani ve sert finale ne demeli, benim için ilk anda yönetmenin filmini nihai bir noktaya eriştiremediği için böyle bir tercihe başvurmuş olabileceğini düşündürten, böylesine yalın bir öyküyü böylesine final ile birkaç saniyede ciddi bir bütünlüğe kavuşturan... Abartısız ve son derece mütevazi olduğu kadar küçük ölçekte ilginç de bir film Kronik, sanki ölümden ne yapsak da kaçamayacağımızı bir kez daha yüzümüze vuran, ha çok mu gerek vardı buna o da ayrı tabii...

Yıldız: * * *

Pek Sevimsiz Bir Fransız Filmi

Bir ada düşünün, erkeklerin olmadığı sadece kadınlar ve oğlan çocuklarının yaşadığı. Kulağa hoş mu geliyor? Feminist bakışla da erkeksi bakışla da cazip ama ya sonra... Bir kadın elinden çıkan bilimkurgu türüne de yakın amfıbik distopya (belki ütopya o da net değil) denebilecek Evrim adındaki film; penceresiz evlere, kadınların yaptığı yosunumsu tuhaf yemeklere, denizin altından çıkan deniz yıldızlarına, ölü çocuklara, adadaki kadınların çocuklara uyguladıkları ameliyatlara, fetüslerin turşusunu kuran, sık sık doğumları tedirgince izleyen kadın doktorları da eklediğinizde tam bir muammaya dönüşüyor. Baştan sonra anlamsız bir kabustan öte bir şey ne yazık ki yok. Ataerkil düzenin kirlettiğini varsaydığımız dünyaya kadınca bir başkaldırı mı ifade ediyor yoksa, neye başkaldırıyor bu kadınlar tam olarak, en ufak tutarlı bir yoruma bile imkan tanımayan bir dil kurmuş yönetmen. İnanılmaz bir sembol yüküne sahip film ve daha kötüsü hiçbirini bir yere oturtamadığımız, çerçevesi çizilmemiş temelsiz bir sembolizm bu. Yer yer zorlasa da yine de kendini ilginç biçimde izlettiren, izleyicisine de Fransız bu filme, İngiliz bir ifade kullanmak istiyorum: "not my cup of tea" ve ekliyorum, filmi beğendiğini söyleyen eleştirmenlerin tam olarak neyini beğendiğini ifade edememesi ayrı bir tuhaflık. Mesela buraya tıklayın ve karşınıza çıkan eleştirmenin eleştirisinde (???) bu filmi neden bu kadar çok beğendiğini açıklayın, neden beğenmiş sahi ya, o kadar laf kalabalığının içinde anlayan beri gelsin, bana da anlatsın olur mu? 

Yıldız: * 

22 Mayıs 2016 Pazar

Ve Yine Cannes, Yine Heyecan

3 yıldır Cannes ödülleri öncesi hissiyatlarımı yazıyorum, daha önce yazmıyordum. Yerinde izlemediğim bir festival üzerine yazmak ne kadar doğru o da tartışılır, ancak bir sinema şenliğinden en yoğun malumatı aldığım şu 11-12 gün ciddi bir izlenim oluşturmuyor da değil, önemli bir kısmı önümüzdeki sezonun sinema gündemine oturacak filmler bunlar ve kendi süzgecimden geçirdiğim bu günlere dair bir yazı bu.

Altın Palmiye 2.Kez Romanya'ya Gider Mi?


Ya da şöyle soralım: İkinci kez Cristian Mungiu'nun olur mu? Son yarıştığı 2 filmiyle de yarışmanın en iyileri arasındaydı ve karşılığını ilkinde Palmiye diğerinde Senaryo+Aktrist Ödülü ile almış bir usta Mungiu, benim her yeni filmini heyecanla beklediğim, çok kötü eleştiriler gelmediği sürece önemli bir film yaptığına inandığım 3 yönetmenden biri (diğerleri Haneke ve Ceylan). Bir kez daha 4 Ay 3 Hafta 2 Gün çarpıcılığında bir film yapabilir mi bilemiyorum, çok da kolay değil ama tıpkı Tepelerin Ardında'da olduğu gibi ona oldukça yaklaşabilmesi bile bence değerli. Bacalaureat (Mezuniyet) ile yine festivalin en iyileri arasında ve festivalin ödüllendirmeyi çokça sevdiği sıradan bireylere bakarken toplumunun mikrokozmozuna bizi davet eden filmlerden olduğunu unutmamak lazım, ve Mungiu benim en sevdiğim türün temsilcisi: Nitelikli gerilim, toplumsal-gerçekçi gerilim de denebilir ona. Evet zamanında Amour ve La vie Adele gibi net favori olarak gösterilmiyor ama bu yıl kim öyle gösteriliyor ki? Mungiu'nun Mezuniyet'i en azından Aktör, Senaryo ya da daha önce yönetmenini onurlandırmayan Grand Prix ile ayrılsın da az da olsa sinemada izleyememe korkusu yaşatmasın. Kısaca bu gece gönlüm Mungiu'dan yana. 

Maren Ade'nin Toni Erdman'ı, Jim Jarmush'un Paterson'ı, Kleber Mendonça Filho'nun Aquarius'u ve Paul Verhoeven'in Elle'si; bu dörtlünün belki de hepsi ödülle ayrılacak, hele ki Toni Erdman'ın ödülsüz ayrılması büyük sürpriz olur. Peki Altın Palmiye alır mı? Alabilir, ki alırsa Cannes'da 25 yıl sonra ilk kez bir komedi filmi zafere ulaşmış olacak, üstelik yönetmeni bir kadın. Almanlar 1984'den sonra alacakları ilk Palmiye'nin havasına şimdiden girdiler bile. Toni Erdman gerçekten de Cannes'ın büyük ödüller alan, o insanın karanlık yönünü deşen, yer yer zorlayıcı filmlerinin genel dokusundan epeyce farklı gözüküyor. Sadece fragmanından edinmedim bu izlenimi ki o da var. Ne kadar seveceğimi bilemiyorum ama beğenimin az çok uyuştuğu o kadar insanın, haklı olduğunu tahmin ettiğim nedenlerden ötürü övgülere boğduğu bu filmi ben de severim diye düşünüyorum. Ama tedirginim de, beni sinemada güldürmek o kadar kolay değildir, hah Toni Erdman bunu başarırsa ne ala...

Mizansen Ödülü

Festivalin doğrudan filme değil de bir bireye verdiği 4 ödülden en önemlisi... Çok büyük olasılıkla Cristi Puiu (Sieranevada), Andrea Arnold (American Honey) ve Xavier Dolan (Juste La Fin du Monde) üçlüsünden birine gidecek, aslında daha önce Drive ile bu ödülü alan Nicolas Wending Refn (The Neon Demon) de onların arasına eklenebilir mi bilemiyorum. Küçük bir skandal yaratan, çoğunluğun yuh çektiği ama diğer yanda fanatikler de edinen ve bir yetisi varsa o da yine yaratıcı bir takım mizansen unsurları denilen bu yönetmene bir daha aynı ödülü verirler mi? Çok rastlanan bir durum değil, belki de başka bir ödül verirler. Hani her sene en az bir tane 'aaa bu film nasıl bu ödülü aldı' denecek film var ya belki de o budur, ya da Dolan'ınki. Özellikle Puiu'nun Sieranevada ile bu ödüle ulaşamazsa başka bir ödül, daha yukarıdan bir ödül alması da mümkün, kimseleri şaşırtmamış olur üstelik.

Bu filmlerin dışında özellikle ödül almasını istediğim 2 filmden bahsetmek istiyorum. Dünkü yazımda 'bazen ödül demek o filmi sinemada görebilmek demektir' demiştim ya, işte belki de en somut örnekleri bunlar olacak. Özellikle de ilki, Brillante Mendoza'nın Ma'Rosa'sı. Yönetmenin daha önceki filmlerinden Kinatay belki mütevazı şartlarda çekilmiş olsa da son derece çarpıcı bir filmdi. Benim için Mungiu'nun Filipinler şubesidir Mendoza, daha önceki filmlerine benzer eleştiriler alan yönetmenin filmini sinemada izlemeyi çok isterim. Diğer sinemada görmeyi arzuladığım film de Nicole Garcia'nın Mal de Pierres'i, bir değil bir çok beğenisine güvendiğim kaynaktan olağanüstü bir aşk filmi olduğunu öğrendiğim yapımın başrolünde de neredeyse her yıl Palmiye'yi hak edip alamayan Marion Cotillard var, bu zorlu yılda alması da kolay değil ama umarım alır. Filmin bence tek eksiği klasik bir dönem filmi olması.   

Bu saydığım filmlerin dışında ciddi bir ödül alması beklenen film yok gibi ama yine de jürilerin sağı solu belli olmaz, şaşırtmayı severler. Bakarsınız; Ken Loach, Almadovar, Dardenne'ler üçlüsünden birinin olgunluklarını bir kez daha ödüllendirmek isterler ya da sürpriz haklarını Dumont, Guiraudie, Park Chan-wook ya da daha da ileri gidip Assayas'tan yana kullanırlar, ya da Farhadi ve Nichols'un filmlerinden birini ödüllendirip o kadar da tartışma yaratmamış olurlar. Hepsinin cevabını bu gece öğreneceğiz. 

Ve Değinmezsem Çatlarım   

Bu sene de bizim hem Siyad üyesi olan hem de olmayan bazı eleştirmenler! tutturdular Cannes'da neden beğenmedikleri filmleri yuhluyorlarmış, biz seviyoruz o filmleri diyorlar. Sen sevebilirsin, hiç şaşırmam da (daha önce de bu konuda bir yazım var idi). Burada gösterilmiş, kitle sinemasının o meşhur sığlığına yakınlaşan filmleri de ileride vizyona girdiğinde övgülere boğacaksın, öğrendik artık, üstelik vizyon eleştirmenisin sen, kaç tane festival üzerine yazın var? Bakıyorum yıllar içinde yazdığın yazılara tek tek, %80'i-90'ı Batman, Spiderman, Xmen ve türevleri denebilecek filmler üzere ama Recep İvedik'e gidenleri de eleştirmekten alamıyorsun kendini ne hikmetse, sanki büyük fark varmış gibi aralarında. Cannes izleyicisinin zor bir izleyici olduğu bilinir, beğenen kadar beğenmeyen de bazı filmler için çok olur. Sadece belli bir estetik anlayışın çok dışında olan değil özellikle ticari yönü ağır basan filmlerde de görülür bu durum. Alkışlamak gibi (hatta ayakta, dakikalarca) yuhlamak da doğal bir tepki ifadesi... Ne var bunda anlamayacak? Ama diyor ki ödül alanlar da oluyormuş yuhlananlardan, niye ödül alıyor o zaman gibisinden birşeyler söylüyor. Jürinin toplamı yuhlamamış demek ki, ne yapabiliriz. :)) 

21 Mayıs 2016 Cumartesi

Ödüller (Has) İzleyici İçin Neden Önemli?

Bu soruyu hazır Cannes Festivali gelip çatmışken sormalı. Şu bütün yıl Oscar muhabbeti yapanlar, hani şu her şeyi oyuna indirgeyen, sinemayı sabah akşam spor toto sananlar var ya, elbet konumuz dışı. O insanlar için X filmi değil de Y filmi ödül almış ne ifade ediyor gerçekten bilmiyorum. Sorduğumda doğru dürüst bir cevap da alamıyorum. Zaten Oscar Ödülleri dağıtılmadan önce de o filmlerden sinema salonlarını süsleyen çok var, bu kast ettiğim insanların çoğuysa Oscar adaylarını internetten indirip indirip izliyorlar zaten ve bir kuruş ödemedikleri için övünüyorlar. Bir kısmı ne dese beğenirsiniz? Pazarın dışına çıktıklarını sosyalist bir duruş sergilediklerini söylüyorlar. Daha neler!


Benim burada ödüllerin önemine değinecek olmam tamamen o filmleri sinema salonunda görüp görememekle alakalı. 

Eskiden bir film Cannes'da Altın Palmiye aldı mı, vizyona girmeyi garantilerdi, Cannes'dan, başka vizyona giren filmler de olurdu ama yine de diğer ödül alanlar için kesin vizyona girer diyemezdik. Genellikle Filmekimi'nde yakaladık yakaladık derdik. 2009 yılının Cannes'ında ikinci önemli ödülü alan Audiard'ın Un Prophéte'si vizyona girememişti misal. Başka Sinema geldikten sonra böyle sorunlar azaldı ama tümden çözüldü mü, elbet ki hayır. Cannes'ın ana yarışmasında ödül alıp vizyona giremeyen Payne'nin Nebraska'sı, Rochwacher'in Le Meraviglie'si gibi filmler de oldu ama Cannes'ın ana yarışmasında ödül alan 6-7-8 adet filmi vizyonda görme şansımız oldukça arttı. Örneğin geçen Cannes'ın ana yarışmasında ödül alan 7 filmin 6'sı vizyona girdi veya girmek üzere (henüz vizyonu belli olmayan Stephane Brize'nin La loi du Marche'ı da en azından Gezici Festival'e gelmişti). Ödül almayan filmlerden, son dönemlerin popüler dizilerinden Game of Thrones'ı biraz andıran Macbeth, derinliksiz ve bol aksiyonlu Sicario ve Moretti imzalı Mia Madre, Sorrentino imzalı Youth ve nedenini çözemediğim Trier'in Louder than Bombs aynı sezondan diğer vizyon gören filmler oldu. Peki ana yarışmada olup ödül alamayan diğer 7 film? Vizyon göremedi, evet onlar büyük olasılıkla artık vizyon göremeyecek fakat o filmlerden bazıları ödül alsaydı inanın güçlü ihtimal vizyon görürlerdi, hadi olmadı diyelim ülkemizdeki bir festivale mutlaka konuk olurlardı.

Bu yıl Ken Loach'un I Daniel Blake'i ve Maren Ade'nin Toni Erdman'ı Cannes'da ödül almasa da sanıyorum ki vizyona girecek, Türkiye haklarını Filmartı almış ve bu filmlerin gideri var demiş herhalde ama kaç tane daha film böyle bir şansa sahip olacak. Diğer festivallere gelince, Venedik ve Berlin'de herhangi bir ödül de pek kurtarmayabiliyor. Hatta bazen en büyük ödülü almak bile. Ama yine de Sokurov'un Francofonia'sı, Faust'una göre izleyiciyi zorlayıcılığı bakımından daha mı yukarıdaydı? İkisini de festivallerde izledim. Faust'ta film bitmeden salonun yarısından fazlası çıkmıştı. Francofonia'da ise tek tük çıkan oldu ama Faust vizyona girdi, Francofonia'nın gireceğine dair hala bir işaret yok. Arada bir Altın Aslan almış olma-olmama farkı var çünkü, yalan mı? 

Locarno, Rotterdam gibi popülaritesi biraz daha düşük festivallerdeyse en büyük ödül, filmin ülkemizde vizyona gireceğine dair güçlü bir işaret sunmasa bile en azından yerel festivallerde (İstanbul, Ankara vs.) gösterilmesine ciddi kapı aralıyor. Ödüller tek kıstas olmasa da, kazanıldığı festivalin etki gücüyle de doğru orantılı olmak üzere o filmin başka ülkelerin sinema salonlarında gösterilebilme şansını büyük oranda arttırıyor kısaca. İşte bu yüzden ödüller film üreten ekipler kadar has izleyici için de önem teşkil ediyor. Düşünsenize herhangi bir Avrupa festivalinde merak ettiğiniz bir yönetmen var, filminin konusu size ilginç gelmiş de olabilir veya bir eleştiri vs. ve o filmi izlemek istiyorsunuz ama dağıtımcılar genel kitleye çok uzak (festival filmleri takip eden genel kitleye de mesela) olduğunu düşünüyor. O filmin ciddi bir ödül almasını beklemekten başka şansınız var mı?

Bu arada bende sadece gözlemlerim eşliğinde yazıyorum ha, dağıtım-gösterim ağlarının ayrıntılı ilişkisini ve belki başka değişkenleri o kadar çok da bilmiyorum. Sinema parayla yapılıyor net, kültür endüstrisinin dinamiklerine tabi, geniş kitleye hitap etmediğinizi, sanat yaptığınızı da söyleseniz pazarın dışına çıkamıyorsunuz. Ödüllerin özellikle sanat sineması için hayati olduğu, bir filmin satışı, dolayısıyla ulaşacağı insan sayısını artırdığı apaçık ortada. İşte son Altın Ayı'lı Rosi'nin Fuoccoammare'si, ülkemiz festivallerinden sonra Temmuz'da vizyona gireceği açıklandı. Böyle bir ödülü olmasa kim o filmi göstermeye kalkar canım, deli mi yahu?

Not: Birkaç kentin dışında yaşayan ve bu filmlere sinema salonunda ulaşamayanlar için diyecek birşey yok ama o da bambaşka bir büyük sorun ve herhalde başka bir yazının konusu. Onu geçtim Sinop gibi Gümüşhane gibi toplam 5 ilde sinema salonu bile olmadığını biliyor musunuz peki?

Yarın: Cannes'daki ödül dağıtımı öncesi hissiyatlarım, beklentilerim, aslında biraz da isteklerim...