18 Ocak 2012 Çarşamba

İçinden arabaların geçtiği bir sevgi filmi!

Danimarka ilginç biçimde dünya sinemasına önemli yetenekler kazandıran bir ülke. En başta Lars von Trier, akabinde Susanne Bier, Christopher Boe ve son olarak da Nicolas Winding Refn. Esasen Refn'i daha önce çektiği Pusher serisiyle tanıyan tanıyor ama sanırız ki, son filmi Drive ile önünü epey açtı. Ülkemizde 10 Şubat'ta vizyon bulacak Drive'ı ön gösterimde izleme şansına nail olduk. Film konu işleyişi olarak Hollywood'a yakın duruyor. Aslında ilk yarıda Amerika'da çekilmiş bağımsız bir film deme noktasına gelsek de, ilerleyen dakikalarda o noktadan kopmasak da biraz uzaklaşıyoruz. Tarantinovari demek, belki film-noir'ları hatırlamak mümkün. Adını dahi bilmediğimiz bir adam ''Drive'r'' (Ryan Gosling) araba sürme konusunda ustadır, gündüzleri kaza sahnelerinde dublörlük ve araba tamirciliği yapar, geceleri ise soygun işlerinde çalışır. Bir gün komşusu İrene (Carey Mulligan) ile yakınlaşır ancak kısa bir süre sonra genç kadının hapisteki kocası çıkar ancak onun da başı beladadır ve başka bir soygunda bizim sürücü ona yardım eder, sonrası ise pek tanıdık. Kabul etmeliyiz ki daha ilk sahnelerinden itibaren karşımızda son derece zarif bir film var. Hayatın sesini kısan, akışını yavaşlatan (yer yer Wong Kar Wai'yi hatırlatacak denli) gerek aydınlatması, gerek ses tasarımı ve müzikleriyle şapka çıkarmamanın mümkün olmadığı bir seyirlik. Özellikle müzik sözkonusu olunca Cliff Martinez'in de adını anmamız gerekiyor. Tabii bu kadar hoş bir filmin, Cannes'da aldığı ''Mizansen/Yönetmenlik'' ödülünü hakettiğini düşünüyorum, filmi orada izleyen bir arkadaşımın salonun yarısı kustu dediği kanlı sahnelerin bile, ekseriya ilkinin muhteşem estetize edildiğini söylemem şart. Yalnız ne yazık ki hikaye bir noktadan sonra klişelere boğuluyor (düpedüz B-movie'ye evrilmeye kalkışıyor) ve ne olacağını, nasıl biteceğini rahatlıkla sezebiliyorsunuz. Böyle de olunca bütün müspet yanlarına rağmen, ayağa kalkıp alkışlayamıyor ve kekremsi bir tatla salondan ayrılıyoruz. Yazıya başlık bulamadığımı, önce romantik-aksiyon bir tutam da gerilim türüne Avrupai bir duruş gibi bir şeyi... sonraysa, içinden arabalar geçen bir sevgi filmi demeyi düşündüm ve ikinci yarıdaki katliam sahnelerine rağmen, duygu pataklayıcı bu yapıma bu başlığı uygun gördüğümü belirteyim. Son olarak önümüzdeki süreçte filmin içindeki derinsizliğe rağmen Oscar Akademisi'nin pek sevemeyeceğini ve önemli ödüllerle taltif etmeyeceğini düşündüğümü de ekleyim. Yıldız:* *

23 Aralık 2011 Cuma

2011'İN EN İYİ FİLMLERİ:

10-SCHASTYE MOE/MUTLULUĞUM: Daha önce çeşitli filmlerde de görmüş olduğumuz bir konuyu işliyor. Aslen hiç kimse suçlu değildir, onu o hale toplum getirir savından yola çıkan filmin yaratıcısı kamerasını Rus bozkırının orman kanunlarıyla işleyen yapısına çeviriyor, en başta sıradan ve masum görünen ana karakter bozkırda öyle bir kayboluyor ki; başına gelmeyen kalmıyor ve en sonunda suçlu suçsuz demeden herkesi öldüren biri haline geliyor. Tabii bütün bunları Rus-Romen sinemasına has etkili bir sinema diliyle henüz ilk 'kurmaca' filminde dile getirince de bu listeye girmeye hak kazanıyorsunuz.

9-MİDNİGHT İN PARİS/PARİS'TE GECE YARISI: Woody Allen son filminde, kanımca en iyi filmlerinden birine imza atıyor. 'Paris'e duyduğu 'aşk'ı açığa vuruyor, önce kartpostal niyetine gördüğümüz enfes kentten parçalar, sonraysa Paris'e gelen yazarın kentin geçmişinde kayboluşu... Film bir kez daha yaşadığımız anın ne kadar değerli olduğunu hatırlatmak istiyor sanki, anlayana tabii. Aslında her insanın 'yaşayamadığı bir geçmiş'e özlem duyabileceğini, bunun sonu gelmediğini eğer her ne yaşamak istiyorsak, en başta da aşkı 'şimdi' yaşayabileceğimizi fısıldıyor kulağımıza. Kendi olgun mizahi imbiğinden geçirerek yapıyor bunu. Sonucunda da hem seyri zevkli hem de önemli şeyler söyleyen bir film çıkıyor.

8- LE GAMİN AU VELO/BİSİKLETLİ ÇOCUK: Dünya Sineması'nın önemli ustalarından Dardenne'lerin çizgilerinden hiç taviz vermeden yine bir çocuğu anlattıkları film, onların en azından anlatım biçimiyle kendileri yenilemedikleri şeklinde küçük bir eleştiriye açık olsa da belli standartların epey üzerindeki dokusuyla takdirimizi bir kez daha kazandı.
7-SOMEWHERE/BAŞKA BİR YERDE: Bizleri bir Hollywood yıldızının ışıltılı dünyasına götüren film, bizde 'Issız Adam' ve sonrasında 'Kaybedenler Kulübü' ile oluşturulmaya çalışılan, yakışıklı, kariyerli, cinsel hayatı dopdolu insanların abuklamalarına değil de gerçek anlamda böyle bir yaşam tarzına sahip insanın; sevgiden, aşktan uzak olduğu sürece cinsellikteki doyumun onu yalnızlıktan kurtaramayacağını, mutlu edemeyeceğini; Antonioni filmlerini andıran son derece dingin bir atmosferde ele alarak gönlümüzü kazandı.
6-A TORİNOİ LO/TORİNO ATI:
Yılın belki de en sıradışı filmi. Hayatımızın monotonluğunu/amaçsızlığını kafamıza kazırcasına tekrarlara bolca başvurarak anlatan, 'sıkıcı' tabirini alması muhtemel bir film. Nietzsche'yi bir daha iyileşmemek üzere yatağa bağlayan atın akıbetinin üzerine giden bunu yaparken de sahibi ve onun kızını da odağına alan Bela Tarr'ın eseri felsefi derinliğinin yanısıra oldukça stilize tarafıyla da sinemada izlenmeyi haketmişti. Katıksız bir sanat sineması örneği Torino Atı.

5-BIUTIFUL: Kesişen yaşamları sinemasına ustalıkla yediren İnarritu'nun daha doğrusal çizgide ilerleyen bu örneğinde, Barcelona'nın Nou Camp ve Katalonya romantizminin ötesinde insanları suçun ve yoksulluğun cenderesine nasıl aldığını, küresel ekonomi politiklerin küçük insanların hayatını nasıl da mahvettiğini ve tertemiz bir insanın bile bu pisliğin içinde başkalarına hiç istemeden de olsa zarar vermesinin trajedisini duygusal-gerçekçi diyebileceğimiz olağanüstü bir melodram janrına gözkırparak bizlere sunmuştu Biutiful. Özellikle hiç bir müziğin kullanılmamasına rağmen bizleri gözyaşlarına boğan Javier Bardem'in canlandırdığı Uxbal ile kızının tuvalette birbirlerine sarıldıkları sahne hala hafızamızda dipdiri.

4-JODAEİYE NADER AZ SİMEN/ BİR AYRILIK NADİR VE SİMİN: İran sinemasının son dönemlerdeki en çarpıcı örneklerinden biriydi. Son derece yalın, ustaca kotarılmış yönetmenliğinin yanısıra mükemmel bir senaryoya ve oyunculuklara sahip film kendi toplumunun açmazları üzerine klinik bir raporun tüyler ürpertici soğukluğunu içimize işledi. Bir yandan sınıflı toplum üzerine de düşünme olanağı tanıyan film, 'sanatın sesi ne kadar olumsuzluk varsa o denli güçlü çıkar' tezini savunanları haklı çıkaracak cinstendi.
3-DES HOMMES ET DES DİEUX/ TANRILAR VE İNSANLAR: Tek kelimeyle Fransız sinemasının farkını/üstünlüğünü ortaya koyan bir yapım. Tamamen gerçek bir olaydan yola çıkarak çekiciliğini kat be kat arttıran film, yönetmeninin hiç bir ticari ya da dini kolaycılığa en ufak bir bakış atmadan alabildiğine tutarlı ve etkili bir şekilde perdeye yansıttığı önemli bir psikolojik-dramdı. Keşişlerin inançlarını sorgulamadığı ve meselenin tek boyutuna baktığı gibi sert eleştirilere maruz kalsa da, en başından beri bir filmin her şeyi anlatamayacağını, tuttuğu dalın da çok sağlam bir yerde olmasının çok değerli manaya geldiğini savunduğum filmi birçok eleştirmen arkadaşımın görmezden geldiğini düşünüyorum.

2-BİR ZAMANLAR ANADOLU'DA: Ülkemizin gururu bir film, ilk sıraya bile koymayı düşündüğüm ancak birazcık da olsa duygusallığın önplana geçmesinden korktuğum için 2. sırayı daha uygun bulduğum film, Nuri Bilge Ceylan'ın estetik derinliğinin az da olsa devinimli kamerayla ulaştığı son nokta. Üstelik senaryosu ve diyaloglarıyla da kendi sinema tarihimizin en iyilerinden olan bu yapıt,tıpkı Antonioni'nin Blow Up'taki cinayet meselesinin filmi sürükleyen 'araç' olmasının dışında aslında bizi ilgilendiren bir mesele olmadığı, çok daha derin mevzuların tartışılmasına kapı açtığı gibi buradaki gömülü ceset de aynı işleve sahip. Onu arayanların da aslında katilden bir farkı olmadığı, hiyerarşinin, yalanın, aslında taşrada kanın en masum görünene bile sıçradığının, hatta Anadolu'nun nasıl da öteki olduğunun, geri kalmışlığının 'aracı'. Hitchcock'un macguffin'inin modern örneklerinden biri. Nuri Bilge Ceylan'ın Tarkovski, Antonioni, Bresson gibi ustaların dışında Sergio Leone ve Romen Sineması'nı da takip ettiğinin ve kendi eserlerine ne kadar incelikli bir özgünlükte nakşettiğinin kanıtı. Onu Dünya Sineması'nın üst sıralarında görmeyi bir yana bırakın, filmini festivallerden sonra ilk izleyen ülkenin çocuklarından olmak en büyük ayrıcalık.

1-THE TREE OF LİFE/ HAYAT AĞACI: Yılın tartışmalı filmlerinden biri. Bir çok insanın anlamakta zorluk çektiği, karışık bulduğu, Heidegger'in öğrencisi, filozof sinemacı Terrence Malick'in son vuruşu. Her ne kadar hayatın anlamı üzerine bir deney olarak düşünüldüğünde modası geçmiş bir çalışma gibi görülse de günümüzden 13 milyar yıl önceye flashback yapan benim bildiğim ilk film olması şöyle dursun, sinema dilini yenileyen, görsel-işitsel açıdan incelikli kelimesinin yetersiz kalacağı, mükemmellik mertebesini de aşabilecek, teist/panteist bir bakışın hakimiyetinin hissedildiği anda pat diye Tanrıyı sorgulamaya kalkan bu filmi her ne kadar edebiyatın gücüne erişemese de Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşler'de yapmak istediğinin aşırı serbest bir uyarlaması olarak düşünmekte bile sakınca görmüyorum ve değerinin ilerleyen yıllarda daha da farkedileceğini umuyorum. Filmi Cannes'da izleyip yerden yere vuran bazı eleştirmen arkadaşlarımın Türkiye'de tekrar izlediklerinde daha olumlu yargılarda bulunmaları da bunun bir göstergesi aslında.
Önemli Not: Diğer sitelerdeki, mesela Ntvmsnbc'deki listeler 2011 yılında sadece Türkiye'de vizyona giren filmleri baz alarak yapılıyor. İlk başta ben de öyle yapmayı düşünmüştüm ancak çok da doğru olmadığına karar verdim ve bizde vizyon gören filmlerin yanı sıra vizyon göremeyenleri ve artık bundan sonra göremeyecekleri de kattım. Önümüzdeki aylarda vizyon görme olasılığı bulunan filmleri (Örneğin; The Artist) ise almadım. Eğer bu listeye girmeyi hakedip de izlemediğim için veya unuttuğumdan dolayı alamadığım varsa da affolsun.

16 Aralık 2011 Cuma

Gezici'den Notlar...

Gezici Film Festivali bu yıl da kent kent gezmeye devam ediyor. Bu yılın ilginç ve son derece önemli gelişmelerinden birisi 6 yıldır salon bulamadığı için gelemediği İzmir'e uğrayacak olmasıydı. İzmir dört milyonun üzerindeki nüfusuna ve bolca Üniversitesi'ne rağmen sanatsal aktivitelerden pek de nasibini alamayan bir yer. Ne var ki yoğun çabalar sonucu, Avm'ler ile baş edemeği için kapanan Konak Sineması da açıldı ama ne açılış... Uzunca bir süredir tadilatı süren sinema, özellikle Gezici'nin son durağı olmuştu ve program 15 Aralık Perşembe günü saat 10.00'daki gösterimle sinemaseverlere kapılarını açacaktı. Sabahın erken saatinde yollara çıktık, sinemaya vardığımızda ortalık toz toprak içindeydi ve bir tek görevli bile yoktu. Neyse ki Gezici ekipten birilerini bulduk, onlarda şoktaydı, bize bugün verildi, bobinlerimizle geldik ama film gösteremiyoruz diyorlardı, isyanlardaydılar. Bir grup işçi salonda harıl harıl koltuk montesiyle uğraşıyordu. Yaşananlar acı tabii, millet işini gücünü bırakıp geliyor, dahası yetişmeyeceği anlaşılmasına rağmen Konak Sineması'nın sosyal medya sayfalarında da hiç bir bilgi yok (sabah itibariyle). Gezici'ye 3 kaldı, 2 kaldı, 1 kaldı diye reklam yapıyorlar. Burada tipik bir 'yurdum insanı sendromu' yaşadığımızı söyleyebiliriz. Ülkemizin bir çok marazından bir tanesi de işlerini pisi pisine yetiştirme çabası. Sözgelimi sınava çalışması için bir hafta zamanı olan öğrencinin son geceye bırakması gibi bir şey bu. Festivalin 1 gün rötarlı başlayabileceği ve bunun da ne kadar saygısızca bir şey olduğunu bu yetkililer nasıl düşünemez. Sanırız ki son dakikada da olsa yetişir umudu taşıdılar ama ne yazık ki bu işler böyle yürümüyor, siz olabildiğince önceden bitirmelisiniz, öyle hazırlanmalısınız ki, olağandışı durumlarda da yeterli krediniz/zaman payınız kalabilsin. Umarım tecrube olmuştur organizatörler için. Olan bizim ilk gün izleyemediğimiz 3 filme oldu.
Neyse ki ilk izlediğimiz film, ilk günün acısını yok etmese bile epey azalttı. Karl Markovics, oyunculuğuyla bilinen bir isim. Yalnız, ilk filmi 'Nefes' 'Bir ilk film nasıl olmalıdır?' sorusunun, özellikle bizim okullarda müfredata geçebilecek kalibredeki örneğiyle alkışlandı. Film başlar başlamaz ıslah evindeki 18 yaşındaki karakterimizin soyunması, beni 2 yıl önce izlediğim Jacques Audiard'ın muhteşem epiğine, bizde Yeraltı Peygamberi olarak gösterilen Bir Kahin'e götürdü ama asıl hatırlamam gereken filmin çok başka bir film olduğunu çok geçmeden hatırladım. Japonya'ya Oscar getiren 'Gidişler' filmiydi bu ve ilerleyen süre içerisinde bu filmle kurduğu güçlü yakınlık şaşırtıcı dereceye vardı çünkü genç karakterimiz bir levazımatçılık işine giriyor ve ilk etapta haliyle çok zorlanıyor daha sonra alışmaya başlıyor, akabinde de onu küçükken bırakıp giden annesine ulaşmaya çalışıyor ve yaptığı bu iş hayata bakışını derinleştiriyor, olgunlaştırıyor sanki. Gerçekten iki film arasındaki benzerlik çok dikkat çekici, bu da 'Nefes'in aşırı esinlenme bir film olduğu izlenimi yaratabiliyor seyirci de daha doğrusu 'Gidişler'i izlemiş olanlar da. Yalnız 'Nefes'in önemli bir farkı var; 'Gidişler' gibi Hollywood öykünmesi bir anlatıyı alabildiğine reddetmesi, o filmin özellikle sonlarında buram buram kokan melodramına prim vermemesi. 'Nefes' büyük ölçüde minimalist diyebileceğimiz bir sanat sineması örneği. Filmden çıktıktan sonra bu yıl Gezici Film Festivali'nin özel bir bölüm açtığı çoğunlukla dünyanın geleceği olan gençleri odağına alan Dardenne'leri de bir kez daha hatırladım kendimce. Onların hiç de yabancısı olmadığı bir doğrultuda dünyaya bakıyor çünkü 'Nefes'. Sevgisiz bir çocukluğun, nasıl da şiddete götüreceğini ve ölümün 'nefes'inin hepimizin ensesinde olduğunu, kaçınılmaz olduğunu ve ölümün olduğu yerde ayrılıkların boşuna olduğunu anlatıyor... Günün diğer filmi 'Ödül' ise beklentileri karşılayamadı. Berlin'den aldığı Gümüş Ayı'sına (sanatsal başarı) güvendiğimiz film, bu ödülün altından kalkacak cinste bir yapım değil. Darbe görmüş herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği bir film şeklindeki tanıtım yazısından sonra, ilk başta 1980'de dünyada değildik, filme karşı mesafem acaba ondan mı diye düşündüm ancak filmin yetersizliğini böyle kişisel bir cümleyle açıklayamayacağım kanaatine vardım. Şayet 20 dakikalık bir kısa film olsaymış da değerinden bir şey kaybetmezmiş dedik mi, meseleyi açıklamış oluyoruz aslında. Her zaman ısrarla dile getirdiğim bir iddia var: Görüntünün-sinematik anlatımın tabiatı gereği gücünü 'zaman'dan aldığı yönünde, belli bir süreye ulaştığı, hatta onun da üzerine çıktığı anda değerli bir esere dönüşür filmler. O yüzden sinemayı (uzun metraj) bir sanat olarak görmeme rağmen kısa filmi sanat formu olarak görmem. İşte bazı filmler de vardır ki kısa olsa daha iyi olurmuş bile dedirtir, en azından 'Ödül' gibi 1.5 saati aşan bir süre koltukta boşu boşuna oturmamış olursunuz, anlatacağı azıcık şeyi anlatır ve hemen biter. Ödül'de askeri darbe sürecinde saklanmak zorunda kalan anne ve kızının hikayesine tanık oluyoruz; kız sıkkın, anne perişan, neyse ki kız arada bir okula gidiyor, filmin sonlarına doğru kızın okul macerası filmin heyecanını artırır gibi olsa da yeterli olamıyor. Yönetmenin el kamerası, son derece doğal oyunculuk ve yerli yerinde, ortamın ruh halini yansıtan gergin müzikle belli bir stil oluşturmaya çalıştığı aşikar. Ancak, kısa filmden uzun film çıkarmaya çalıştığı da her halinden belli. Darbe sinemasına yeni hiç bir şey getirmeyen, bizi belli bir boyuta taşıyamayan, sıkıcı bir seyirliğe dönüşüyor film.
Fesivalin ikinci gününü ise Lodz Film Okulu'ndan Kieslowski'nin öğrencisi olan Greg Zglinski'nin ilk hasadı 'Cesaret'i ile açtık. Gerçekten de hocasına sadık bir sinema yapmaya çalışmış. Kardeşiyle problemler yaşayan tabiri caizse 'deli cesareti' olan bir adamın kardeşine saldıran serseriler karşısında hiç bir şey yapamaması ve sonrasında vicdanıyla baş başa kalmasını konu ediyor film. Gerçekten bu denli mangal yürekli bir insan evladı,nasıl oluyor da asıl harekete geçmesi gereken durumda hiç bir şey yapamıyor. Kieslowski'nin meselelerini henüz olgunlaşmamış ama düzeyli bir sinema diliyle anlatan Zglinski'yi kutlarız, şimdilik. Bir ilk film şovuna dönüşen festivalde izlediğimiz diğer bir film ise Cannes'da en iyi ilk filmlere verilen Altın Kamera'nın sahibi ' Akasyalar'dı. Filmin neredeyse tamamı kamyonda geçiyor. Paraguay ile Arjantin arasında kereste taşıyan şoför yanına bir kadın ile küçük kızını da alıyor, hepsi bu. İlk gün Ödül'e söylediğimiz gereksiz uzun eleştirisini yapamıyoruz ama. Akasyalar, aslında psikolojik bir film ve adamdaki duygusal değişimi de son derece yalın bir şekilde milim milim işliyor, filmin sonunda da sevimli bir sürprize imza atıyor yönetmen, bir ilk film olarak kayda değer. Günün sonunda izlediğimiz film ise yerli bir yapım olan 'Geride Kalan'dı, malum o da bir ilk filmdi. Kadın yönetmeni Altın Portakal'da aldığı Yönetmen ödülünün altından alnının akıyla kalkıyor. Gerçekten zanaat incisi bir film bu ama o kadar, fazla bir şey beklememek lazım. Kocasının aldattığı bir kadın ve öbür kadın ile onun eski kocasının çetrefilli hikayesini anlatırken, bizleri zenginleştirecek, ufkumuzu açacak bir şey bulmak zor filmde. Kocalarına bağımlı yaşamak zorunda kalan kadınların gerilimli hikayesini teknik ve senaryo açısından oldukça başarılı bir şekilde perdeye yansıtmaksa derdi, hay hay. Eee peki 'geriye kalan' ne? Temposu, seyir zevki yüksek bir film, başka da bir şey değil.

27 Ekim 2011 Perşembe

''Sev yoksa boşa yaşarsın''

Terrence Malick'in son filmi The Tree of Life Cannes'da eleştirmenleri tam anlamıyla ikiye bölmüş, kazandığı Altın Palmiye çokça tartışılmıştı. Film alabildiğine naif ve kendine has sinemasal yoğunluğu, insan hayatına dair derin bir tavırla birleştirebilmesi sayesinde bana oldukça dokundu. Şahsen milenyum çağında Atlantik ötesinde Gus van Sant, Jim Jarmush, Sofia Coppola, Woody Allen ve İnarritu dışında birini daha sevebileceğim konusunda tereddütlerim vardı ama sanırım Terrence Malick onların da ötesine gidebilecek, 2000'li yıllarda ''Yeni Kıta''dan çıkan hoş sürprizlerden birine imza attı.
Filmekimi'nde, Cannes Film Festivali'nde öne çıkan çeşitli filmleri izleme olanağına sahip olmuştuk. Ancak yıllar sonra Altın Palmiye'li bir film seçkiye dahil edilmiyordu. Bunda filmi pek beğenmediğini bildiğimiz İksv Sinema Başkanı Azize Hanım'ın (Tan) ne kadar etkisi var bilemiyorum ama seçkide olsaymış da fena olmazmış demek lazım. Beni tanıyan ya da yazılarımı az çok okumuş kişilerin çok geçmeden farkedeceği gerçek, her ne kadar sinemanın sanat olarak yaşayabilmesi için gerekli olsa da ticari sinemaya karşı olan tavrımdır. Yanlış anlaşılmasın karşı değilim, onun da gerekli olduğunu düşünüyorum, fakat izlemekten pek haz almıyorum açıkçası, ne yapalım. Ticari sinema deyince akla hemen bu işin beşiği olan Hollywood geliyor, ABD geliyor. Böyle olunca da orada yapılan hemen her şey -vizyona aldanarak- aynı kefeye konuyor. Aslında bir açıdan da doğru. Orada sinema yapmaya çalışan hemen herkes bu tuzağa düşme riskiyle karşı karşıya. Bugün kimse bana Aronofsky, Coenler, Soderbergh ve Tarantino'nun bağımsız olduğunu söylemeye çalışmasın, olsa olsa yarı bağımsız olurlar, belki. Terrence Malick'e gelince açıkçası durum daha farklı çünkü adam uzun aralıklarla film yapıyor, doğru dürüst fotoğrafları bulunmuyor, ödülleri almaya gelmiyor, felsefe öğretmenliği yaptığı söyleniyor... Sinema Tarihi'nin en sıradışı adamları listesinde, fazlasıyla asosyal karakteriyle başı çekmeye aday. Son filmi Fransız Riviera'sı Cannes'daki galada alkışlar ve yuhalamalar birbirine karışmış, çok farklı tepkiler almıştı. Film dini referanslarla başlıyor, ilerleyen süreçlerde de bunlardan yararlanıyor. Film boyunca Tanrıcı bir tavır seziliyor, hatta gümbür gümbür kafamıza vuruluyor demek bile olası. Kamera habire bizi eziyor, bizi altına alıyor, gökyüzünü gösteriyor da gösteriyor. Şayet filmle ilgili tek eleştirebileceğim nokta da burası. Benim gibi ''seküler'' bir dünya görüşüne sahip insanları filmden soğutan da özünde bu aslında. Yine Malick'in derdinin bunun çok ötesinde olduğunu sezinlemek, filme muhtelif yorumlar getirmek de mümkün. En nihayetinde üç çocuklu bir aileyi bir çocuğu odağına alarak anlatan filmde, esas mesele; doğanın kanunlarıyla yaşayan, gerekirse kötü insan olmayı, küçük balığı yutmayı, ekonomik liberalizm/faşizm; açık şekilde ''sosyal darwinizm''i temsil eden baba ve inayeti (iyilik,lütuf) temsil eden ana arasında kalmış bir çocuk anlatılıyor. Filmin yaratılışçı bakış açısına daha yakın olduğu hissedilse de, izleyiciyi manipüle edebilecek bir hali yok. Malick hayata anlam katma çabamız üzerinden bir hayat yelpazesi, ''hayat ağacı'' sunuyor. Siz ister ''agnostik'', ister ''teist'', ister ''deist'', isterseniz ''ateist'' olun; ister ''yaratılış'' deyin, isterseniz ''varoluş'', hayatı bir şekilde anlamlandırmak zorunda hissedersiniz kendinizi, kendinizde bir yaşama gücü bulmanız gerekir. Bu film biraz da onunla ilintili aslında. Malick sanırız ki teist bir Hıristiyan ama önemi yok. The Tree of Life, her ne kadar boy ölçüşmesi zor olsa da konusu, hatta bir açıdan sinematografisiyle hemencecik Tarkovski'nin ''Ayna''sını akla getiriyor, orada da bir ana ve yitirilen bir çoçukluğun masumiyeti başat konumdaydı. Yine yer yer hayatın anlamı üzerine zorlayıcı bir deney olan Gaspar Noe'nin ''Boşluk'' isimli filmini de hatırlamak olası. Transandantal Sinema bağlamında; Tarkovski'den sonra akrabalıkları sezilebilecek bir başka yönetmen Bela Tarr'ın, Torino Atı'nda yapmak istediğinin tamamen karşı kutbu olarak da okunabilecek bir film. Tarr'ın alegorik evreni ne kadar karamsar ve ölümü bekleyen bir noktadaysa, bu film de bir o kadar yaşama tutunma derdinde. Ancak aynı yılın mahsülü olan Trier'in Melancholia'sı ile bazı sahnelerine aldanıp lütfen kıyaslanmasın, o film altı boş karakterleriyle son derece derinliksizdi. The Tree of Life'ın film anlatısının içine bolca yerleştirilmiş tabiatın güzelliklerinin yanı sıra, Stanley Kubrick'e nazire yaparcasına yarım saatlik evrenin oluşumu bölümü var ki; gözlere muhakkak iyi gelecektir. Big bang, mikroorganizmaların oluşumu, balıkların oluşumu, dinozorların ortaya çıkışı ve bir göktaşının dünyayı vurması sonrası yok oluşları, en sonunda filmimizin ana karakterlerinin yakınlaşması ve daha sonra epey büyümüş haline de tanık olacağımız, dev binaların arasına sıkışan bir yaşamı olacak çoçuğun doğumu ve adım adım büyümesi. The Tree of Life tekrar tekrar izlenip, farklı yerlerinden tutarak üzerine çok farklı yorumlar getirilebilecek derecede felsefi yoğunluğa sahip özel bir film, tıpkı Bir Zamanlar Anadolu'da gibi. İkisinde de Dostoyevskiyen lezzetlere ulaşmak mümkün ama burada o yoğunluk daha da fazla. The Tree of Life'ın Karamazov Kardeşler'le farklı bir düzlemde de olsa ruh bağı olduğunu bile söyleyebiliriz. Olağanüstü enstantaneleriyle Emmanuel Lubezki ve sountrack de imzası bulunan Alexandre Desplat'a da parantez açmadan geçmeyelim. Küçük çocuğumuzun büyümüş halini 5 dakikacık da olsa canlandıran Sean Penn'i daha uzun süre görmek istediğimizi de belirtelim. Şiirsel bir sinema duygusunu çok güçlü bir şekilde izleyicisine geçiren bu eserle ilgili yazımızı da 2.5 saate yakın süresinden sonra ulaşabildiğimiz kozmik sırla bitirelim. Ontolojik bakış olarak nerede konumlanırsak konumlanalım, bu dünyada yaşayan herkes için ortak olacak, filmin bizdeki karşılığı olan cümleyi söyleyelim. Tıpkı annesinin çocuğuna dediği gibi: ''Sev yoksa boşa yaşarsın''. Yıldız:* * * *

16 Ekim 2011 Pazar

FİLMEKİMİ'NDEN KALANLAR

İlk izlediğimiz İtalyan usta Nanni Moretti'nin Habemus Papam'ı oldu. Papa ölmüştür, yeni bir papayı seçmek için Kardinaller Meclisi toplanmıştır ama adaylardan birçoğu içten içe Tanrım beni seçme diye haykırmaktadır, uzun uğraşlar sonucunda papa seçilir ancak meydanda toplanmış halkı selamlamak üzereyken bir anda cayar, bunu yapamaz. Ardından ünlü psikiyatrist ve tabii ki materyalist Nanni Moretti çağrılır, sonrasında da olanlar olur. Nanni Moretti bu filmiyle papalık kurumuyla fena halde dalga geçiyor, filmde bu kurumun içinde yoğrulan insanların bile içinde bulundukları iki yüzlü durumu sorgulaması için kapı açıyor. Belki de her toplumun din kurumunu sorgulaması için bir fırsat tanıyor. Film çok da uzun sayılmayacak bir zaman diliminde bunu alabildiğine dengeli bir biçimde yaparken, çok ince bir mizahı da anca usta bir sinemacının altından kalkabileceği şekilde içine yediriyor. Son derece yetkin bir sinema diliyle dikkat çeken bu eseri alkışladık, Cannes'dan eli boş dönmesini biraz yadırgadık. Ayrıca geçen sene bu zamanlar izlediğimiz Angeloupulos'un Zamanın Tozu'ndan sonra Michel Piccoli'yi ilerleyen yaşına rağmen fazlasıyla formunda görmek de bizleri çok sevindirdi. 
Yıldız:* * *
İkinci izlediğimiz film ise farklı bir merak unsurunu içinde taşıyordu bizler için. Malum bakmaya doyamadığımız Bir Zamanlar Anadolu'da'mız ile 2.liği (Jüri Büyük Ödülü) paylaşmıştı. Peşinen söyleyelim; Bisikletli Çocuk oldukça iyi bir film. Şayet Dardenneler ile hiç karşılaşmamış olsak bayılırız bu filme de, biz bu adamların filmlerini gördük, dertlerine de ortak olduk, yine aynı filmi yapmışlar hissiyatını maalesef ki yaşadık. Bir yönüyle tutarlılık olarak görülebilecek bu durum, sinemayı sanat olarak gören bizler için bir eksi puan olarak haneye yazılıyor çünkü ''sanatın dili biçimlerin ve onları aşabilmenin de dilidir'' aynı zamanda, bunu da yadsıyamayız. Babasının istemediği bir çocuğun çırpınışları ve bir kadının ona kucağını açmasını anlatan film, aslında bizlere sevgisiz bir çocukluğun nasıl da şiddete, kötülüğe yönelteceğini Dardenne'lere yakışır şekilde belgesel estetiğine yakın, yalın bir biçimde anlatıyor. Her ne kadar yönetmenlerinin kendilerini aşamadığını söylesek de yaptıkları film, yaşadığımız dünyanın fazlasıyla içinden olması ve çok iyi oynanması, kusursuz çekilmesi sebebiyle takdirimizi kazanıyor, bir ödül almayı hakettiğini düşünsem de o ödülün Bir Zamanlar Anadolu'da ile aynı ödül olması düşündürücü... Yıldız:* * *
Filmekimi'nin ikinci gününde izlediğimiz Michel Hazanavicus'un Artist'i ise tam anlamıyla kalbimizden vurdu. Bir orjinal retro'ya imza atan yönetmenin filmi sinemaya bir saygı duruşu niteliğinde. İlk sesli filmin çekildiği tarih olan 1927'de başlayan film, büyük buhranın ertesinde sessiz filmleri terk eden prodüktörler ile bir sessiz dönem oyuncusu olan George Valentin arasındaki çatışmayı konu alıyor. Hemen her yönüyle (Akademi perde oranı 1.33, saniyede 22 kare, jenerik, arayazılar, geçişler, köstüm, oyunculuklar, müzik vs.) o dönemin film estetiğine sadık kalınarak çekilmiş, sonu bile o dönemki filmler gibi olan bir mini başyapıt Artist. Yönetmen o dönemi olağanüstü bir titizlikle yeniden yaratırken konu olarak da sinemanın önemli dönüşümlerin biri olan sesli döneme geçiş/geçemeyiş'i seçmesi kuşkusuz eski sinemaların bir bir kapandığı, alışveriş merkezlerine tıkıldığı, 3. hatta 4.5. boyutlu filmlerin giderek daha fazla yer işgal ettiği, kimilerince sinema sanatının miadını doldurduğu gibi iddiaların ortaya atıldığı bir dönemde daha anlamlı hale geliyor. Yönetmen o dönemi ve derdini biçim ve içeriğin harikulade uyumu içinde sunarken modern nüvelerden de yararlanıp daha bir büyülenmemizi sağlıyor. Bir müddet sessiz ilerleyen filmin Valentin'in artık işsiz kaldığını anlaması üzerine, onun (ve belki de bizlerin) bardağı masaya vuruşunda çıkan ses ile tedirgin olduğu sahne Chaplin'e has ironinin güncel bir örneği olarak unutulmayacak anlarından biriydi, hafızamızdan kolay kolay çıkmayacak. Sonuç olarak bizlere çok hoş 100 dakika yaşatan isimleri kutlarız, şahsen Bir Zamanlar Anadolu'da ile ödül paylaşmayı daha çok hakeden filmin Artist olduğunu belirtiriz. George Valentin rolünü mükemmel canlandırıp Cannes'da bir numaralı aktör ödülüne uygun görülen Jean Dujardin'in ödülüne tarihte görülmemiş şekilde birinin daha ortak edilebileceğini söylemeden de geçmeyelim: Köpeği. Yıldız:* * * *
Julia Leigh'nin ilk uzun metrajı Uyuyan Güzel etkinliğin belki de en rahatsız edici filmiydi. Leigh'nin yurttaşı Jane Campion'un yapımcılığını üstlendiği ve onun tabiriyle 'varoluşçu sinemanın çağdaş bir örneği' dediği film, biraz tartışmalı. Yönetmenin kendi romanından uyarladığı eser, belli bir sinemasal kaliteye sahip, izlenmeyi hakediyor kuşkusuz. Ancak yönetmenin sapıkça fantezilere boğulmuş, sinir bozucu dünyayı resmetme biçiminde gedikler var: En önemlisi senaryoda boşluklar var, eminiz ki çoğu zaman arzu edilen de bir durumdur bu, anlam boşluklarını doldurmak izleyiciye kalır ama bu film gösteriyor ki; iyi bir romanı uyarlamak -kendi romanınız bile olsa- her babayiğidin harcı değil. Mesela bu kız ilaçla uyutulduğu için hiç bir şey hissetmediği yatağına yaşlı adamları alma gereksinimi neden duysun veya birlikte yaşadığı adamın kadınlara özgü oturuş şeklinin arkasında neler yatıyor, kızın sanırız başka bir ailesi de var, o da cabası. Belli ki Jane ablası Julia'ya bir şeyler öğretmeli ya da deneye yanıla öğrenecektir, bilemeyiz. Yıldız:*
Filmekimi'nin en çok merak edilen filmlerinden biri şüphesiz ki Lars von Trier'in Melankoli'siydi. Kendini dünyanın en iyi yönetmeni olarak gören ve bunu her daim dile getirmekten de çekinmeyen bir şahıs Trier. En iyi yönetmen olmadığı kesin de, yaşayan sayılı outsider'lar arasına girer mi, artık o da zor gibi. Şahsen bir önceki filmi Antichrist'ı oldukça yaratıcı, ciddi bir estetik proje olarak olumlamaya çalışsak da, içeriğindeki büyük marazlar sebebiyle yeterince sevememiştik. O yüzden Melankoli'de artık depresyondan tamamen çıktığını umsak da filmin adı pek de öyle sinyaller vermiyordu. Nihayet; ne yapsa izlenir, sıradışı adamdır öngörüsüne kanıp izledik. Film iki bölümden oluşuyor, iki kız kardeşin isimlerini taşıyan. Birincisi Justine, bu bölüm bir şatoda geçen düğünü odağına alıyor, Claire isimli diğer bölüm ise Melankoli adlı gezegenin dünyaya giderek yaklaştığını perdeye taşıyor. İlk bölümün adını da taşıyan Justine evleniyor ama mutlu mu mutsuz mu belli değil, her an herşeyi yapabilir halde, sanki Lars von Trier'in nevrotik ruh halinin güzel bir kadın vücudunda vuku bulmuş hali gibi, birinci bölüm daha ne olduğunu anlamadan pata küte bitiyor, ikinci bölüm ise adeta başka bir film. İlk bölümle alakasız biçimde, öncelikle iki kız kardeşin gezegenin dünyaya yaklaşmasına dair verdikleri sükunet/tedirginlik tepkilerinden oluşuyor. İlk bölüm neyi anlatıyor; zorlama anlamlar çıkararak evlilik kurumuna, aristokrasiye eleştiri falan mı bulacağız, ne cüret. Aklı gidip gelen bir kadının zırvalamalarından başka hiçbir şey yok, ikinci bölüm de hiç bir şey anlatmıyor, ancak görece gerilim-bilimkurgu kodlarını auteuryen estetiğe az da olsa bulaştırarak belli bir düzeyde bizlere sunuyor. Her ne kadar insanları gerebilmiş olsa da iyi bir Hollywood filminden öteye hiçbir şey ifade etmiyor. Filmin başındaki, tüm filmi özetleyen anlatı bile Antichrist'teki heyecandan uzak, fazlaca ağdalı geldi bizlere. Yönetmenin neye odaklanmak istediği belirsiz. Şayet Melankoli gezegeninin dünyaya çarpacak olmasının gerilimini bize yaşatmak istediği, ticari filmlerin bir benzerini mi yapmak istemiş, o zaman ilk bölüm de neyin nesi diye sormak gerekiyor. Yoksa -güçlü ihtimal- gezegeni bir ''tür'' filmindeki gibi yüzeysel bir biçimde değil de, bir metafor olarak yansıtmak istediyse de, çok sığ, tamamen kendi ruh halini yansıtan, insanlığa dair hiçbir şey söylemeyen bir şey çıkıyor karşımıza. Sonuç olarak görselliği/yönetmenliği/oyunculuğu çok sağlam olan, bomboş bir film Melankoli, ne yazık ki. Hitlere sempatisini de açıkladığı için önünü bir hayli kapattığı söylenen, zaten eski günlerini arayan, araması gereken bu yaratıcı için artık söyleyebilecek fazla da bir şey yok aslında, yazık demekten başka... Yıldız:*
Sürreal'e sığınmak veya Le Havre: Aki Kaurismaki'yi 2002 yapımı Geçmişi Olmayan Adam ile tanımıştım, stili bana çok hitap etmese de insana karşı duyduğu onulmaz sevgi hemencecik dikkatimi çekmişti, Le Havre yönetmenin izlediğim ikinci filmi ve ilk izlediğime kıyasla daha olgun olduğunu söyleyebilirim. Normandiya Kıyıları'nda geçimini ayakkabı boyacılığıyla kazanan bir adamın Londra'ya gitmek üzere yola çıkan Afrikalı bir göçmen çocuğa kol kanat germesini anlatıyor. Göçmen sorunu kuşkusuz Avrupa'da kanayan bir yara, boyacının 12 yıl önce şehre yerleşen Vietnamlı arkadaşıyla yaptığı diyalogda bir çok şeyin özeti aslında. Akdeniz'de balıktan çok doğum sertifikasının olduğunu kente yerleşmek için kimliğini değiştirmekten tutun da çeşitli zorluklara göğüs gerdiğini söylüyor eski bir göçmen. Kanımca Filmekimi'nin en anlamlı filmi Le Havre; gerçek değerlere sıkı sıkıya bağlı ancak gerçeküstü bir hikaye. Ne olursa olsun dostluğa, dayanışmaya, insana olan inanca sarılmayı salık veren sıcacık bir masal... Belki sinema sanatına bir şeyler katma gibi derdi yok fakat eski dönemlerin daha tiyatral filmlerini andıran hatta Fransız Şiirsel Gerçekçiliği'nden bile izler taşıyan oldukça mütevazı bu filme kulak vermek gerekiyor. Cannes'daki ana jüriden hiç bir ödül çıkmamasıysa akıl alır gibi değil, bir sorun da ülkemizde vizyon bulma şansının düşüklüğü. Yıldız:* * * *

25 Eylül 2011 Pazar

Sonuçlar ve Değerlendirme

Bir film festivali daha geldi, geçti. Geriye kalanlar oldukça fazla, en dikkat çekici hususlardan biri halkın yoğun ilgisi oldu, özellikle yarışma filmlerine az sayıda ayrılan biletler (her film için konuklara ortalama 100 bilet ayrıldı) kapışıldı. Bir çok insan filmlere giremedi, adeta çıldırdı. Hepsini üzülerek, biraz da Adanalı'nın festivali belki de ilk kez bu denli sahiplendiğini görerek sevinçle karşıladık. Dahası bazı filmlerde konuklara ayrılan 100 kişilik yerin bile yetmediğini, bir filmde Radikal Gazetesi yazarı Şenay Aydemir'in de içinde bulunduğu bir çok kişinin filmi ayakta izlediğini görüyor, başka bir filmde de Çoğunluk'un yönetmeni Seren Yüce'nin ve Bornova Bornova'nın yönetmeni İnan Temelkuran'ın merdivenlere oturup filmleri izlemek zorunda oluşu dikkat çekiyordu. Allahtan salona girmek de geç kalmadığımız için başımıza öyle bir şey gelmedi, gelseydi de sinema sevdasıyla zor pozisyonlarda da izleyecektik mecburen. Festival zayıf başladıysa da ilerleyen günlerde hatırısayılır filmlerle heyecanımızı arttırdı ama yine de yarışmalı bölümde izleyebildiğimiz 12 filmin ortalamasını aldığımızda vasatın pek de üzerine çıkacak cinste değildi. Ülke sinema endüstrisinin ne durumda olduğunun bir yansıması olarak okunabilir bu festival. İşin dikkat çekici yanı Nuri Bilge Ceylan'ın 'başyapıt'ını da aynı süreçte izlediğimiz için NBC'nin sinemamızın ne kadar üzerinde bir yönetmen olduğunu çok net bir şekilde görmüş olduk. Gerçekten bu ülkeden böyle bir yönetmen nasıl çıktı diye sorduk kendimize, örneğin Fransa'da ya da İtalya'da benzer çapta çok fazla yönetmen sayabilirken, Türkiye'de aşmış, gitmiş, ancak Tarkovski'ler Antonioni'lerle kıyaslanabilecek olağanüstü bir adam var bir de diğerleri, makas çok açık diyebiliriz, şayet NBC yarışmalı bölüme başvursa ki; hakkı vardı herhalde ülke sinema tarihinde görülmemiş şekilde bir ödül çuvalıyla dönerdi, biz onu da düşündük, öyle bir durumda tahminimiz 9-10 ödül alabileceği, ama herhalde NBC'yi de tebrik etmemiz lazım, yarışmaya girmedi, diğer filmlerin önünü kapatmadı. Ümidimiz gelecek yıllarda başka Nuri Bilge Ceylan'lar çıksın. En azından bu festival emin adımlarla yürümeye devam ederse ilerki yıllarda bahsettiğimiz çizgiyi zorlayabilecek bir yönetmeni muştuladı: Özcan Alper. Her ne kadar biçimsel açıdan Özcan Alper'in Gelecek Uzun Sürer'i dışında -belki bir oranda da Onur Ünlü'nün Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi katılabilir- kayda değer film olmasa da, içerik olarak Derviş Zaim'in ödül töreninde de belirttiği gibi kayda değer filmler çoktu. Geçmişle yüzleşmeye çalışan, barışı, demokrasiyi ve insanca yaşamı vurgulamaya çalışan politik sinemanın çok farklı örneklerini izledik, evet Türkiye'de bütün olumsuzluklara rağmen bir şeyler değişiyor ve bu çaba sinemaya da yoğun bir şekilde yansıyordu, buna sevindik. Gelelim adet üzerine ödüllerin değerlendirmesine, kanımca ne yürekten alkışlayabileceğimiz ne de kötüleyebileceğimiz iki başlı bir liste var önümüzde.
Gelecek Uzun Sürer'in aldığı En İyi Müzik, Görüntü Yönetmeni ve Yılmaz Güney ödülleri zaten beklediğimiz doğru kararlardı, buna ek olarak Siyad'ın da oyunu Gelecek Uzun Sürer'den yana kullanması anlamlıydı. Bizim için az da olsa üzücü olan rekor seviyede (En iyi Film 350 bin lira ikinci en yüksek meblağa sahip Yılmaz Güney Ödülü ve En İyi Yönetmen Ödülü 75 bin lira) paranın sahibi olan filmin Gelecek Uzun Sürer olmaması, açıkçası Celal Tan filmini de beğenmiş yukarılarda kendine iyi yerler bulabileceğini düşünmüştük, ama yine de festival filmi tamlamasına en çok yakışan film olan Gelecek Uzun Sürer'in nicelikte en fazla ödülü alıp da 1.liğe ulaşamaması düşündürücü. En azından 1.lik 2 film arasında paylaştırılabilirdi, bizce daha doğru olan buydu ama belli ki jüri Onur Ünlü'nün değişik çalışan beyninden bayağı etkilenmiş, gönül ister ki bu film Dünya Festivalleri'nde de bir yerlere gelebilsin fakat çok da kolay gözükmüyor. Bizim için büyük sürprizler ise Eylül ile Aşk ve Devrim'in ödül listesinin bir çok yerine konması oldu. Eylül, Aşk ve Devrim'e oranla daha tutarlı, eli yüzü düzgün bir çalışma olsa da aldığı yönetmenlik ödülünü pek de haketmiyordu, hele Gelecek Uzun Sürer hatta Celal Tan gibi bu işi daha ustalıklı yapan filmler varken. Jüri burada farklı bir insiyatif kullanmış ve bu alanda en iyi filmleri değil de onlardan boş kalan yere bir ilk filmin ve yönetmenin önünü açmak istemiş, bu anlamda iyi niyetli bir karar denebilir. Ancak biz olsak ilk filme ödül verme hakkımızı Eylül'e değil de her şeyin görünüşe indirgendiği duygusuz dünyayı resmetmeye çalışan Vücut'a verirdik. Jüriyi asıl eleştireceğimiz yerse Aşk ve Devrim'e etten püften gibi görülse de bir çok ödülün verilmesiydi. Filmin yönetmenliği aksıyor, derdini anlatamıyordu. Umut Veren Genç Oyuncular'ının bile tartışılabileceği listede 2 ödül daha aldı. Sanat Yönetmenliği ona gelince bu alanda çok daha yetkin bir çalışma olan Türk Pasaportu unutulmuş oldu. Belli ki bu jüriyi kesmedi bir de Jüri Özel Ödülü verdiler. Şayet böyle bir ödüllendirme tablosunda Jüri Özel Ödülü'nün Vücut'a ya da hiç ödül alamamış Türk Pasaportu veya Yurt'a gelmesi daha anlamlı olurdu ama olmadı, jürinin neden Aşk ve Devrim'i bu kadar sevdiğini merak etmemek mümkün değil. Yine ölüm orucu direnişçilerinin trajedisini anlatan Simurg'a jüriden hiç bir ödül gelmemesi de üzerinde düşünülmesi gereken bir noktaydı, allahtan İzleyici Ödülü belki sürpriz bir şekilde ona gitti de rahat bir nefes aldık. Son olarak oyuncu ödüllerinin de bize göre haklı yerlere gittiğini belirtelim. Yine de sinemayı iyi bilen, son derece önemli isimlerden oluşan jüriden dört başı mamur bir liste beklemek hakkımızdı, beklentinin fazla yüksek olması da her zaman iyi olmayabiliyor. En azından daha önceki yıllarda Antalya'da Üç Maymun'un harcanması felaketini hatırlayınca kendimize geliyor ve bir süre filmsiz geçecek soluklanma dönemine giriyoruz, Adana 2011 defterini burada noktalıyoruz. Bu yazılarla birilerini az da olsa mutlu edebilmişsek ne mutlu bize diyoruz, sevgiyle kalın...

24 Eylül 2011 Cumartesi

Koza'da Politik Rüzgarlar

Gelecek Uzun Sürer'le yönünü farklı yerlere çeviren festival programı, yine o istikamet de ilk başta Yurt'la arkasından da radikal bir belgesel olan Simurg'la politik sinemanın birbirine zıt denebilecek iki örneğini bizlerle buluşturdu. Türkiye'nin ilk Altın Palmiyeli oyuncusu, Nuri Bilge Ceylan'ın arkadaşı Muzaffer Özdemir'in yazıp yönettiği ve oynadığı Yurt'u izlerken hiç beklemediğimiz bir pırlanta bulduğumuzu sandık, daha sonra ise biraz yanıldığımızı anladık. Film yine de dingin estetiği, çevre sorunlarına duyarlıkla birleştiren hoş bir sürpriz olarak görülebilir.
''HES'' açılımı Hidroelektrik Santralleri, suyun enerjisinden yararlanarak elektrik üreten yapılardır. Bunun için bir çok hayvanın doğal yaşam alanına müdahale edilir, onlar ölür, bölgenin ekolojik dengesi bozulur. Tabii ülkenin başında olanlar için önemli olan şeyler bunlar değildir, başka şeylerdir. Filmin odağında bu var; depresif bir mimarın doktor tavsiyesiyle çocukluğunun geçtiği yerlere yaptığı seyahati anlatan film, biçimiyle Nuri Bilge Ceylan'ın Mayıs Sıkıntısı'nı andırıyor, hele doğanın katline dair vurgular da gelmeye başlayınca heyecanımızı bir hayli arttıyor olsa da, film başlarda yakaladığı ritmi sürdüremiyor, sanki çabuk yoruluyor, bir yerden sonra sıkıcı oluveriyor. Ancak doğanın dingin güzelliği, bu sefer taşranın sıkışmışlığına değil de doğanın kendisine dönünce, yönetmenin farklı bir şeyler yapmak istediğini anlıyor ve seviniyoruz. Vasat ve vasat altı filmlerin olduğu seçkide bir ödül gelmeli diyoruz. Jürinin de böyle düşüneceğini tahmin ediyoruz, bir 'En İyi Görüntü Yönetmeni' ödülü neden olmasın.
Yarışmalı bölümün ikinci ve son belgeseliyse 1996 yılında ölüm oruçlarında sağlıklarını geri dönülemez bir şekilde kaybedip Werniche Korsakof hastalığına yakalanan bir grup arkadaşın 2000'deki ölüm oruçlarında bir araya gelmesini anlatan Simurg; sadece bunu anlatmakla kalmıyor onların bu gününü de kayda alıyor, 2000 yılında ''Hayata Dönüş Operasyonu'nda o zamanlar açığa çıkmamış bir çok görüntünün eklendiği film, festivalin tartışmasız en sert filmiydi, içimizi dağladı.Filmle ilgili en çok üzüldüğüm sahnelerden biri, Bülent Ecevit'in elinde hiçbir silah olmayan, devlete karşı tepkisini kendi vücudunu ölüme yatırarak gösteren insanlara; artık teröristler devletle başa çıkamayacağını anladı şeklindeki ifadesi. İnsan hayatı herşeyden değerlidir, eğer bir insan başka kimseye zarar vermeyip kendini ateşe atıyorsa orada durup düşünmek gerekir. Bu film onu yapmaya, bunun da ötesinde o zaman yaşananları dibine kadar göstermeye kalkıyor. Eli ayağı tutmayan, konuşma güçlüğü çeken bu insanlardan hala terörist olarak bahsedilmesi üzücü, üstüne üstlük bu insanları gösterimin yapıldığı salonda önümüzdeki koltukta bizzat görmemiz de, gerçeğin yıkıcılığını katbekat arttırdı. Filmle ilgili eleştirilerimiz ise özellikle 2000 yılında çekilen parçaların biraz amatörce olması ve yer yer slogan atmaya kalkışması. Tahminimiz yönetmen Ruhi Karadağ'ın Yılmaz Güney Ödülü'ne elini uzattığıdır.
İlginç bir şekilde hemencecik favoriler arasına giren bir film de Onur Ünlü'nün Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi idi, adıyla bile insanda tuhaf hisler uyandıran bu film bir anayasa profesörünün genç yaştaki eşini öldürmesi sonrasında ailesi ve çevresinin ve tabii ki kendisinin komik hikayesiydi. İlk gün Memleket Meselesi için söylediğimiz absürde kaçmaya çalışıyor ama kaçamıyor ifadesinin ters karşılığı gibi bu film. Absürdün içinde yüzüyor, geçmiş Türk filmleriyle dalgasını da bir güzel geçiyor, izleyende saçma sapan, garip, uçuk gibi hissiyatlar yaratsa da bütün saçmalığın arkasında bir toplumsal eleştiri okumak da mümkün. Şahsen kendi adıma daha ciddi filmleri yeğlesem de Onur Ünlü'nün büyük titizlikle ördüğü öyküsünü beğenmedim diyemem. Bu akşam açıklanacak ödül listesindeki 'En İyi Senaryo' dalının en güçlü favorisi. 'En İyi Yönetmen' ve 'En İyi Kurgu'dan biri de gelirse pek yadırganmaz sanıyoruz.
Dün galası yapılan bir başka film ise Eylül. Hasta eşi Aslı ve onunla hastanede aynı odayı paylaşan güzel Elena arasındaki sıkışan bir adamın hikayesi gibi özetlenebilir. Fakat film gerektiğinden fazla ağır akıyor, epey daha devam etmesi gerekirken sona eriyor. Şayet bu kadar ağır akan bir anlatıyla, senaryonun ince işlenmesi gereken böyle bir öykü 84 dakikaya sıkıştırılmaya kalkışılırsa, tatmin olmayız. Yazık olmuş deriz. Salondan da çok fazla olumsuz tepkiler alan filmin yönetmenine, söyleşi sırasında bir konuğun sizi tebrik ediyorum gerçek bir başyapıt demesi de ilginç bir anekdot olarak hafızamıza kazındı. Bugün izlediğimiz ilk film olan Aşk ve Devrim'den bahsetmek bile istemiyorum, amatör bir öğrenci filminden pek de farkı olmayan bu çalışmada, yönetmenin ne anlatmak istediği belli bile değil, belki de bir şey anlatmak istemiyordur. Senaryo olarak da görsel açıdan da vasatın altında olan filme geniş ödül yelpazesinden hiçbir ödülün gelme ihtimali yok. Böylece yarışma filmleri de bitmiş oldu.
BİZİM ÖDÜLLERİMİZ: EN İYİ FİLM: GELECEK UZUN SÜRER, JÜRİ ÖZEL ÖDÜLÜ: VÜCUT, EN İYİ YÖNETMEN: GELECEK UZUN SÜRER, EN İYİ SENARYO: CELAL TAN VE AİLESİNİN AŞIRI ACIKLI HİKAYESİ, EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETMENİ:YURT, EN İYİ KURGU: CELAL TAN VE AİLESİNİN AŞIRI ACIKLI HİKAYESİ, EN İYİ SANAT YÖNETMENLİĞİ:TÜRK PASAPORTU, EN İYİ KADIN OYUNCU: VÜCUT, EN İYİ ERKEK OYUNCU:GELECEK UZUN SÜRER, EN İYİ MÜZİK: GELECEK UZUN SÜRER, YILMAZ GÜNEY ÖDÜLÜ: SİMURG
Bakalım jüri bizim gibi düşünecek mi?

22 Eylül 2011 Perşembe

Özcan Alper Koza'ya yakın

İlk filmi Sonbahar ile Altın Koza'ya damga vuran, gönülleri fetheden Özcan Alper yeni filmi Gelecek Uzun Sürer'le yine kalbimize nişan almayı başardı. Film Ana Seçkide şu ana kadar izlediğimiz filmler arasında teknik kapasitesi ve 'solduyusu' ile bir anda öne çıktı. Haliyle de Altın Koza'nın favorisi oldu.
'' Savaş bir gün biterse kendimize şunu sormalıyız, peki ya ölüleri ne yapacağız, neden öldüler?'' Gelecek Uzun Sürer Cesar Pavese'nin bu çarpıcı sözleriyle açılıyor. Hakkari doğumlu erkek arkadaşının daha iyi bir Dünya'da buluşmak dileğiyle terkettiği, daha açık ifadeyle gerillaya katıldığı için bir süredir ondan haber alamayan Sumru'nun Güneydoğu'ya doğru yaptığı yolculuğu anlatan filmde bizler Sumru'yu Türkiye'nin her yerini gezip tezi için ağıt araştırmaları yapan bir müzikolog olarak tanıyoruz. Tabii yaptığı araştırma ağıtlarla ilgili olunca bu toprakların üzerinde yaşanmış acılar da bir bir açığa çıkıyor, gerçek belgelerle desteklenen, görsel/işitsel açıdan elit kategoriye ulaşan film haliyle En İyi Film Altın Kozası'na göz kırpıyor. Onu alamadığı takdirde; En İyi Yönetmen, En İyi Görüntü Yönetmeni, Yılmaz Güney Ödülü ve En İyi Müzik ödüllerinden bir veya birkaçını alabilir, bu gücü var. Şunu da belirtmemiz gerekir ki filmden bazı arkadaşlar rahatsız olmuş, fazla angaje ve manipülatif bulmuş o da ayrı. Jüride de böyle düşünenler çıkar mı bilemeyiz.
Yarışmalı bölümün son iki gün içinde izlediğimiz diğer filmleri de ilk gün faciasından sonra festivalde olduğumuzu bize hatırlatmaya yetti. Önce Türk Pasaportu sonra da Vücut takdir topladı. Reklam filmleriyle tanınan Mustafa Nuri'nin ilk filmi Vucut her şey gibi insan bedeninin metalaştığı, o bedenin arkasındakilerin; kalbin, ruhun, zekanın değersizleştiği, herşeyin et parçasına indirgendiği bir çağda bizlere ilaç gibi geldi, açıkçası uzun yıllardır sinemamızda böyle bir meseleyi işleyen bir film izlediğimi hatırlamıyorum. Filmin ilk yarısında ne anlatmak konusunda kararsız kaldığını düşünen izleyicisi, daha sonraki dakikalarda bunun sıradan bir aşk filminden ötelere gitmeye çabaladığını farkediyor. Bizce bu filmi jüri ödülsüz göndermez, bu ödül ne olur Hatice Aslan'a en iyi kadın oyuncu olabilir. Hakan Kurtaş'a da umut veren genç oyuncu ödülü gelirse çok şaşırmamak gerek.
Yarışmalı bölümün diğer filmiyse, Dünya Prömiyerini Cannes'da yarışma dışı yapan belgesel Türk Pasaportu; 40'ların başlarında özellikle Fransa'nın Drancy kampındaki Yahudileri, Türkiye diplomatlarının nasıl kurtardığına şahit etti bizleri. Tarihi yaşayan çok sayıda tanığa ve belgeye başvuran film, o dönemi ustalıkla canlandıran sahneleriyle kurgu bir filmin lezzetini yaşatmayı da bildi. Bu film de ödül alır. Mesela En iyi Sanat Yönetmenliği. Hatta bundan sonraki filmlerin durumuna bağlı olarak En İyi Yönetmen bile gelebilir. Filmle ilgili tek kaygımız bunca yıl yapılmayıp da tam Türkiye-İsrail ilişkilerinin bozulduğu bir döneme denk gelmesi. Film son derece iyi niyetli insanların yaptıklarını göz önüne sermeye çalışıyor ancak filmde yanımda oturan oyuncu Ayten Uncuoğlu'nun da dediği gibi birileri tarafından başka yerlerde kullanılmaya çalışılma ihtimalini düşünmek üzücü. Şahsen böyle bir filmi başka bir dönemde veya tarafsız bir ülkeden izlemeyi daha çok isterdik. Bir diğer izlediğimiz film de Kadife idi. Yine Kürt sorununa dikkat çeken bir film olmakla Gelecek Uzun Sürer'e kıyasla daha orta yolcu bir film izledik diyebiliriz, tabii ki barışa vurgu yaptı o da. Kadife ismindeki kadın PKK'lı çocuklarını bir bir şehit verdiği için, tek varlığı torununu da kaybetmemek için bu savaş bitsin diye büyük çaba harcamaktadır çünkü kendi çocuğuyla başka bir yakının çocuğunu bile karşı karşıya getirmektedir bu kirli savaş. Ne yazık ki bu savaş analara bırakılamayacak kadar da çetrefildir. Filmin seçkiye girmeyi hakettiğini düşünsem de biraz yapaylık sezdim, ödül alma ihtimalini çok yüksek bulmasak da, en yakın uzanabileceği ödül sanırız En İyi Senaryo olurdu. Bügünün bir başka yarışma filmi de bir ilk film olan Mar idi. Artık gına getiren taşra filmleri furyasının yeni bir ayağı olan film, eli yüzü düzgün, bir şeyler de anlatmak istiyor ama o kadar. Taşra filmlerine yeni hiç bir şey getirmiyor, mesela bir Zefir bile olamıyor. Bizden ödül çıkmayacak filmi beğenen arkadaşlarımızın da olduğunu belirtiriz.