19 Mayıs 2018 Cumartesi

4 Yıl Sonra Cannes'da Yine Aynı Telaşe

Nuri Bilge Ceylan'ın Ağlat Ağacı filmi bu akşam herhangi bir ödül aldığı takdirde Cannes tarihinde bir ilki başaracak. Haliyle sadece Ana Jüri ve tek bir ödül verme hakkı olan Fipresci Jürisini baz aldığımızda 6 kez üst üste katıldığı Ana Yarışma'da her defasında ödülle dönen tek  yönetmen olacak. Şu an rekoru 5 kez üst üste katılıp 5'inde de ödül kazanan Dardenne Kardeşlerle paylaşıyor. Dardenne'lerin 6. katılımda ödülsüz döndüklerini düşünürsek, Ceylan'ın bu başarısına ulaşabilecek birinin uzun yıllar çıkmayacağını rahatlıkla öngörebiliriz. 


Esasen filmin kendisinin önemli olduğu, ödüllerin ise filmin dağıtımını kolaylaştırdığı, yönetmenin elini güçlendirdiği, filmi sinemalarda izlemek isteyen küresel sinefillerden daha çoğuna bu imkanı sağladığını biliyoruz. Peki bu istatistik neden önemli? Çünkü bir filmin Cannes tarihinde 6 kez üst üste yarışıp ödül alması, genelde aynı kişilerden oluşan Cannes ön seçicilerinin beğenilerinin ya da yönetmene olan sempatilerinin ötesine götürüyor bizi. Hani birileri derse bu yönetmeni Thierry Fremaux ve ekibi sevdi bir kere o yüzden yürüdü gitti oysa çok şansı yoktu, ki böyle diyen ciddi bir kitle yok değil. O halde tarihte görülmemiş şekilde birbirinden farklı yıllarda, farklı seçkin insanlardan oluşan 6 tane jürinin onayını nereye koyacaksınız değil mi ama. Bu, defalarca sınanmış,
defalarca sağlaması yapılmış bir bilimselliğe evrilmiş veriye işaret eder artık. Hipotez, çoktan teoriye dönüşmüş, adeta kanuna dönüşmeyi bekler gibidir. Burada nefeslenelim ve Ceylan'a tekrar dönmeden önce diğer yarışan isimlere bakalım. Bu yılki izlenimlerim başyapıt düzeyinde olmasa dahi o düzeye yakın denebilecek çok sayıda filmin olduğunu gösteriyor. İlginçtir, Fransız eleştirmenler -Fransız burnu büyüklüğü müdür nedir?- Pek çok eleştirmenin Jean-Luc Godard'ın son yıllardaki en iyi filmi olarak gördükleri Görüntünün Kitabı'nı yerden yere vuruyorlar. Daha önce de benzer durumlara rastladık ama sadece Fransız sinemasının değil sinemada modernizmin başlangıcını tayin ettiği söylenebilecek birine karşı bu hoşgörüsüzlüğe pes doğrusu. Ama yine de yönetmenin eli boş gitmeyebileceği konuşuluyor. Benim geçen yıl sonuçsuz kalan Uzakdoğu'nun yılı olur mu düşüncesi bu yıl karşılığını bulacak gibi, belki bir değil birden fazla Uzakdoğulu yönetmen ödülle ayrılacak, örneğin Lee Chang-dong'un Burning'inin ödül alma şansı çok yüksek görülüyor. Onun hemen yanı başında Nadine Labaki, Nuri Bilge Ceylan ve kimilerince Olmi ve Pasolini'nin ruhundan izler barındırdığı ifade edilen Alice Rochwacher'in filmi geliyor. Yönetmenin önceki filmine ısınamasam da İtalyan sineması bir güven duygusu uyandırıyor bende. 
Bu yönetmenlerin dışında ödül için başta Hirokazu Koreeda olmak üzere, Pawel Pawlikowski, Jia Zhangke ve Stephane Brize de ardı sıra geliyor. Daha sonraysa Spike Lee, Jafar Panahi, Krill Serebrennikov, Matteo Garrone'nin adı belki küçük ödüller için geçebilir deniyor ve bu isimlerin dışında kim ödül alırsa pek çokları tarafından sürpriz olarak nitelendirilecek diyebilirim. Ödül alması kesinlikle beklenmeyen yönetmenler ise Eva Husson, Asghar Farhadi ve Christophe Honore. Nuri Bilge Ceylan'ın Kış Uykusu'yla belli bir düzeye ulaşan, ustalaşmaya başlayan senaryoyu yeni filminde bir miktar daha aşındırdığı, novelistik film duygusunun çok güçlü olduğu vurgulanıyor ve başrolünde bir edebiyatçı var bu filmin tıpkı teatral film duygusunun çok güçlü olduğu Kış Uykusu'nun başrolünde bir tiyatrocu olduğu gibi. Bu yüzden Ceylan, Cannes'da daha önce kazanamadığı nadir ödüllerden Senaryo Ödülü'nü alabilir mi acaba diyorum. Bu ödülü alması jürinin filmin oyuncularına ikinci bir ödülü verme şansını da ortaya çıkaracak. İster verirler ister vermezler orası ayrı tabii. Hiçbir ödül de vermeyebilirler, tarihte bazı iyi filmlerin yaşadığı akıbeti Ceylan da ilk kez yaşayabilir.


Şöyle bir bakıyorum da, yıllar içerinde Nuri Bilge Ceylan'ın filmlerini heyecanla bekleyen bir kitle oluştu kuşkusuz. Bazen milli duygularla, bazen de gerçekten filmlerinden bir takım zevkler aldıklarından ilgi gösteriyor olabilirler ama onlara zevk verenin ne olduğunu çokluk açıklayamazlar ya da yüzeysel olarak açıklarlar. O yüzden sosyal medyada sabah akşam Ceylan/Ahlat Ağacı paylaşımı yapanları çok kale alamıyorum. Ceylan filmini beklemek var, bir de beklemek var. Yani gerçek zevk alanların bu filmler üzerine derin düşünenler olduğu kanaatindeyim. Onların sayısı da bence çok az.
Üzerine kitap yazan iyi ki var, çok az da kayda değer makale. Kimse kusura bakmasın, kibirse kibir deyin ama ben de kendimi bu derin düşünenler arasında sayarım. Kış Uykusu'nu 3 kez izlemiş, ilk izledikten sonraki haftalar her gün kafasında tartışmış, filmin yol gösterdiği eserlerden okumadıklarına bakmış, okuduklarına tekrar bakmış biriydim ve sonra blogta 12 A4 sayfası hacminde bir yazı yazmıştım. Daha sonraysa internette bir hakemli derginin sinema sayısı yaptığını görmüştüm. Ben katılmasam da akademik camiada bu tarz dergilere büyük önem atfediliyor ve yönetmene self-oryantalizm üzerinden bakan perspektifimi daha da genişlettiğim yazıyı bu dergiye göndermiştim. Kural 6000 kelimeyi kesinlikle geçmeyecek şeklindeydi ama yazım 8400 kelimeydi binbir zorlukla 7600'lere kadar indirebildim, dahasına imkan yoktu ve kurallara uymadığı için daha başka yapabileceğim bir şey yok, varsın yayınlamasınlar dedim, daha kısası anlatmak istediklerimi eksik bırakacaktı çünkü. Bu yazıyı da her zaman olduğu gibi bloğumda paylaşırım diye düşünmüştüm. Ama o sıralarda mail kutuma gelen yazınız yayınlanmak için kabul edilmiştir mesajını görünce şaşırmıştım. Bunları şu yüzden anlatıyorum, belki blogçular bilmez ama akademisyenler bu hakemli dergilerde yazıları yayınlansın diye atmadıkları takla yoktur. 'Dr. Öğretim Üyesi' ya da 'Doçent' gibi statülere gelmelerinde bu dergiler oldukça belirleyici. Öyle ki, kendileri yazmayı başaramayıp başkalarına yazdıran mı ya da hazır böyle bir yazı yazan varken o kişiyle kirli ilişkiler kurup kendi adını da makalenin yanına koyduran mı dersiniz, hepsi mevcut. Bu ikincisine bizzat şahit oldum mesela. Şu yabancı dili zayıf olanlar Doçent olsun diye ortaya çıkan Yökdil adlı basit sınavdan, bırakın Doçentlik için yeter puanı, en asgari puanın bile altında alanın, bir İngilizce hakemli makalenin 4 yazarından biri olduğu gözüküyor, şaşılacak şey! Bir kere bir makaleyi 4 kişi nasıl yazar allah aşkına. O ne öyle ! Neyse daha da uzatmayayım. Akademisyenlerin salt ulaşamadığı titre ulaşmak uğruna bu kadar ayağa düştüğü, yayın çıkarmanın zor olduğu bir dergi türünde hiç kimseden en ufak destek almadan öylesine yazıp gönderdiğim, üstelik temel bir kuralı da ihlal eden bir yazı yayınlanabiliyorsa, bu, yazıya ilham kaynağı olan yönetmenin filminin gücünden olsa gerek ve benim o film ile kurduğum ilişkinin gücünden olsa gerek. O yüzden demem odur ki; artık her beklediğim yeni Ceylan filmi, onun Türkiyeli olması ve hatta çok haklı olarak altyazısız film izleme cezbediciliğinden de çok öte duygular ifade ediyor benim için. Sinemaya dair ufkumu daha da genişletme ihtimalinin vereceği bu zevk paha biçilemez. İşte ben bu duygularla bu geceki ödül töreninde başarılar diliyorum Ceylan'a.    

Yeri gelmişken Ahlat Ağacı'nın afişlerine ilişkin de bir şeyler yazmak istiyorum.


Nuri Bilge Ceylan kendi internet sitesinden çok fazla afiş paylaştı, bu afişlerin özellikle bazılarında bir takım gariplikler göze çarpıyordu. Adeta afişlerimi nasıl tasarlıyorum, artık görün dercesine bir çaba vardı ve daha önceki filmlerinde yönetmenin nasıl afişler tasarladığını gör(e)meyenler en sonunda gördüler ama ne görmek! Nasıl bu kadar kötü afiş yaparmıştan tutun, yazıklar olsuna, filmden soğuduka kadar giden bir serzeniş sosyal medyayı kasıp kavurdu. Posta gazetesi haber bile yaptı. Kış Uykusu için yönetmenin kendine dair, filmlerini nasıl tasarladığına dair bir film yapıyor demiştim ve neredeyse afişler üzerine bir filmdi ya Kış Uykusu ve benim dışımda bir allahın kulunun filmdeki afişlerin matematiğine ilişkin tek cümlesini okumadım, film gösterime girdiğinden bu yana yüzlerce yazı okudum ama hiç kimse yönetmenin afişler üzerinden filmle bütünleştirdiği incelikle dokuya dair tek cümle etmedi, tek cümle yahu ! Bu baktığını görmemek mi demek yoksa dikkat noksanlığı mı, belki de böylesine farklı, detaycı ve derinlikli bir sinema diline alışkın olmamak mı? Üniversitedeki oldukça genç bir hocanın dersinde sunum yaparken hiç unutmam, benim farkettiğim bu detayları fark edememesinin hıncıyla, filme filmin içindeki afişler üzerinden bakamazsınız daha açık mesajlara bakacaksınız demişti, pembeden mora göz kırpan bir yüz ifadesiyle, adeta beni dövmek istercesine. Sonuçta ben eleştirel anlamda Kış Uykusu'nun görsel gücünün hakkının kesinlikle verilmediğini düşünüyorum. Güzel kadrajlar ve roman gibi filmden çok ötesiydi o. İşte belki de yönetmen gereksiz(?) derecede bu kadar afişi daha önce göremediğinizden ötürü şimdi gözünüze gözününe sokuyorum ki, benim nasıl afişler tasarlayan biri olduğumu artık görün diye yapıyor olabilir mi? Muhtemelen filmi izledikten sonra yukarıdaki yeşil suratı daha iyi anlarız, elbette yönetmenin anlatmak istediğinden çok başka şeyler de anlayabiliriz çünkü sanat eseri yaratıcısından çıktıktan sonra otonomi kazanır ama en azından şu an için kitsch, bayağı, foto shop gibi kelimelerle aşağılanan Ahlat Ağacı afişleri üzerine bıdıbıdı yapmak yerine beyin jimnastiği yapmanın daha faydalı olduğunu düşünüyorum ve aşağıya yönetmenin 2002 yapımı Uzak filminin afişini bırakıyorum, altına da afişin alındığı aynı filmden o kareyi, hem de alabildiğine büyücek. İki fotoğrafa da dikkatle bakın ve bir daha düşünün bakalım Nuri Bilge Ceylan nasıl afiş tasarlayan bir yönetmenmiş diye.

18 Mayıs 2018 Cuma

Başka Sinema'da Bir Tür Modern Klasik

Başka Sinema'nın şu eski filmleri gösterme çabasını takdir ediyorum. Çabası güzel elbet ama yine de yılda anca bir defa gerçekleşen bu etkinliklerin artmasını istemek de hakkımız. Biliyorum, sinema da sanat olduğu kadar ticaret, salon işletmecilerinden dağıtımcılara kadar pek çok dinamik var işin içinde. Örneğin bir işletmeci, güncel bir film yerine eski bir filmi gösterme cesaretinde bulunabilir mi? Azalması kuvvetle muhtemel izleyici sayısını öngörerek üstelik. Ben yine de zaman zaman 'artı değeri' düşürme pahasına mütevazı işletmecilere ihtiyacımız olduğu kanaatindeyim. Tabii diyebilirsiniz buradan yazması kolay sen o sinemayı işlet de amme hizmeti yap! Şahsen zarara girmeyeceğim bir formül bulursam neden olmasın, çok makul ölçüde zarara girmek bile olmayacak şey değil derim. Bu filmleri internette izlemeyip para ödemek de bir tür zarar değil mi zaten? Ve bu yüzden filmleri internette izleyip para ödemediği için kendini sosyalist sanan aklı evvelleri bile gördük biz. Sonuçta sadece İstanbul ve Ankara, Ingmar Bergman'dan bir avuç filmi gösteriyor. İzmir bile göstermem diyor. Bir 21.15 seansına gelmeme rağmen salonun büyük bölümü boş. Bir kısım insan da film başladıktan kısa süre sonra terkediyor salonu ve biz bir avuç insan izlemeye devam ediyoruz. Güz Sonatı (1978) belki Sessizlik ya da Persona kadar etkileyici olmasa bile tipik bir Bergman filmi. Çoğu zaman olduğu gibi odağındaki kadının (Liv Ulmann) bu kez yanına annesinin (Ingrid Bergman) ziyarete gelmesiyle bir yüzleşme başlıyor. Bir piyanist olan annenin çocuklarına karşı sorumsuzluğu yine de her şeye karşın son noktada anneye duyulan sevginin ölümsüzlüğü işleniyor. Büyük çoğunluğu ikili arasındaki yoğun diyaloglar ile süregiden filmin diyaloglarının gerilim yaratma gücü yanı sıra, oyuncu performansları da dikkat çekiyor. Belki size ilginç gelecek ama Liv Ulmann'ın canlandırdığı Eva karakterini ben daha çok beğenirim. Özellikle bir sahne var ki sormayın... Güz Sonatı'ndan çıktıktan sonra tekrar düşündüm de bizim Nuri Bilge Ceylan ile bazı benzerlikleri, daha doğrusu Ceylan üzerinde etkisi olduğu söylenebilecek Bergman, bana kalırsa muhteşem bir tiyatro yönetmeni. İzlediğimizin sinema olduğunu hatırlatacak birkaç sahneden öte de bir şey yok hani. Düşünüyorum, yani her şeyi aynı haliyle perde yerine sahnede izlesek değerinden ne kaybeder, bulamıyorum. Sonra bizim Ceylan'ın filmlerini tekrar düşünüyorum özellikle en teatral olanını, Kış Uykusu'nu, en fazla diyaloğa yaslandığı sahnelerde dahi perdeden çekip çıkarsanız bir şeyler kaybediyordu. Vallahi kızmayın ama gerçekten Ceylan'ın sinema duygusu Bergman'ın ötesinde ama elbet oyunculuklar ya da diyaloglar açısından pek öyle düşünmüyorum.

Yıldız: * * *  

6 Mayıs 2018 Pazar

İran'dan İlkel Kötücüllük Üzerine İyi Yazılmış Bir Film

İran filmleri üzerine yazmak da o kadar kolay değil aslında. Yazarken bir bakıvermişsiniz filmin neredeyse tüm olay örgüsünü anlatmışsınız çünkü ülkedeki filmlerde sıklıkla görebileceğimiz 'çerçeve dışı' olarak adlandırabileceğimiz bir anlatım yöntemi var. O yüzden ben de film hakkında bazı şeyleri dışarıda bırakan bir çerçeve çizmeye çalışacağım. Mohammad Rasoulof'un son filmi Lerd (Dürüst Bir Adam ya da İnatçı Bir Adam) aslında bize çok tanıdık gelecek bir takım ilkel ve kötücül ilişkiler ağı üzerine. Sanıyorum Türkiye'de henüz böyle bir film izlemedik (Belki Emin Alper yapar). İlginçtir Batı Avrupa'dan bu meselde bir film izlediğimizi hatırlamıyorum, onların dertleri biraz daha farklı ya da bu aşamalardan geçeli çok olmuş, bilemiyorum ama Andrey Zvyagintsev'in Leviathan ve Cristian Mungiu'nun Bacalaureat adlı filmlerinin de benzer sularda ilerlediğini söyleyebilirim. Yani şu Doğu toplumlarına has yozlaşmışlık biçiminin uç örneklerinden birini anlattığını söylüyorum Lerd adlı filmin. Filmde hayatında dürüstlükten hiç ödün vermemiş, bu yüzden üniversiteden atılmış ve bir balık çiftliği işleten Reza, bu kez de o araziyi elinden almak isteyenlerle uğraşmak durumunda kalıyor. Rüşvet, adam kayırma, belgede sahtecilik, haneye tecavüz, gayrimüslim düşmanlığı, alkol almanın yasak olması... ne ararsanız var. E tabii hak mı hukuk mu dediniz, o da ne canım, ne gezer buralarda. Şikayette bulunsanız şikayetinizin kale alınması en az 1 yıl sürerken sizin haksız yere ödemek zorunda olduğunuz borcunuzu almak için o kadar beklemiyorlar misal. Mafyatik bir ülke düzeninin taşra kasabasındaki yansımaları olarak özetlenebilecek film ikinci yarısında bir miktar ivme kaybetse de, oldukça iyi yazılmış bir senaryoya sahip. Düşman, büyük patron ve çarkların içinde yeri geldiğinde farkında bile olmadan ezilen bireyin çıkışsızlığını anlatıyor. Film Reza'nın karısı Hadis'in düzenin meşrulaştırıcı unsuru olması ve yine dolaylı olarak kocasını zor durumdan kurtardığını ima ederken karamsar bir bakış açısıyla noktalanıyor. İran gibi bir yerde mazlum olmak istemiyorsan, zalim olman gerekir. Zalim olamam diyorsan mazlum olmayı kabullenmiş olursun gibi bir mesaj veriyor. Korkunç ! Ben zalim ya da diğer deyişle iktidar olmak ve cinsellik arasındaki kaçınılmaz ilişkinin filmde oldukça flu da olsa ima edildiği kanaatindeyim de. Film öyküsünü küçük boşluklar bırakarak inşa etse de, (benim çok tuttuğum bir yöntem değil) son kertede tüm boşlukları kantarın topuzunu kaçırmadan doldurmayı başarıyor.

Yıldız: * * *

19 Nisan 2018 Perşembe

İstanbul Film Festivali Geldi Geçti


Dile kolay, İstanbul Film Festivali 37.sini gerçekleştirdiği yıl küçük kardeşi Ankara Film Festivali (onun da 29.yılı) adeta can çekişiyor ama orta yaşlı abi sapasağlam ayaktayım dercesine yoğun bir programla izleyicisinin karşısında. Ben, sadece Antalya Film Festivali'nde yarışan ve bir daha sinema perdesine uğramayan Naomi Kawase'nin Hikari'sini de görmek isterdim ya, ne yapalım ki katıldığı ilk festivalde  (Cannes'dı o) ana ödüllerden birini kazanamamasının gazabını yaşadı. Diyebilirsiniz ki o kadar film var, hepsi mi ödüllü, bazıları adı sanı duyulmayan festivallerden hatta. Orası doğru, bir film önemli bir festivalden ödül alamaz ise buraya kesin gelemez diye bir kural yok ancak yılların gözlemi bize şunu rahatlıkla söylüyor: bir film üç büyük festivalde (Lav Diaz'ın 4 saatlik filminin dahi Başka Sinema'da gösterilmesini hatırlayalım) ama özellikle de Cannes'da ana ödüllerden birini alırsa sinema perdesinde gösterilir, bu İstanbul Film Festivali olabilir hatta çoğu kez o kadar geçe bile kalmaz, Filmekimi'nde gösterilir, belki Başka Sinema döngüsüne girer, orası olmazsa başka bir festivalde gösterilir (!f, Suç ve Ceza, Randevu İstanbul vs.) ama gösterilir. İşte Nisan'na kadar hiçbir şekilde gösterim şansı bulamamış ise İstanbul Film Festival'inde muhakkak gösterilir. Yıllardır bu dediğime aksi tek bir örnek görmedim. Mesela festivalde Berlin ana yarışmadan yanılmıyorsam 7 film var, 6'sının da festivalden ödülle dönmüş olmasını herhalde bir tesadüf olarak yorumlayamayız değil mi? O yüzden iki yıl önce ''Ödüller (Has) İzleyici İçin Neden Önemli?'' diye bir yazı yazmıştım.
Bu uzun girişi yaptıktan sonra yoğun program içinde kendi yoğun programı mı göz önünde bulundurarak Almanya'dan,Fransa'ya Rusya'dan, Romanya'ya hatta Güney Kore'ye, Arjantin'e, Paraguay'a... kadar uzanan bir yelpazeden çeşitli filmler izlemeye çalıştığımı belirtmeliyim ve ilerleyen süreçte bu filmlerin çoğunun Başka Sinema sayesinde bir kez daha daha izleyici karşısına çıkacağını hatırlatayım.   

Abdellatif Kechiche'den Romantizme Ağıt

Mavi En Sıcak Renktir adlı filmiyle etkili bir lezbiyen Love Story çekip gönlümüzü çelen yönetmen 4 yıl aradan sonra çektiği Mektoub, My Love: Conto Uno (Kısmet, Sevgilim: İlk Şarkı) adlı filmiyle bence izleyicisini ters köşeye yatırıyor. Çoğu kişinin henüz bitmeden salonu terketmesine neden olan film, bittiğinde sanıyorum ki tepki alkışına da neden oldu. Ve ben çıkıklık yapacağım. Evet oldukça beğendim filmi. Bilen bilir Entre Les Murs diye bir film çevrilmişti 2008'de o da pek sevilmemişti, o filmin uyarlandığı kitabın yazarı François Begaudeau'nun diğer bir kitabından uyarlanmış Kısmet, Sevgilim. Uyarlamaları seviyor Kechiche ve film boyunca izleyiciye bu hissi de geçiriyor kanımca. Amin adlı bir tür modern zaman flanörü Paris'ten ailesinin deniz kenarındaki kasabasına geliyor, aşkların kentlerdekinden farksız bir hızla tüketildiği ve günübirlik zevklere indirgendiği coğrafyada olanı biteni izliyor, belki içine farklı biçimde girmek istediği ama öylesinin mümkün olmadığı bir küçük evren bu, o da sadece tebessüm edebiliyor etrafına. Ruh yönünden Paolo Sorrentino'nun Muhteşem Güzelliği ile de akrabalıkları olan film 3 saatlik süresince izleyiciden de yüksek konsantrasyon bekliyor, hacimli bir çok Fransız filminde ya da Mavi En Sıcak Renktir'de olduğu gibi. Ondan tek eksiği oyunculuk performanslarının yüreğimizi allak bullak ettiği bazı anların burada olmayışı. Mavi En Sıcak Renktir kendi içinde küçük paraboller yaratan bir filmdi, burada ise daha stabil bir yapı var. Kasıtlı biçimde her kesiti uzun tutan ancak bir an olsun filmin yakaladığı ritimden feragat etmeyen, yoğun diyaloglu uzun kesitlerin ardından daha az diyaloglu, hatta sessiz ve fotografik ya da müziğe yaslanan sahnelerle karşımıza çıkan, kısaca hem başına buyruk bir film yaparken hem de izleyicisine saygı göstermeyi ihmal etmeyen bir yönetmenlik gösterisi. Film bugünün dijitalleşen dünyasındaki tüketim çılgınlığının az öncesinde ne yapıyordu insanlar sorusunu da soruyor? Amin'in filmin geçtiği 1994 yılında 2020'ye dair yazdığı robot-insan aşkı senaryosu, henüz filmlerin internetten izlenmediği, yazının daktiloyla yazıldığı, fotoğrafın analog olarak çekildiği bir dönem... Sonra içi kof ahlakçılığa dair ayrıntılar: örneğin evleneceği adamdan başkasıyla bedenini pervasızca tüketen bir kadının, yanında bir erkekle görülmesinden çekinmesi ve sanki dürüst ilkeleri varmışcasına nü resme karşı olumsuz tavrı. Koyunlar üzerinden yaratılan bana göre anlamlı bir metafor... Ve sonuçta bu toplam Kısmet Sevgilim'i Mavi En Sıcak Renktir'den aşağı koymuyor ve yönetmen bunları altını kalın kalın çizmeden bir klinik gözlemci titizliğiyle dolaylı olarak anlatmayı tercih ediyor. Bence insanın doğası zaten budur, şudur gibisinden tüketimi meşrulaştıran 'özcü' yaklaşımlara karşı insanı insan yapanın ne olduğunu anlatmaya çalışıyor Kechiche, anlayabilecek olanlara.

İlk unutan giden midir, yoksa terk eden mi?


Bana göre festivalin kuşkusuz en iyi filmlerinden biri de Christian Petzold'un Transit adlı filmi. Yönetmenin 'Baskı Dönemlerinde Aşk' üçlemesinin son halkası olan ve aynı adlı bir romandan uyarlanan film Almanya'dan Fransa'ya kaçan oradan da Meksika'ya gitmek isteyen bir mültecinin hikayesi. Fransa'daki eşinin yanına gidemeden hayatını kaybeden bir yazarın kimliğine bürünen mülteci üzerinden, gitmek, kalmak, ayrılık, ölen eşin yerine geçmek ve elbette aşk nedir gibi temaların arasında dolanan ama başyapıt olmayı yönetmenin hikayede bazı eksiklikleri görmezden gelmesiyle teptiği de bir film. Örneğin ölen eş ya da kadının üzerinde biraz daha durulabilirdi, Frang Rogowski'nin canlandırdığı başkarakter yanı sıra. Nitekim fuayede sohbet etme şansı bulduğum Atilla Dorsay da benzer görüşteydi, daha iyi bir film olabileceğini söylüyordu. Her şeye rağmen izleyicisine belli ölçüde mesafeli olsa da son derece akıcı, şiirsel ve incelikli bir tona sahip film özellikle son 15 dakikasında duygularımızı bir güzel pataklamayı ihmal etmedi, hem de melodramın tuzaklarına hiç düşmeden... Paula Beer ve çok kısa süre görünse de Alex Brendemühl gibi son yılların belki en ölçülü duygusallığa sahip filmlerinde (Frantz ve Aşk Mektupları) gördüğümüz iki ismi bu filmde görmemiz de kaderin cilvesi mi? Belki de böylesi filmlere yakıştıklarının bilinmesi, özellikle Paula Beer için bunu çok rahat olarak söyleyebiliriz. 

Cedric Kahn'ın La Priere (Dua) isimli filmiyse bir uyuşturucu bağımlısının, ibadet ederek uyuşturucudan kurtulmayı amaçladığı bir manastır yaşamına kapanmasını konu ediniyor. Bu uğurda amacına ulaşan ve ilerleyen süreçte rahip olmayı seçen gencin etrafında dönüyor hikaye. Makul bir sinemasal güce sahip film kendini sıkmadan izletiyor. Hep festivallerde izleyiciyi yok sayan filmlerle sık sık karşılaşacabileciğinizi söylemişimdir. Çok fazla sinemasal atraksiyon barındırmasa da zevkle izlenebilen bir film yapabilmek de gerçekten önemli. Örneğin Robin Campillo'nun 120 BPM adlı ne hikmetse seveni de çok filmi 150 dakika boyunca ecel terleri döktürmekten başka ne işe yaramıştı. İki film de Fransız, ağırlıklı olarak diyaloglara yaslanıyor, iki film de mücadele temalı vs. Dua'da benim şöyle de hoşuma giden bir şey var: rahip olmak dünyevi zevkleri tamamen bırakmak ise, ki ben hiç anlayamam bunu. İnsana zararı olan alışkanlıkları bırakmak olur da bir insanı sevmeni ve ona cinsel arzu duymanı tanrı neden istemesin, sevgini bana sakla desin, şayet öyle olsaydı senin doğanı başka türlü yaratması gerekmez miydi? İşte Dua son kertede belki de inancın en büyüğü bu dünyadaki aşk diyor. 


You Were Never Really Here, pekçoklarınca festivalin en iyi filmi olarak anılsa da ben o kanaatte değilim. Cannes 2017'den iki ödülle dönen (Senaryo ve Aktör) tek film o dönem bazı İngiliz ve Amerikan yazarlara göre Altın Palmiye'yi dahi alabilirdi. Pes yani !!! (Screen'in 'jury grid' i de bir kanıttır) Neyseki bir beklentim yoktu, olamazdı. Geçmişte bir takım kirli işlere bulaştığını tahmin ettiğimiz bir adamın ruhsal dalgalanmaları üzerine bir film. Hayal ile gerçek arasında gezinen ama daha çok gerçeğin tarafındaymış izlenimi veren... Görüntü yönetimi, mizansen ve özellikle kurgusuyla başarılı olsa da sonuçta şiddeti meşrulaştıran ama benzerlerinden farklı da görünmeye çalışan Hollywood filmlerinden ne farkı var You Were Never Really Here'ın? İçi kof bir film bu. İzleyicisine biçimsel numaralarla bir tür hipnotik deneyim yaşatmayı amaçlamış ve ötesini düşünmemiş yönetmen. Lynne Ramsey'in bir önceki filmi Kevin Hakkında Konuşmalıyız için de kurgu üzerinde bu kadar yoğunlaşması acaba filmin kusurlarını örtmek için mi demiştim, burada sineması bir adım daha olgunlaşsa da yine aynı kanıdayım. Bana göre Sevgisiz'in Altın Palmiye, Mutlu Son'un Büyük Ödül alması gerektiği zayıf bir Cannes yılında Senaryo Ödülü değil de belki Yönetmen Ödül'ü alabilirmiş Birleşik Krallığın Reha Erdemi Lynne Ramsey...

Ve Diğerleri

Carlotte Rampling'in başrolünde olduğu Hannah, bazı yönleriyle ilginç bir film aslında. Filmin başlarından itibaren bir gizem yaratılması amaçlanmış ve belki de tümüyle bu gizemin sürükleyiciliğine yaslanıyor film. Yaşlıca bir kadının yaşamına tanıklık ediyoruz. Drama kursu, evindeki yalnızlığı, hapisteki kocası, çocuklarının onu görmek istememesi, havuz kartı üyeliğinin hangi gerekçeyle iptal edilişi...  Film izleyicisine pek çok soru sordurmasına karşın, karşılıksız bir 'gerilim dalgası' yaratıyor. Merakla da izletiyor kendini ama her şey havada kalıyor, bu da bir stil denemesi elbet, kimilerince modası geçmiş olarak yorumlansa da... Diğer bir tatminkar bulmadığım film ise Aleksey German (Jr.)'ın Dovlatov adlı çalışmasıydı. Otoriter Sovyet rejimi altına yaratıcılıkları baskılanan yazarları anlatan filmin merkezinde tabii ki Sergey Dovlatov var, güçlü mizansen tasarımıyla dikkat çeken yapım genel olarak çok tekrara düşen ve mıymıy olarak tarif edilebilecek, ritmini bir türlü yakalayamayan bir görüntü çizdi. Çok daha etkileyici bir biyografi olabilirmiş diye düşünüyorum. Alanis, Arjantin'deki bir hayat kadının yaşamını gözler önüne sererken, yönetmenin tutturduğu yumuşak dili ve akıcılığı aynı potada eritiyor, bir hayat kadınının yaşamına oldukça yakından bakma şansı veren bazı sahnelere sahip olmasıyla da dikkat çeken filmde çok açık şekilde 'kadın göğsü' üzerinden yapılan bir vurgu da var. Tabii neredeyse filmin üçte birinde gözümüze gözümüze sokulan göğüsler kuşkusuz iştah kabartacak cinsten ama sonuçta pornografinin sınırında bir film yapmak değilse amaç, tam olarak nedir, onu cevaplamak o kadar kolay değil. Diğer bir izlediğim Latin Amerika filmi Las Herederas (Mirasçılar) da iki lezbiyen kadının ilişkilerinin çatırdadığı daha sonra bir üçüncü kadının araya girdiği, meselesini net biçimde ortaya koyamayan, bana kalırsa sevimsiz bir film. Yönetmenin söyleşi bölümünde de belirttiği bir detay dikkat çekiciydi. Paraguay'ın film endüstrisi oldukça zayıf, yılda hepi topu 4-5 film üretilen bir ülke dedi ve ekledi diğer birçok filmden daha büyük bir bütçeyle çekildi bu film, bir Paraguay filminin uluslararası festivallerde görünürlük elde edeni dahi ancak bu kadar mı olabiliyor acaba? Adina Pintilie'nin Touch Me Not (Dokunma Bana) adlı filmi de Romen bir yönetmen tarafından çekilmesine karşın ağırlıklı olarak İngilizce biraz da Almanca, o zaman Romen filmi demek de ne kadar doğru? Başkalarının bedenine dokunamamaktan şikayet eden insanların vücutlarında anomaliler olan insanlara bakarak ve dokunarak tedavi olduklarını tahmin ettiğim tuhaf bir film. İzlemesi zor. Hong Sang-soo'nun 2016 yılındaki Cannes ziyareti esnasında çektiği Claire'ın Kamerası ise yönetmenin sinemasının temel özelliklerini taşımakla birlikte diğer filmleri kadar incelikli bir senaryoya sahip değil, çok daha basit yapıda. İşinden atılan bir kız bir yönetmen ve bir Fransız Isabelle Huppert. Yönetmenin festivalin yoğunluğu içinde belki de soluklanmak amacıyla alelacele çektiği bir film deyip geçebiliriz.

Yıldız Tablosu:

Kısmet Sevgilim, İlk Şarkı    ****

Transit                               ****

Dua                                    ***

You Never Were Really         **

Hannah                              **

Dovlatov                            **

Alanis                                **

Claire'ın Kamerası               *

Dokunma Bana                   *

Mirasçılar                           *


30 Mart 2018 Cuma

Ayrılmak da Çözüm Değil

Geçtiğimiz yıl Venedik Film Festivali'nde Jusqu'a la Garde (bizde Velayet olarak gösteriliyor) adında ve En İyi Yönetmen Ödülü'nü kazanan bu film doğrusu bana ilginç geldi. Burada ilginç kelimesini filmi olumlamaktan  öte kullanıyorum, bir tür deneysel film havasında Velayet, ne tarafa doğru gideceği pek kestirilemeyen filmlerden. Önce uzunca bir süre hukuki sürece ilişkin diyalog ve doğrusu biraz zorlayıcı, sinema sanatına çok uygun düşmeyen bir sahne, sonraysa küçük çocuğun annesi ve oldukça haşin babası arasında yaşadıklarına tanık oluyoruz. Çatırdayan evlilik kurumunun istenmeyen sonuçlarına dair dünyanın pek çok yerinde karşılaşabilecek sahneler. Yıllar önce bizde 'Aliye' diye bir televizyon dizisi yapılmıştı, orada belki yüzlerce kez yaşanmış benzer sahnelerden bazılarını izliyoruz. Film arada bir farklı sulara giriyor gibi gözükse de (doğum günü partisi sahnesi gibi) genel olarak istenmeyen bir babanın kendisinden ayrı yaşamayı seçmiş eşi ve küçük çocuğuna neler yaşatabileceği üzerine kesitlerden oluşuyor denilebilir. Ancak filmin şaha kalktığı bir sahnenin altını çizmeden geçemeyeceğim, muhtemelen filmin yönetmen ödülü kazanmasında da etkili bir sahne. Babanın eski eşi ve çocuğunun evine bir gecenin yarısı gelişi ve zili uzun uzun dakikalarca çaldığı, annenin zilin sesini kısarak çözüm üretmeye çalıştığı ama inatçı adamın eve bir biçimde girmenin yolunu bulduğu o sahne... Kanımca pek çok gerilim filmine taş çıkartacak cinsten. Film bittiğinde biraz da bu finalin etkisiyle etkilenmemenin pek mümkün olmadığı ama yönetmenin bir 'sanat filmi' ortaya koyma arzusunun biraz sırıttığı bir film, hani şu daha ilk filmlerini yapan hevesli ama yetenekleri de olan gençlerde gördüğümüz... Nitekim ilk filmiymiş.

Yıldız: * * 

14 Şubat 2018 Çarşamba

Kış Uykusu Filminde Türk Aydını İmgesi

Makaleye ulaşmak için buraya tıklayınız.

Sevgili Okura Not

Kış Uykusu yazımı biraz geliştirip hakemli-akademik bir dergiye göndermiştim. Sağ olsunlar yayınlamışlar. Hiçbir zaman yayın yeri fetişisti olmadım, umarım da olmam. Her zaman aslolan yazıdır bunu asla unutmayın ve kendinizi %100 sıyıramasanız dahi -ki bu kolay değil kabul ediyorum- araçsal aklın esiri olmayın. Gün gelir kese kağıdına yazarım, şayet yazmaya değer bulmuşsam değerinden bir şey kaybetmez benim için, sizin için de öyle olmalı. En azından 1  kişi zevk alarak okuduğunda da, ne güzel der geçerim. Bu kez ise yazımı doğrudan değil, yayınlandığı dergi üzerinden paylaşıyorum çünkü telif hakları artık dergiye ait.

2 Şubat 2018 Cuma

İşe Yarar Bir Sinema Örneği

Artık o da başka sinema/sanat filmleri gösterecek el değiştirmiş Kadıköy sinemasında izleme şansı bulduk yönetmenin son filmi İşe Yarar Bir Şey'i ve sanırım Pelin Esmer, Yeşim Ustaoğlu ile beraber en iyi kadın iki yönetmenimizden biri ve seçtiği konular oldukça özgün tatlar damıtıyor. Daha ilk sahnesinden ilginç bir film izleyeceğimizin sinyallerini veriyor yönetmen. Edebi bir monolog ve tren istasyonu...  Bir tren yolculuğunda iki kadının tanışmasına tanık olmamız ve elbet trendeki diğer yolcuların da onlara eşlik etmesi... Zaten sinemaya tren kadar yakışan az şey vardır. Sadece trenlerin taşıdığı o kendine has şiirsellikten bahsetmiyorum. Sinemayla trenlerin aynı dönemlerin, aynı ruhun, hareketin çocuğu olmaları bahsettiğim. Yoksa yalnızca lokomotifin önüne konulan kameranın saatlerce yaptığı çekimleri izlemek için sinemanın ilk yıllarında sinema salonlarını dolduran bu tutku nasıl açıklanabilir. Neyse devam edelim. Trende geçen ilk bölüm gerek diyaloğun taşıdığı ritim ve merak duygusu, bence yer yer çok hafif gerilimi, sesli-sessiz anların dengesi ve özellikle baş karakterin (Başak Köklükaya) trenin içindeki yüz ifadesini trenin dışındaki insanların görüntüsüne bindirdiği örnekteki gibi yetkin görsel tasarımıyla beni oldukça etkiledi. Adeta bir başyapıt izliyor duygusu... İşe Yarar Bir Şey gerçekten ilginç bir film. Filmin meselesinin ne olduğunu anlamaya çalışırken belki yardımcı kadın oyuncu diyebileceğimiz Öykü Karayel'in bir hemşire olarak ölüm döşeğindeki bir adamın hayatına son vermek için yola çıkmış olmasının filmin ana meselesi olduğunu anlamamız da bence bir sürpriz. Filmin ikinci yarısında ölüm döşeğindeki o adamın (Yiğit Özşener) evinde geçen bölüm de trendeki kadar olmasa da ilgi çekici, en azından diyaloglar açısından ve tabii yine bir merak duygusu var. Sadece Köklükaya'nın 25.yıl lise mezunları buluşmasının araya bir parantez gibi girişi biraz sakil duruyor. Yanlış anlaşılmasın ha, sinema yönünden o da etkileyici, o bölümde filmin en zor estetik denemelerinden birine girişiliyor ve başarılıyor. Sadece liseden mezun olduktan sonra 25 yıl görüşmeyen insanların sık sık görüşüyormuş havasında samimi olmaları bana biraz zorlama geldi. Her şeye rağmen yönetmen filmin adını da anlamlı kılan oldukça özgün bir denemenin altından başarıyla kalkmış demek lazım ve edebi yoğunluğun usta işi bir görsellik ve oyuncu yönetimiyle birleştiği nadide yerli filmlerden İşe Yarar Bir Şey.

Yıldız: * * * 

Not: Bu arada Kadıköy Sineması'nın yeni yüzünün beni çok mutlu ettiğini, hem salonların perde büyüklüğü ve enine salon yapısının hem de koltuk numaramızı gişeden seçebilmemizin öncelikli tercih nedeni olduğunu belirteyim (Rexx'e taş atılıyor burada). 
   

15 Ağustos 2017 Salı

Personal Shopper İzleyiciye Saygısı Olmayan Bir Atmosfer Filmi

Sanki biraz da Türkçe çevirisinden (Hayalet Hikayesi) dolayı daha çok salonda gösterilme ve gişe yapabilme ihtimali Başka Sinema yerine genel dağıtıma almıştı onu ve gösterim tarihi 3 kez ertelendikten sonra Temmuz'da izleyicisiyle buluşabilen Personal Shopper'ın özellikleri beklenmedik biçimde Cannes'da bu filmden 3 yıl önce aynı ödülü kazanan Heli'yi hatırlattı bana. Heli burada çok daha olumlu olarak anılacak, yanlış anlaşılmasın.


Bazı filmler bulmaca gibidir, hatta bazen izleyiciye saygısı dahi yoktur. Yönetmen ben deneysel bir şeyler yaptım anlayan anlasın, bana ne der. Siz aklınızı zorlarsınız ve bu bulmacayı çözmeye çalışırsınız ama bulmaca o kadar girift ya da uçucu bir yapıya sahiptir ki ne yaparsanız yapın tutarlı bir bütüne ulaşamazsınız. Adeta anlaşılmaz olmak için yapılmıştır. Geçtiğimiz yılın Cannes'ında yönetmeni Olivier Assayas'a yarım bir mizansen ödülü getiren Personal Shopper da rahatlıkla bu filmler arasında görülebilir. Atilla Dorsay bu filmler için 'ukala' kelimesini kullanıyor, her zaman olmasa da en azından bu film için haklılık payı olduğu kanaatindeyim. Kristen Stewart'ın başrolünde olduğu karakter bir yandan zengin bir kadına alışveriş danışmanlığı yapıyor diğer yandan yeni ölmüş ikizinin hayaletinden işaretler bekliyor, filmin ağırlığı bu işaretin gelip gelmediği, telefondan rahatsız edenin kardeşi ya da bir başkası olup olmadığı üzerine. Yönetmen çoğu zaman atmosfer peşinde, yer yer korku-gerilim filmi sonlara doğru polisiye gizemi içinde gezinen belli ölçüde merak uyandıran ve yönetmeninin mizansen kurma ustalığını çeşitli sahnelerde hissettiren bir film olmakla beraber filme dair ne yorum yaparsanız yapın zorlama kaçıyor, tam olarak ikna olamıyorsunuz. Hele danışmanlık yaptığı zengin-çekici kadına yapılan bir suikast ve katilin kim olduğunu sezdiğimiz bir sahne var ki (kadının sevgilisi) filmin kilidi burası ve başkarakterin kadını sembolik düzlemde öldürüp sevgilisine sahip olma hayaliymiş tüm izlediğimiz, kardeşinin hayal-eti de bu hayalci kişiliğin bir dışa vurumu olsun deseniz kimse itiraz edemez herhalde size ama çok zorlama bir yorum olur bu. Keza iletişim teknolojilerinin karşımızdaki insanın fiziksel yokluğuna rağmen bizleri bir araya getirdiği günümüzde aslında hayaletlerle konuştuğumuz metaforu da aynen zorlama, ki filmin özünün bu olduğu çokça yazılmış.
Cannes'da aynı ödülü 2013 yılında kazanan Heli, o da bulmaca gibiydi ama film bittiğinde içerisindeki tuhaflıkları aklımızı biraz yorunca bir yere oturtabildiğimiz bir yapıya da sahipti. Şöyle ki; önce cinsel isteği yerinde bir abiyi yeterince gösteriyor, sonra bu abinin kız kardeşini kaçıran bir uyuşturucu karteli ortaya çıkıyor. Abi kardeşinin kartelin elinde olduğu bu süreçte cinsel isteğini kaybediyor ve daha önce eşiyle sevişirken problem yaşamayan abinin artık aynı başarıyı sağlayamadığını görüyoruz, tabii pek anlam veremiyoruz izlerken, sonra kız kardeşini kurtarmak için polise gidiyor ama ne hikmetse polisin bu konuda ona yardımcı olamayacağını anlıyoruz, başka bir sahnede bu kartellerin devletin üniformasını giydiğini de akılda tutuyoruz yine ve abiye yardımcı olamayan kadın polis tuhaf biçimde onu eve bırakırken göğüslerini ikram ediyor. Neyse en sonunda kız kartellerin elinden kurtuluyor ve abi eşiyle sorunsuz biçimde sevişmeye yeniden başlıyor, cinsel isteği yerine geliyor tekrar. Ama o son sahnede eve geri gelmiş kız kardeşin karnının belirgin biçimde şiş olduğunu, kartellerin elinde hamile bırakıldığını öğreniyoruz ve film orada bitiyor. Alın size bulmacanın hası. Devlet kartelle işbirliği içinde olduğundan abiye yardım edemiyor ve kartelin elindeki kız kardeşin tecavüze uğradığını biliyor, abi de bunu biliyor ve o yüzden kız kardeşinin başka erkeklerin cinsel saldırısına uğradığını düşündüğünde psikolojik olarak bundan etkilenip cinsel gücünü kaybediyor, kız kardeşin kartelden birileriyle cinsel ilişkiye girerken bunu engellemesi gereken ama devletin kartel ile işbirliğinden dolayı bunu yapamayan kadın polis, onlar kız kardeşini kirletiyorsa sen de beni kirlet başka şekilde ödeşme şansımız yok diyor aslında. Aynı ödülü farklı yıllarda almış iki bulmaca-film ama Heli'ye yaptığım yoruma bırakın karşı çıkmayı filmi dikkatle izleyen hiç kimse bu yorumda en ufak bir zorlama bile bulamaz. Film bittiğinde aklımızı zorladığımızda parçalar birleşiyor, her parça bütün içinde tutarlı. Keşke Assayas da bir bulmaca-filmdeki mizansen ustalığını atmosfer yaratmaktan ibaret sanmasaydı, bu ustalığın Amat Escalante'nin filmindeki gibi sağlam bir senaryoyla desteklendiğinde anlam kazanabildiğini görseydi.