9 Mayıs 2015 Cumartesi

Tadında Korkmak

Tıpkı geçen sene olduğu gibi, İstanbul Film Festivali ardı sıra orada gösterilen kimi filmler vizyona da düşüverdi, ve daha geniş izleyici kitleleriyle buluşma şansı (!) yakalamış oldu. Bu filmler arasında en dikkat çekeni kuşkusuz It Follows (Peşimdeki Şeytan), bu hafta tamı tamına 78 salonda gösterime girdi, Gravity gibi bir 'blockbuster'ın 80 kopyayla gösterime çıktığını düşünürsek, Amerikan bağımsız sinemasının sularında addedilebilecek bir film için gerçekten dikkat çekici. Geçen ay Başka Sinema ile dağıtıma çıkan Hayvan Düşü gibi Peşimdeki Şeytan da Cannes Eleştirmenler Haftası'ndan gelme bir gerilim-korku janrı örneği, Hayvan Düşü kadar derinlikli mi tartışılır ama türden beklenenleri yerine getirme konusunda daha da ustalıklı... sadece birbirine komşu gençleri görebildiğimiz bir Amerikan taşrası, önce evden kendini koşa koşa dışarı atan bir genç kızın ailesine veda ettikten sonraki hazin sonu. Ardından filmin ana karakterlerinin başına gelenler... Filmin göbeğinde Jay adlı kızın sevgilisiyle seviştikten sonra onu takip eden lanet ile savaşı var. Bu lanet seks yoluyla kişiden kişiye aktarılıyor ve böylece zaman zaman sizi takip eden birilerini görüyorsunuz. Sizi takip ettiğini anlamakta o kadar kolay değil, size doğru gelen başkalarının da o lanet olabileceğini sanabiliyorsunuz bazen, bu kişi yolundan hiç sapmadan gözlerini size dikmiş vaziyette takip ediyor ve sürekli şekil değiştiriyor ama sanırım genellikle tanıdıklardan biri oluyor. Film boyunca tam olarak göremediğimiz aileden biri ve bu kişi sizi yakalar ve öldürürse laneti size bulaştırana musallat olmaya devam ediyor ve bu böyle uzayıp gidiyor. Filmin korku oluşturma biçimi gayet yaratıcı, kan gövdeyi götürmeden, olağandışı yaratıklara başvurmadan da hayatın içinden korku ögeleri ortaya çıkarabilmiş. Toplumun tutuculuğuna karşı gençlerin arzularının çatışması sonucu oluşan korkularının bir dışavurumu olarak da okunabilecek film, son noktada Amerikan filmlerinden alışık olduğumuz ahlakçı bir çıkarıma da hapsolmuyor. Laneti başkasına devredip kaçan 'bireyci' bakışın yerini sanki onu birlikte olduğu/sevdiğiyle beraber göğüslemeye çalışacak gerçek aşktan yana 'paylaşımcı' bir bakış alıyor. Atmosferi oluşturan kamera hareketleri, müzikleri, sesli ve sessiz anların dengesiyle de hem sıkılmadan izlenen hem abartmadan korkutan bir film ortaya çıkıyor. Bir korku filminden de daha ne beklenir ki zaten...
Yıldız: * * *

3 Mayıs 2015 Pazar

Ankara Film Festivali İzlenimleri

İlk kez katılma şansı yakaladığım Ankara Film Festivali, Bakur krizinden ötürü İstanbul Film Festivali gibi Ulusal Yarışması'nı yapamadı ama en yakın dönemde sonuncusunu gerçekleştirmiş büyük festivallerden 'Berlinale' ağırlıklı bir seçki sundu bizlere. Gerçi Altın Ayı'lı Taksi'ye hiçbir biçimde altyazı eklenemeyince o kaçtı, sonraki günlerde problem halloldu ama filmin gösterim saati benim işime uymadı. Yine de 11 film izledim ve hepsi haketmese de haklarında birşeyler yazdım, en aşağıya da bir yıldız tablosu koydum, her zamanki gibi buçuksuz.


Sebastian Schipper'in Victoria'sı sinema sanatının, mesaj kaygısı gütmeden, belgesel edasında, hayatın bir kesitine tanıklık ettiğinde de ne kadar değerli olabileceğini gösterdi. Schipper sinemada; ritim, doğallık ve alıcı deviniminin ayrı ayrı değil iç içe geçtiğinin ve buna da 'gerçekliğin sanatı' dendiğinin çok iyi ayırdında. Madrid'den Berlin'e gelmiş mutsuz genç Victoria'nın hayatının belki de en çarpıcı 140 dakikasına tanıklık ettiriyor bizleri, sabaha karşı bardan çıkarken sokakta karşılaştığı bir grup serseriyle geçirdiği kesintisiz 140 dakikaya. Açıkçası filmin ilk yarısında temponun kısmen düşüklüğü, gündelik diyalogların monotonluğu acaba upuzun plan-sekans çekimi dışında bir yenilik bir heyecan barındırmıyor mu bu film diye de düşündürmedi değil. İkinci yarıdaysa yönetmen; gerilimin, aksiyonun kademe kademe patladığı, sönümlendiği ve daha da alevlenerek taşkına dönüştüğü bir cambazlık gösterisi sunarken sinemaya duyduğumuz derin saygının karşılığını sonuna kadar vermiş oldu, bir an bile perdeden gözümüzü ayıramadık bu günümüz noir'ını izlerken. Plan-sekans kavramı üzerine çalışanların olduğu gibi, belgesel sinema üzerine çalışanların bile bir şekilde dönüp bakabileceği bir film Victoria. Hem de Sokurov gibi, Inarritu gibi tek planda film çektim yanılsaması yaratmadan yapmış 
yapacağını...daha ne olsun ! 

Festivalin diğer bir büyük filmi de Andrew Haigh imzalı 45 yıldı... ne kadar da dingin ve hayatın içinden bir film ! Adeta sessiz bir gücü, büyüsü olan bir mini başyapıt. Evliliklerinin 45.yılını kutlamaya hazırlanan hayatlarının son demindeki çift, bir gün bir mektup alırlar. Geoff'un Kate ile tanışmadan önceki sevgilisinin cesedi buzulların içinde bulunmuştur. Buradan hareketle ikili geçmişlerini sorgulamaya başlarlar, aslında evliliklerini sorgulamanın ötesinde, bir soru vardır ve basittir; ikili tanışmadan önce ölen sevgili şayet ölmeseydi ne olurdu? Kate ile Geoff yine tanışır ve evlenirler miydi? 45 yıl sürmüş en güvenilir birlikteliklerde dahi insanların bilinmeyenlerle dolu olduğuna ve birlikte olduğumuz insanın dünyadaki milyarlarca insandan sadece biri değil birçoğu olabileceğine (birlikte yaşlandığın tek kişi de olsa) dair bir nevi düello, bir hayat dersi. Yalınlığın içinde oyuncuların olağanüstü katkısıyla gerilimi izleyiciye telaşşız biçimde geçiren film ilk plandan son plana kadar son derece incelikli bir senaryoya sahip, bas bas bağırmadan çok şey anlatan filmlerden, hani o İngilizlerin belki Fransızların yapacağı türden. Mike Leigh'nin filmlerini, bir tutam da Bergman'ın Bir Evlilik'den Sahneler ve Haneke'nin Sevgi'si hatırlamak olası olsa da hepsinden farklı bir düzleme sahip... Bir daha izlemek için sabırsızlandığım filmlerden...


Christian Petzold'un Phoenix, Türkçe'deki tabiriyle Yüzündeki Sır filmi de festivalin kalburüstü filmlerinden biri olarak dikkat çekti. Yahudi toplama kamplarından yüzü tanınmayacak halde kurtulan ve ciddi bir ameliyat geçiren Nelly sevgilisi Johny'i bulmayı kafası koymuştur, ve onu bulur ama Johny onu tanımaz. Nelly'e kalan mirasa konmak için Nelly'e benzettiği bu kadını Nelly kılığına sokup başkalarına onun geri geldiğine inandırma çabasına girişir. Samimiyetin, aşkın ve bir biçimde savaş suçlarının da sorgulandığı hafif duygusal bir tonu da içinde barındıran film başbaşka düzlemde olsa da konusuyla sinema tarihinin en iyilerinden Hitchock'un Vertigo'sunu hemen akla getiriyor. Başından sonuna zevkle izlenen Phonenix'in içburucu finali de cabası...

Bir Gürcü yapımı olan Tangerines (Mandalinalar) de savaşın ürkütücü doğasına dair önemli şeyler söyleyen bir yapım. Abhazya'daki Çeçen-Gürcü toprak savaşını irdeleyen filmde Estonyalılar da var, oralarda yaşayan ama savaş çıkınca topraklarını terketmek zorunda kalan Estonyalılar, ama bir tanesi, bilge dede İvo toprağını terketmemiştir, nedenini de söylemez açıkça, savaşan farklı gruptan iki yaralıyı eve getirir ve iyileşmelerine yardımcı olur. Bu süreçte 'bu savaş bizim savaşımız değil başkalarının' cümlesi de net biçimde kendini hissettirir. Zaten savaşlar hep başkalarının değil midir? Peki ya milliyetçilik; bir büyüyememe, karşısındakiyle empati kuramama hastalığı değil midir? Tangerines hümanizmi ve de anti militarizmi öncelleyen güçlü mesajını dramatik çatışmalardan alabildiğine beslenen sağlam bir senaryo eşliğinde taşıyor, bunun ötesinde filmde 'yaratıcı yönetmenliğe' dair bir veri, kaydadeğer herhangi bir sanatsal katkı da göremedim ben, galiba biraz düz bir film olmuş ama izlenesi, hele Türkiye gibi ülkeler için durum daha elzem...Savaşın kötülüğünü anlatan bir diğer film Her Şey Yeniden Yeşerecek idi. İtalyan Sinema'nın bol ödüllü ustalarından Ermano Olmi'nin bu son filmi Her Şey Yeniden Yeşerecek'e ise ciddi festivaller yüz vermedi. Benzer durum örneğin ilerleyen yaşlarını yaşayan Angelopoulos ve Gavras için de geçerliydi ama onlar son filmleriyle ustalıklarını yine de hissettiriyorlardı. Olmi'nin ustalığını hissettirmediğini söylersek biraz haksızlık ederiz belki ama babasının savaş anılarından derlediği savaş karşıtı mesajını çok güçlü biçimde ileten film keşke bu mesajın gücüne yaklaşabilen daha etkili bir sinema diline sahip olsaydı, biraz şematik, modası geçmiş zamanların filmlerini andırıyordu, ne yazık ki sıkıldım.

Ulrich Seidl'in belgeseli Bodrumda ise Avusturya'daki insanların na-mahremlerine tepetaklak giren ilginç bir belgesel, mazoşist kadınlardan, köle olmayı kabullenen erkeklere, ayakkabı kutusundaki bebeği pışpışlayan annelere, elde silahla simülasyonları vuran adamlara kadar kapalı bodrumlar ardındaki bir avuç tuhaflıklar silsilesi, sevimsiz mi sevimsiz, zorlayıcı mı, epeyce... Seidl'in bilinenin aksine büyük bir Avrupa resmi mi çiziyor, zannetmiyorum, uç örneklerle tanıştırıyor sadece bizi ama sanatın sınırları zorlayan yapısını, insanı o koltukta güvende hissettirmeyen halini hep sevmişimdir. 8 yıl önce o zamanlar Eskişehir'de toy bir sinema seyircisiyken izlediğim Taxidermia adlı Macaristan'ın üç dönemini (komünizm - komünizm sonrası ve tüketim toplumu) anlatan film kadar şaşırtıcı bir film Bodrumda, o ölçüde derinlikli olmasa bile. 

Mahkeme adlı Hint filmi ise nereden çıktı, tam bir felaket. Yönetmen büyük oranda, bir işçinin ölümüne neden olduğu söylenen bir aktivistin konu olduğu duruşmalardaki avukatların yoğun diyaloglarıyla örülü bir filme imza atmış ama karşısında bir izleyici olduğunu unutmuş, asgari bir ritmi ve izleyicinin hikayeye bir biçimde girebileceği küçük de olsa açık kapı bırakmayı es geçmiş. Diyaloglar temposu düşük filmlere tempo kazandırma potansiyeline de sahipken burada o da becerilememiş. Onca hukuki terimle laf salatasına dönüşüp kafa ütüleyen bu filmden pek bir şey anlayamadım, anladığım yerde de hiç bir zevk duymadım, en ufak sinemasal tat bile yok, alana aferim... hukukun pek çok yerde olduğu gibi Hindistan'da da insanların elinde nasıl oyuncak edildiğini anlatmaksa derdi, bunun çok daha etkili yöntemleri olsa gerek. En garibi de filmin hem Venedik'de hem de Antalya'da aldığı ödüller, internetteki övgüler, el insaf !

Dünya'ya çok sayıda önemli film hediye etmiş Polonya Sineması'ndan da Beden adlı filmi izledik festivalde. Yönetmen cineuropa'ya verdiği demeçte filmin ismini önce ruh olarak düşündüğünü sonra değiştirdiğini belirtmiş, metafizik soslu bir baba-kız ilişkisi olarak da tanımlanabilecek filmde spiritüel ve fizik arasında paralellik kurarak orjinal olmayan -zıtlıkları birleştiren- bir formülü denemiş yönetmen, baba-kız arasına üçüncü bir şahsı, terapisti dahil ederek yapmış bunu, bu, filmin eksik tarafı da olmuş aynı zamanda, filmin neredeyse başrolü denebilecek terapist Anna'nın hayatı havada, dış kapının mandalı sanki. Bir yanda karısını kaybeden, ölü bedenlerde uğraşan materyalist (!) savcı öbür tarafta fiziksel olarak burada ama ruhsal olarak ölü gibi duran kızı ve onları annelerinin ruhunun geri geldiğine inandırmaya çalışan terapist Anna, Anna filmin sonunda haksız çıksa da film amacına ulaşıyor, bir tür mutlu sonla bitiyor...Filmin uzunca bir müddet ne anlatmak istediği belli olmayan kararsız yapısı beni rahatsız etti açıkçası, inancın hiçbir somut gerçekliği olmasa bile bazen inanmanın hayatımızı güzelleştirebileceği mesajı geçti bana. Yer yer gerilime de göz kırpan her şeye rağmen kendini izlettirmeyi başaran bir 'dramedi' sonuçta...

Türkiye galasını festivalde gerçekleştiren Romen filmi Aferim ise 2000'lerde büyük atak yapan bir sinemanın diğer ürünlerine hiç benzemeyen bir yapım, çünkü tarihi, 19.yüzyılda Eflak'da efendileri için çalışan kolluk gücü, yani zaptiye ve oğlunun siyah-beyaz hikayesi...geniş bozkırlarda geçen bu Osmanlı Western'i görsel açıdan özenli bir çalışma olsa da bir sorunu filmin toplam süresi içinde etkileyici biçimde ortaya sermektense ikiliyi bir yol hikayesine hapsetmiş. Çarpıcı olmayan anların yaşandığı bozkırda bir gezinti filmine dönüşmüş, gerçi sonunda kabul edilir bir noktaya varıyor film ama varış yolu tatmin etmiyor yeterince. Peter Greenaway'in Eisenstein yorumu da hiç iç açıcı değildi, kendine özgü dinamik, absürde kaçan sahnelerle dolu film, gürültüden ibaret. Mesele biyografisiyse yakın zamanda Roger Ebert için Hayatın Kendisi yapılmışken bu film ne anlatıyor? Mesele onun cinsel eğilimini vurgulamaksa -Eisenstein'ın Meksika'da geçirdiği bir dönemi onun eşcinselliğinin altını kalın kalın çizerek anlatmış-, ne öğretti insana, kuşkuluyum, oysa Andrew Haigh'ın da eşcinselliğin altını kalın çizdiği Weekend'i birşeyler öğretiyordu. İran Sineması'ndan gelen Masallar ise İran yaşamından kesitler olarak adlandırılabilecek bir film, bir şekilde yolu kesişen farklı insanların yozlaşmış idare karşısındaki hallerini içtenlikle anlatıyor. Ama diyalog, diyalog, yine diyalog... ve biraz tekdüze... diyalogla sessiz anları dengeleyebilmek de bu sanatın gereği değil mi? Yönetmen sinemanın öncelikle hareketli görüntüyle bir şey anlatmaya çalışan doğasını unutmuş gibi. Sanat biraz da yaratıcısının özgürce istediğini yapması demekse elindeki aracı etkili kullanmanın gereklerini yok saymak da değil ki... seven sevsin, ne yapalım ki festivallerdeki her film bana hitap etmiyor.    

Festival Yıldız Tablosu: 

Victoria  * * * *

45 Yıl     * * * *

Yüzündeki Sır  * * * 

Mandalinalar   * * *

Beden  * * 

Aferim  * *

Bodrumda * *

Her Şey Yeniden Yeşerecek *

Eisenstein Meksika'da  *

Masallar  *

Mahkeme X



20 Nisan 2015 Pazartesi

Cannes: Thierry Fremaux 2015 Seçkisinin Ardındaki Gizleri Paylaşıyor

Birçok filmin ileriki günlerde programa dahil olacağı Cannes'da Cannes'ın programlama şefi takımının şu ana kadar yaptığı zor seçimlerden bazılarını anlatıyor.




Seçilen 43 filmin prömiyeri Cannes'da duyurulduktan sonra, fesivalin yetkili şefi Thierry Fremaux, Variety ile oturup onun takımının bazı sanatsal ve kişisel kararlarını inceledi. Komitenin 2015 listesinde ülkelerin dengesiz dağıldığı gözüküyor (Fransa ve İtalya en büyük ağırlığa sahip) ve çoğunlukla erkeklerin baskın olduğu bir liste var önümüzde sadece 6 kadın yönetmen seçilmiş ve sadece ikisi resmi seçkide.


Öncelikle açılış gecesi seçimi 'Standing Tall'u kendi doğrusuna göre muhteşem olarak anıyor ve Fremaux izleyicilerin yönetmenin cinsiyetine takılmadıklarında ısrar ediyor. Emmanuelle Bercot'nunki gibi filmlerin Charlie Hebdo trajedisini nasıl cevapladığı ve bu yılın programının önemli konulara dokunduğunu vurguluyor. Burada Thierry Fremaux, kapsanan, unutulan ve 2015'in mağazasındaki hala tamamlanmamış diğer sürprizlerine açıklık getiriyor.

Dünya Cannes'ın Dünya Sineması'nın Olimpiyatı olduğunu düşünür: Umulan her ülkenin en iyi filmlerini yarışmaya göndermesidir. Sizin sürecinizde uluslararası temsil çeşitliliğini sağlamak ne kadar önemli?

İlk olarak Cannes'ın Dünya'nın en önemli film festivali olduğunu anlamak önemli. En fazla başvuruyu biz alıyoruz (1854 film başvurdu bu sene) ve en azını kabul ediyoruz. Bunun anlamı şu biz seçkiler yaptıysak sadece 50-60 film olacak, daha fazla değil. Bu yüzden biz herkesi temsil edemeyiz ne yazık ki. Ama o en iyi olarak geldiğinde ve küresel film kültüründe evrensel başarıya ulaşacak olduğunda ona önem veriyoruz. Cannes kendine küresel sinemada hüküm süren genel ruh durumuna dair bir görev atfediyor. Bu sabah basın konferansında çoğu insan sorular sordu. İtalyanlar soruyor İtalya hakkında (yarışmada 3 filmle temsil ediliyorlar), Meksikalılar soruyor Meksika hakkında (hiç yok filmi). Her ülke kendi filmleri hakkında konuşmak istiyor.


Sadece iki Amerikalı yönetmen yarışmada olmasına rağmen, birçok film Hollywood yıldızlarıyla İngilizce çekilmiş-ve diğer ülkelerin de benzer şekilde film yaptığı görülüyor. Liste bu yıl fazlasıyla uluslararası bir karışımı işaret ediyor.

Herhangi bir Cannes listesinde ben hep söylerim, filmleri biz seçmeyiz, filmler kendilerini bize seçtirmek için gerçekten mücadele ederler. Filmler dışarıda kalır ve bazıları şöyle anons eder kendini: Ben buradayım ! Bu nedenle Cannes onların sesini yansıtırken,  filmler yıla dair bir ısı belki bir renk verirler. Elbette birçok yeni yeteneğin olduğu fazlasıyla uluslararası bir yıl ve biz fırsat oldukça böyle yapmaya çalışıyoruz.


Peki kadın ve erkek yönetmenler arasındaki dengede aynı şekilde işliyor mu? Birkaç yıl öncesine kadar bu konuda Cannes'ın alıngan olduğunu biliyorum. 

Kadının Dünya Sineması'nda mevcudiyeti sorunu önemli bir konu. Cannes tahrip edilmiş bir bakıma ama esasında Cannes adil, bu önemli bir konu ve ben üzerinde çalışıyorum. Bu yıl Emmanuelle Bercot'nun filmi Cannes'ı açıyorsa, o kadın olduğu için değil, güzel bir film yaptığı içindir. Ben yarışmada kadın olmadığı için suçlu hissetmiyorsam, bu durumdan gurur da duymam. Ben yönetmenlerin kadın ya da erkek, yaşlı ya da genç, siyah, beyaz ya da kızıl olup olmadığını bilmem. Biz filmleri seçiyoruz, yönetmenlerin cinsiyetine göre seçim yapmıyoruz. Bu yıl İspanyol filmi yok yarışmada, O nasıl olur.


Sizin deneyiminizde perdede görülebilecek çok sayıda film örneği veriliyor. Kadın yönetmenler farklı bir yolla film yapamaz mı? Cannes'ın kriterlerini böyle farklı durumlara da uyum sağlatması gerekmez mi?

Geçen yıl jüri başkanı Jane Campion'du. Ödülü başka bir kadına mı verdi? Hayır o bir erkeğe takdim etti ödülü (Kış Uykusu filmiyle Nuri Bilge Ceylan'a), bu nedenle o Altın Palmiye kazanan tek kadın yönetmen olarak kaldı. Şayet Cannes erkek baskınlığının tüm problemlerini çözebilse (Dünya Sineması'nda), ben de gerekeni yapardım, ama ben bunun gerçekçi olduğunu düşünmüyorum.Bu yıl Valerie Donzelli'nin yarışmadaki filminin senaryosu Jean Gruault'dan, hikaye Truffault'nun. Trufault erkeksi bir film mi yapmıştı, Donzelli kadınsı bir film mi yaptı? Ben bilmiyorum ama o ilginç bir soru. Maiwenn kadın filmleri mi yapıyor (Mon roi adlı romansı yarışmaya seçilmişti). Alice Winocour Belirli Bir Bakış bölümünde (Maryland ile) ve neredeyse bir tür filmi çekmiş, o yüzden orada.


Bir filmi Resmi Seçki'ye mi (nam-ı diğer Ana Yarışma) yoksa Belirli Bir Bakış'a mı konumlandıracağınıza nasıl karar veriyorsunuz.

Yarışmaya girecek değerde bir film yapmak fazlasıyla zorludur. Çıta çok yüksektir. Basın bir filmi yarışmada gördüğünde dikkatli gözlerle onu izler ve 20 filmin yarışmayı nasıl hak ettiğinin farkına varır. Film yapmanın başka bir yolu yok, Belirli Bir Bakış  yarışmanın dışında farklı birçok filmi gösterebilir veya genç yönetmenler filmlerini Cannes'da gösterebilsin ki ilerleyebilsinler. Belirli Bir Bakış'dan birçok yönetmen daha sonra yarışmayı da ziyaret edebiliyorlar ve Eleştirmenlerin Haftası ile Yönetmenlerin 15 Günü keza, onlar da öyle.


Filmlerin doğasının Cannes'ın dokusunu belirlediğini söylüyorsunuz. Bu yıl festivalin romantik olmaktan öte daha politik olacağını söylüyorsunuz. Nasıl yani? 

Biz Resmi Seçki'de her ikisine de bir parça sahibiz. Festivalin açılış filmi Standing Tall, bizim için çağdaş ve angaje sinemaya bir hürmettir. Ayrıca biz bu tarz nedenlerle de bağlantılıyız. Emmanuelle yoğun bir biçimde evrensel bir film yapmayı seçti. O bir Amerikan filmi olabilir, o eğitimle ilgilenebilir, o bizi kültürel geçişkenlik, toplumsal güvenlik hakkında şaşırtabilir ve biz böyle bir filmle açılışı yaptığımız için mutluyuz. Fransa Ocak ayında bir terörist saldırı dalgası yaşadı ve sordu. 'Neden biz bir arada yaşıyoruz'? Bugün bu soru her zamankinden de önemli. Bu insanlar 11 Eylül'deki gibi dışarıdan gelmediler, onlar Fransa'da doğup, büyüdüler. Bu yüzden bu ülkede eğitim ve toplumsal entegrasyonla alakalı sorunlar var ve Bercot'un filmi bu konuları gösteriyor. O fedakarlık ve aşk kadar toplumuzdaki kusurlarla da ilgileniyor ve biz bunların hepsini göstermek istiyoruz.


Siz basın konferansında Standing Tall'daki konulardan bahsettiniz ve kapanış filminin de onunla bağlantılı olduğunu söylediniz, adını vermediniz.

Kapanış gecesi filmini henüz açıklamıyoruz, ama açıklayacağız. Ben onu bugün açıklamak istemedim çünkü çok şey duyurmuştuk, kapanış filmi hakkında sonra konuşacağız.


Cannes için politik olarak angaje ve cüretkar filmleri göstermek ne kadar önemli?

Eğer biz anlatırsak size, gazetecilere, eleştirmenlere, bu film ortalama bir filmdir ama konusu güçlüdür. Siz bağıracaksınız: Hadi, biz Cannes'dayız.  Yani biz gösteriyoruz, Inside Job'daki gibi, Inconvenient Truth ya da The 11th Hour. Bizim mesleğimizin parçası böyle filmler göstermek. O önemli benim için. Cannes dünyayı değiştirmek değildir. Filmler hakkındaki tutku büyüktür ama bazen biz filmlerle angaje olmaya ihtiyaç duyarız ve onlar güzel filmler olduğunda sonrası daha iyi olur.

Siz diğer festivallerde gösterilmeyen tartışmalı filmleri gösteriyorsunuz. Örneğin Gaspar Noe, Bertrand Blier, Abdellatif Kechiche'inkiler.

Düşünce özgürlüğü sorunu çok önemli. Özellikle Ocakta yaşadığımız olayı da düşünürseniz. Hiç kimse, hiç bir hükümet baskılayamaz bizi. Bu özgürlüğe sahip olmak şans, ve o gerekli. 


Bugünkü basın konferansından sonra neden hala duyurulmayan filmler var.

Ben birkaç konuyu açıkta bırakmayı seviyorum. Önemli olan festival açıldığında, 13 Mayıs'da hazır olmak. Ama bir ay önce programın %90'ını açıkladık. Şimdi biz acele etmeden geriye dönmeye zamanımız olacak. -Fransızlar sever bunu- izleyeceğiz bazı şeyleri ve daha da donatacağız festivali. Ayrıca o biraz da dijital film yapımının sonucu. Bu günlerde kısa sürede film yapmak çok kolay veya hızlıca bitirmek ve sonuçta göremiyoruz biz her şeyi. Şimdi gitgide daha çok film internette sunuluyor. Bazen Vimeo aracılığıyla ve ben söylemek zorundayım ki bundan nefret ediyorum. Asla bilgisayarda bir film izlemiyorum. 

Ama bazı filmleri zor durumlarda bu şekilde izlemek zorunda kalıyor olmalısınız

Hou Hisao-hsien'in The Assassin adlı filmini biz DVD'de gördük ve ondaki potansiyele karar verdik, çünkü o bitmemişti, ve sonra Matteo Garrone'nin filmini (The Tale of Tales) 3 ay önce gördük ve ilk başta reddettik çünkü o bitmemişti. Çok sayıda özel efekt eksikti, bu yüzden hayır dedik. Garrone bekle dedi ve üzerinde çalıştı biz de aldık filmi.

Arnaud Desplechin'in filmi Nos Arcadies ne hakkında?

O farklı bir hikayeydi. Ben filmi çok sevdim, biz çok fazla Fransız filmine sahibiz ama boş yer çok az..

Ve Gaspar Noe'nin filmi Love'a ne oldu?

Ben onun bize ne yaptığını göstermesi için hamle yaptım, bakalım göreceğiz.

Bu yıl o görünüyor ki izleği değiştirmek için özel bir çaba göstermişsiniz ve alışıldık olandan daha cüretkar. Neden öyle?

Genel olarak ve özellikle Cannes'da siz çok fazla alışkanlığa sahip olamazsınız. Biz dünyadaki en büyük festivaliz ama asla onun hakkında düşünmüyoruz. Biz işimizi yapıyoruz. Ben bugün Dieter Kosslink ve Alberto Barbera'dan harika mesajlar aldım ve ben onu önemli buluyorum. Aynı işi yapmamıza rağmen birbirimizle konuşabiliyoruz. O Berlin, Venedik veya Cannes  hepimiz dünya sinemasına hizmet ediyoruz.

Son olarak telif hakkı konusuyla nasıl ilgileniyorsunuz. O şimdi Avrupa'da Film Komisyonu ve film toplulukları arasında sıcak bir tartışmaya dönüştü.

Yazarın hakları yerine biz sanatçının hakları diyoruz. Film parayı gerektiren endüstriyel bir sanat ve sık sık bu para keselerine sahip oluyor, yazarlara değil. Ama şimdi telif hakkı sadece Fransızlar değil, Avrupalılar için de mücadele konusu, sanatçının korunması herkesin korunması demektir çünkü bugünlerde herkes yazar olabilir. Eğer sen Google'da bir video paylaşırsan sen bir yazarsın. Sanatçı kendi çalışmasına bağlıdır. Eğer o bu şekilde farkedilmezse nasıl yaşayabilir? Sadece filmsiz hayatı hayal et - imkansız!

Röportajın aslına şu siteden ulaşılabilir:
http://variety.com/2015/film/festivals/cannes-thierry-fremaux-shares-secrets-behind-the-2015-selection-1201474265/

12 Nisan 2015 Pazar

Hayvan Düşü: Ataerkil Toplum Halleri

Geçtiğimiz günleri yine o bildiğimiz kutuplaştırıcı dilin etkisinde geçirdik, bir süre daha bu kutuplaştırmalara tanıklık edeceğiz gibi duruyor. O kutuplaşmanın örneklerinden biri diyebileceğimiz bir video da sosyal medyada epey döndü, bir şarkıcı, yeni milletvekili adayı; bir televizyon programında kadının fıtratı ait olmaktır, ama erkeğinki o değil, ben sahip olurum ait olmam gibisinden sert cümleler kurdu, çeşitli çevrelerden (okumuş, seküler-aydın) tepki de gördü haliyle. Biliyoruz ki o tepki gösteren çevreler halkın çoğunluğu değil, halkın çoğunluğu bana kalırsa o milletin vekil adayı gibi düşünüyor, seküler tabir edilecek insanlara bunu deyince de, onlara zaten bu milletten bir şey olmaz sözü kalıveriyor, bir tür çıkmaz sokak... Ama işte sanatın evrensel gücü böyle durumlarda devreye giriyor ve öyle güzel zamanlarda öyle güzel filmler hediye ediyor ki, bizleri mutlu ediyor, sorunlarımızı çözemese de. 

Yer Danimarka'nın taşrası, Marie adlı genç kızın kadın olma hallerine tanıklık ediyoruz, elbet sancılı geçiyor bu süreç taşranın erkekleri yakasını rahat bırakmıyor. Taciz, her cinsin içine katıldığı sulu şaka vs. yönetmen Alexander Arnby, metaforlar (belki rüya) üzerinden anlatıyor meseleyi büyük ölçüde, Marie'nin kadınlığa geçişi onun Kurt Kadın'a dönüşümü üzerinden ele alınmış, ve film sakin bir korku-gerilim türü şeklinde kurgulanmış, yönetmenin alegorik tarzı ilgi çekici, ve daha ilk andan itibaren seyircisini germeyi başaran merak uyandırıcı bir anlatıma sahip, tabii filmin ortalarını geçince Marie'nin annesinin cenaze sahnesi gibi ritmin düştüğü, görece sıkıcı anlar da yok değil. Bir Hollywood yönetmeninin elinde sığ bir tür filmine dönüşecek malzeme Arnby'nin elinde ataerkil toplumun çarpıklığı-adaletsizliğinden tutun da önyargılara ve ötekileştirici tavrın yanlışlığına da vurgu yapmakta ve hepsinin üzerinde saf aşkın değerini-önemini kavratmakta, onu yüceltmekte. Yönetmen son noktada bırakın 'kılını tüyünü' 'özgürce' sevmenin ve sevilmenin gücüne inanın, aşkı n'olursa olsun yaşamaya bakın bu kurtarır bizi diyor kısaca. 

Bir Ortadoğulu olarak yaşadığımız eşitsizliklerin 'medeni' tarif edilecek 'batı' ülkesinde de karşımıza çıkması ne acı, kadının orada da kadınlığını gizlemesi, erkeğin arkasına düşmesi onun ahlak anlayışının bir parçası olması gerek.

Meselesi farklı olsa da benzer cümleleri Danimarka'dan gelen başka bir film, Vinterberg'in The Hunt'ı için de birkaç yıl önce söylemiştik. Danimarka taşrası bizi ne kadar da andırıyor demiştik. 

Bu arada tarihin belki en özgün, estetik, aşk dolu vampir filmi Alfredson'un Gir Kanıma'sı ile de benzerlikleri var Hayvan Düşü'nün, özellikle ötekileştirileni sevmek bağlamında. Sonuç olarak tür sinemasının kodlarını insancıl meselelerle buluşturan mütevazi bir sanat filmi var karşımızda ve kimi Başka Sinema salonlarında sizleri bekliyor.

Yıldız: * * * 

26 Şubat 2015 Perşembe

!F'DEN, BAŞKA SİNEMA'DAN, 2015 BLOGGERLARIN SEÇİMİNDEN...

Sinema açısından hareketli günler yaşadık, Cesarlar ve Oscarlar dağıtıldı. !f, İstanbul'dan geldi geçti. !f'de çeşitli filmleri izleme fırsatı buldum, biri Oscar'ın galibiydi, !f'de izlediklerimden ikisi ve Başka Sinema'da geçen hafta gösterime giren Cesar kazanan bir film hakkında görüşlerime aşağıda ulaşabilirsiniz. En sonda da benim de oy kullandığım bloggerların seçimi var.

'Sığlığın' Umulmayan Erdemi


Alejandro Gonzales İnarritu 2000 yılında Amores Perros ile sinema dünyasına adım attığında büyük şaşkınlık yaratmıştı, kesişen hikayelerin ustası daha sonraki filmleriyle de yönetmen olarak ustalığını konuştursa da Hollywood'un anlatı kalıplarıyla da arasına net bir çizgi koyamamıştı, Hollywood ile kavgalı bir aşk yaşadığı ortada. (Bu ifadeyi Mehmet Basutçu'dan çaldım, affetsin) Halbuki Biutuful'da melodramatik nüveleri tam olarak yok edemese de sosyal gerçekçi yaklaşımıyla takdir etmiştim. Geçtiğimiz pazar en sonunda Oscar'ı da alan Birdman'da bir fantastik gişe filmi oyuncusunun Broadway'de oyun sahneye koyma sürecindeki hallerini anlatmaya çalışmış, çevresindekiler de bu hallere eşlik ediyor. Gereğinden fazla lafazan bir film çıkmış ortaya. Varı yoğu söz. Oyuncular neredeyse sürekli konuşuyorlar ama boş konuşuyorlar, havadan sudan... Bir tiyatro eleştirmeni giriyor araya, kızı giriyor sonra, kızı intihar edecek gibi oluyor ama yapmıyor, karısı geliyor gidiyor... Hollywood'un içinde film üretmekle bir tiyatro oyunu sergilemek, hayalcilikle gerçekçilik arasındaki git-gel mi anlatılıyor, ben ikna olamadım. Şayet sevemesem de film yapımı sürecine farklı açıdan odaklanan Leos Carax'ın Holy Motors'u bile sanki daha cezbediydi. Peki hiç mi iyi birşeyler yok Birdman'da? Haşa! başrol oyuncusunun uçmaya başladığı sahne, muhtemelen başrolün öldüğü ucu açık finalin şiirsel havası ve filmi sürükleyen tek plan estetiği başlı başına hayli ilgi çekici, bir de izleyicisini yormayan fevkalade bir dinamizmi var Birdman'in ve iki saat bir çırpıda geçiveriyor. Bunlar az buz şeyler değil, tat veriyor. Ama Hollywood'u eleştirir-miş gibi yapan birçok filmdeki sorunun aynısı var Birdman'da, hiçbirşeyi eleştirmiyor kendini izlettiyor sadece, yer yer belki waaw dedirtiyor ama hepsi bu. Mesela birçokların yere göğe koyamadığı Thomas Anderson'un The Master'ı da öyle değil miydi? İyi hoş da ne anlatıyor bu filmler dememiş miydik? Ben demiştim valla. Yıldız: *

İnsanoğlunun Onulmaz Laneti


Joshua Oppenheimer'ı Abd'de doğmuş daha sonra hayatına Danimarka'da devam etmiş bir yönetmen olarak !f 2013'de gösterilen Öldürme Eylemi ile tanımıştık, film daha sonraki yıl Belgesel Oscarı'nı da almıştı. 1960'ların ortalarında ülkedeki (Endonezya) komünist soykırımını deşen, faillerin yaptıklarını canlandırması üzerinden belgesel içinde film gibi kendine özgü bir tarzı vardı. İzlemesi çok da kolay bir film değildi ama önemli bir filmdi. Oppenheimer verdiği bir röportajda Hollywood'un sinemasının şiddete neden olmasa bile tahammül etmememiz gereken şeyleri tahammül edilir kıldığını o yüzden faillerin belgeselde özellikle rol yapmalarının yaptıkları eylemlerle arasına mesafe koymasını sağladığını söylüyordu. Venedik'de büyük çoşkuyla karşılanan ve Büyük Jüri Ödülü'nü kucaklayan Sessizliğin Bakışı'nı da yine !f'de yakaladık. Bu sefer sinema duygusu daha geride gibi, haber belgesellerine daha yakın bir tarzı var Sessizliğin Bakışı'nın. Abisi Ramli'yi korkunç şekilde kaybetmiş göz doktoru Adi'nin failleri tek tek bularak onlarla konuşup anlamaya çalıştığı sahneler kan dondurucu. Ancak Oppenheimer, muhafazakar yaklaşımların insan özünde kötüdür gibi indirgemeciliğine bir an bile prim vermiyor. Sonuçta her türlü katliamı yapanlar da sıradan insanlar, başka bir gezegenden gelmiyorlar, onları kötüleyip bir tarafa itmek de, onların yaptığı hataya düşmek olur. Sonuçta bu katliamların özünde kendinden olmayanı ancak kendim gibi olursa kabul ederimci zihniyet yok mu ve bu zihniyet bize çok tanıdık değil mi? İnsanı en kabul edilmez haliyle bile anlamaya çalışan ve kısaca bir insanı sevmekle başlayacak her şey, kendin gibi olmayanı bile diyen Sessizliğin Bakışı fazla düşünmeden, tereddüt etmeden alkışladığımız bir belgesel. Yıldız: * * *

Sinemanın Dahi Çocuğu


Xavier Dolan Annemi Öldürdüm adlı ilk filmiyle yetenekli bir sinemacı olduğunu muştulamıştı, henüz 19 yaşındaydı bu filmi çektiğinde, o günden bu yana düzenli film yapmayı sürdürdü ve 24 yaşında çektiği Cannes'da Jüri ve Cesar'da En İyi Yabancı Film Ödülü'nü kazanan Mommy ile yine benzer temalarda buluşuyor, sorunlu bir ana-oğul ilişkisini resmediyor, kendi hayatından da izler taşıdığı düşünülebilecek hikayede hiperaktif, çabuk sinirlenen, uyumsuz vs. 18 yaşından küçük çocukların bakım evine gönderilmesine ailenin yetkisinin olduğuna dair yasa tasarısının etrafında şekilleniyor film. Anne'nin (Anne Dorval-ki müthiş oynamış) karar verme sürecinde oğluyla (Antoine-Olivier Pilon) yaşadıklarını izliyoruz, aslında Dolan filmin içinde unutturuyor da bu yasa tasarısını, onlara kısa süre sonra komşuları Kyla (Suzanne Clement) da ekleniyor. Dolan izleyicisiyle adeta kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor, bir tutam kışkırtıcı, şaşırtıcı ve çokça çarpıcı anlarla dolu bir sinema dili kuruyor. Her zaman sevdiği müzik klibi estetiğinden yine bolca yararlanıyor ama daha kararınca, bazen melodrama meyleder gibi gözüküp acaba bir küçük düş kırıklığı mı yaşatacak derken direksiyonu bambaşka bir istikamete ustalıkla çevirebiliyor. Başroldeki oğlun ruhsal sıkışmışlığını yansıttığı söylenebilecek eni dar perde oranı (1:1) da özellikle seçilmiş ama yönetmen çoşkulu kısa anlarda perdeyi genişletmeyi de biliyor (16:9). Şüphesiz sinema tarihini yeniden yazacak bir buluş olmasa da içeriği bütünleyen yenilikçi-yaratıcı bir biçem bu. Film, sinema dilinin elementlerine her geçen gün daha da hakim olan, bu elementler üzerinde cambaz gibi oynayabilen, sinemayı sanat yapanın biçem olduğunun farkında olan bir yaratıcıyı dünyaya gösteriyor, bir 'geleceğin sinemacısı'nın en bütünlüklü eseri, olasılıkla başyapıtlara gebe bir dönemin ilk meyvesi. 
Yıldız: * * * *

Her yılın ilk aylarında geçen yılın değerlendirilmesi yapılır, bir yandan Küreler, Cesarlar, Oscarlar gibi sektör ödülleri dağıtılır, listeler açıklanır, eleştirmenler de listelerini açıklar. Siyad da listesini açıkladı adaylarını belirledi, ben de Aralık sonunda kendi listemi açıklamıştım, bir de sinema üzerine kendi bloglarında yazanlar da oylarıyla yılın en iyilerini açıklıyor birkaç yıldır, bende oy kullanıyorum. Yine pek uyuşamadık gibi pek çok bloggerla ama zevkler böyle, bazen uyuşursunuz çoğu zaman da benim gibi uyuşamazsınız. Her toplam da içinde olanların öznelliğini yansıtır, bir eğilimi gösterir. Aynı kişiler aynı filmler arasında 10 yıl sonra bir oylama daha yapsa sapmalar kuvvetle mümkündür. İşte 60'ın üzerinde Türkiyeli bloggerın toplamıyla oluşan 2014'ün en iyileri:  

    1. Birdman (Alejandro Gonzales İnarritu)
    2. Whiplash (Damien Chazelle)
    3. Kış Uykusu (Nuri Bilge Ceylan)
    4. Nightcrawler (Dan Gilroy)
    5. İnterstellar (Christopher Nolan)
    6. The Grand Budapest Hotel (Wes Anderson)
    7. Boyhood (Richard Linklater)
    8. Leviathan (Andrey Zvyagintsev)
    9. The Double (Richard Ayoade)
   10. Force Majeure (Ruben Östlund)                                                                   

8 Şubat 2015 Pazar

Sen Kazanınca Ben Kazanacağım, Ülke Kazanacak...

Geçtiğimiz hafta vizyona kimi yerlerde Başka Sinema kimi yerlerde genel dağıtım (Ankara mesela) kapsamında giren Foxcatcher son dönemlerde beni epey tatmin eden Amerikan bağımsız sinemasının yeni örneklerinden. Cannes'da alışılmış Mizansen Ödülü alan filmlerden bir nebze farklı; sinema dilinin kalıplarının ötesine geçmek için çaba gösteren, yenilikçi bir film değil Foxcatcher, ama biraz ağırbaşlı, mesafeli, yalın anlatımıyla başarılı bir yönetmenliğin gereklerini yerine getirmediğini de kimse söyleyemez, üstelik bunlara başta makyaj olmak üzere hatırı sayılır sanat yönetimi dokunuşlarını eklersek bu anlamda değeri daha da artacaktır. Steve Carell ve Channing Tattum'um farklı iki oyunculuk tarzını oldukça başarıyla yansıttıklarını da ekleyelim tabii. Filme ilişkin yazılanlara ilişkin okumalarımda dikkatimi çeken başlıca unsur; filmin anlattıklarının üstünkörü geçilmesi, çok fazla söz söylemekten çekinilmesi, şüphesiz filmin mesafeli yaklaşımının bunda payı olduğunu inkar edemeyiz. İma eden, yorumu izleyicisine bırakan, anlattıklarının altını asla kalın kalın çizmeyen bir film Foxcatcher. Türkiye güreş tarihinin de yakından tanıdığı Schultz kardeşleri anlatıyor. Küçük kardeş Mark Schultz 1984'de kazandığı tartışmalı (bize göre) altın madalyadan sonra Fransa'daki Dünya Şampiyonası ve 1988 Seul Olimpiyatlarına hazırlanmaktadır. Bir gün Fransız göçmeni Amerikan milyarderi Jean du Pont'nun (Hıncal Uluç teflon tavayı dünyaya kazandıran aile olarak da tanıtıyor) onu takımına alma teklifine hayır diyemez. Bir yandan abisinden kopup kendi ayakları üzerinde durmaya çalışır diğer yandan başka bir abi (biraz da eşçinsel ilişki) bulmuştur. Üçlü arasındaki aşk üçgenini de andıran çetrefil filmin trajik sonunu yavaş yavaş hazırlar. Foxcatcher, kapitalist-millliyetçi-otoriter kısaca sağcı kafanın oluşturabileceği tahribatı anlatmaya çalışmış. Sonu gelmeyen kazanma isteği her ortamda-coğrafyada ciddi tahribatlara yol açmıyor mu? Bunun dünyadaki bugünkü lideri de Abd. Filmde win-win mantığı, madalyalar ile ülke itibarını kurtarma düşüncesi filmin odak noktası olmuş. Kapitalist toplumdaki açgözlü, egoist insandan yola çıkarak bir ülke ve sistem eleştirisi yapmaya çalışan Benneth Miller kuşkusuz anlamlı bir iş yapmaya çalışmış. 2 yıl önce Andrew Dominik'in Killing Them Softly ile yapmak istediğini bir tık ileri götürdüğü de söylenebilir. Filmin sonunda sistemin kullanıp bir köşeye attığı Mark Schultz kafes dövüşü yaptığı sırada seyircilerin Abd Abd diye bağırması da yerinde olmuş elbet.
Yıldız: * * *

21 Aralık 2014 Pazar

2014'ün En İyi Filmleri


10-PELO MALO/KIVIRCIK SAÇ: Geçen yıl San Sabastian Film Festivali'nde Altın İstiridye kazanan Kıvırcık Saç, Türkiye'de vizyon şansı bulamamış, !f de izleme şansı bulmuştuk. Eşcinsel eğilimler taşıyan bir çocuğu annesinin erkekleştirme çabalarına duyarlığı yüksek bir gözlüğün ardından bakan ve bu çabaların absürtlükten öte bir anlam taşımadığını hissettiren film bağımsız sinema ifadesinin yarattığı beklentinin altını yeterinde dolduruyordu.


9-LİKE FATHER LİKE SON/BENİM BABAM BENİM OĞLUM: Japon yönetmen Hirakazu Kore-Eda'nın filmi yıllar sonra çocukları karışan iki farklı sınıftan farklı değerleri temsil eden iki ailenin bu durumu fark ettikten sonrasına odaklanırken, kulağa pek de yabancı gelmeyen bu hikayeyi melodramın tuzaklarına düşmeden sahici, tüm yalınlığının ardındaki şiirselliği koruyarak anlatıyordu, filmin yaratıcı mizansen oluşturma konusunda pek hünere sahip olduğunu söyleyemesek de biraz uzatılmış senaryosunun ve başarılı oyunculuklarının güzel bir film izledik hissi uyandırdığını belirtmek şart.


8-VENUS İN FUR/KÜRKLÜ VENÜS: Mazoşizmin isim babası Masoch'un aynı adlı romanının tiyatroya uyarlanışını gösterirken, sinemaya nasıl uyarlanabileceğini de gösteren yaratıcı bir çalışmaydı, ilk dakikalarında biraz sıkıldığımı itiraf ediyorum, ileriki dakikalarda ise film beni de içine çekti. Bir tiyatro yönetmeni ve onun oyununda rol kapmaya çalışan kadının çekişmesini resmederken romanı tiyatroya (dolayısıyla sinemaya uyarlayıvermiş Polanski) uyarlamış bile. Filmin başında ve sonundaki kaydırma hareketleri dışında bizi bir tiyatro sahnesine hapseden film, sinemada teatrallik (kitabilik) olurmuymuş deyip Kış Uykusu'na laf edenlerin de izlemesini gerektiriyor. 


7-NEBRASKA: Bu yıl altın bir yıl geçirdiği söylenebilecek Amerikan bağımsız sinemasının başarılı örneklerinden biri de özenli siyah-beyaz estetiği çok şık bir öyküyle birleştirip, aile bağları ve yaşlılık gibi konulara yerelden çıkıp evrensel dokunuşlar katabilen bu filmdi. Müziklerini de unutmayalım tabii. Türkiye'de 'Randevu İstanbul' adındaki herkesin çok da bilmediği etkinlik dışında hiç gösterim şansı bulamaması (festivaller ve Başka Sinema dahil) da rahatsız edici, 6 dalda Oscar'a aday olmuş bir Amerikan filmi bile böylesi bir ambargo yiyebiliyor, Blockbusterlar ve İvedikgiller'den yer kalmayınca vizyona girememesini hadi anlarım da ya ötesi...İzleyenlerin %90'ından fazlası internetten izledi Nebraska'yı, bu da internetin filmlere erişme konusundaki yükselen konumunun çarpıcı bir örneğiydi.


6-HELİ: Aslında izlediğimde hoş duygularla sinemadan çıkmama rağmen hakkını biraz yediğim bir film Heli, o zamanlar 5 üzerinden 2 not vermiştim ama zaman geçince yerinin daha yukarılarda olmasına karar verdim. Heli bize şunu anlattı: yönetmenlik başarısı çekilmesi zor sahneleri çekmek veya görüntü, kurgu, müzik gibi elementleri ustalıkla bir araya getirmekten ibaret değil, sözlü olarak anlatılacak, anlatıldığında daha iyi anlaşılacak olanı neredeyse hiç diyaloglara başvurmadan göstermesi... Devletin uyuşturucu kartelleriyle işbirliği içinde olması, ve mağdur abiye yardım edememesinin bedelini polis kadının göğüslerini abiye ikram ederek ödemek istemesi, kız kardeşe tecavüz edildiğini abinin cinsel isteğinin bitmesiyle gösterip parçaları birleştirmesi ve son sahnede kız kardeşin büyümüş karnıyla noktayı koyup boşluk bırakmaması, az şey mi?



5-DEUX JOURS UNE NUİT / İKİ GÜN BİR GECE: Dardenne Kardeşler'in bu son filmi, adeta Ken Loach elinden çıkmış hissi uyandırıyor, işten çıkarılan bir kadının iş arkadaşlarıyla dayanışmayı büyütme çabası, tam olarak amacına ulaşamasa da başrol oyuncusunu olduğu kadar bizleri de daha bir olgunlaştırdı sanki, son sahnede işini artık tamamen kaybeden Marion Cotillard'ın yüzündeki gülümseme içimizde öylesi fırtınalar kopardı ki, hemencecik, işte o tebessüm kurtaracak insanlığı deyiverdik, alkışlamak istedik, film de bitti o arada. İki Gün Bir Gece'nin temel insani değerleri günümüz toplumunda yeniden hatırlatan, insan denen gayya kuyusunun ne hepten sevilecek ne de nefret edilecek bir yapıda ve hiçbir zaman tamamen umut kesilmeyecek bir tarafı olduğunu gösterişi hepimizi derinden sarstı. Bu öykü, bırakın sinemasal değerlerini bir tarafa, 'tam bir insanlık dersi' olarak karşı karşıya gelmeyi şart koşuyor.

4-THE GRAND BUDAPEST HOTEL/BÜYÜK BUDAPEŞTE OTELİ: Kimileri sinemanın gerçekten alabildiğine uzaklaşan tarafını olumlar. Rüyalarımızdır, masaldır, sihirdir der. Açıkçası ben pek öyle değilim. Sinemanın gerçeğe en çok yaklaşabilen tarafını severim genelde, tıpkı Boyhood da olduğu gibi. Ama Büyük Budapeşte Oteli sinemanın çocuksu tarafını da sevebileceğimi gösterdi. Baştan sona bir masal izlediğimi bilsem de duygusuna, hümanizmine hayran olmaktan alamadım kendimi. Zweig'ın edebiyatçılığını Anderson'un sinemacılığıyla buluşturan sinemadan mutlu çıkarma olasılığı çok yüksek bir film.

3-BOYHOOD/ÇOCUKLUK: Bir çocuğun 6 yaşından 18 yaşına kadarki büyüme serüvenini anlatan bunu yaparken ülkedeki politik,ekonomik ve kültürel değişimi de arka fona yediren Richard Linklater'ın Boyhood'u 3 saate yakın süresine karşın zevkle izlenirken, öykü yapısıyla geçen yılki La vie de Adele'i de hatırlatıyor. Orada da belli bir zamansal değişim söz konusu olsa da buradaki 12 yılık değişim, tamamen gerçek zamanlı; başroldeki Mason ve çevresindekilerin fiziksel değişimleri de an be an gözümüzün önüne serilmekle filmin etkileyiciliği de bir hayli artmakta. Zamanın yıkıcılığı (ve yapıcılığı) üzerine sinema tarihinin en özel filmlerinden biri olan Boyhood, sanatın bilhassa sinemanın da asli görevlerinden birini yerine getiriyor. Sinemanın hammaddesi zaten zaman değil midir diye soruyor.Şimdiden Mason'un üniversite serüveni ve sonrasını merak ediyoruz, belki biraz tahmin de ediyoruz ama Boyhood'un yalın bir başyapıt olduğu gerçeğini değiştirmiyor.


2-LA GRANDE BELLEZZA/MUHTEŞEM GÜZELLİK: Bir başyapıt da İtalya'dan geldi bu yıl, hem de Baudelaireyen olanından. Sorrentino'nun Roma'nın geçmiş ihtişamıyla bir yazarın anılarını (gençlik aşkını) aynı paralelde buluşturduğu film güzelliği eskilerde buldu, zıtlıkları (unutmak-hatırlamak, klasik müzik-popüler müzik, ağır çekim-yavaş çekim vs.) ustalıkla iç içe geçirdi. 6 tane sanatın bir araya gelerek nasıl da sinemayı 7. olarak ortaya çıkardığını da gösterip; yönetmenliği, görselliği, kurgusu, oyunculuğuyla etkileyici bir deneyim sunan Muhteşem Güzelliğin benim için önemli bir tarafı daha var o da sinema tarihinin en etkileyici finallerinden birine sahip olması: Bize yönelen bir bakış, perdenin kararması ve işte Muhteşem Güzellik! Şüphesiz filmin başından sonuna anlattıkları ve bizi bu finale hazırlayışı olmasa bu kadar etkileyici olmazdı diye düşünüyorum.



1-KIŞ UYKUSU: Ünlü sinema kuramcılarından Bela Balazs; uyarlamalara sıcak bakmaz, iyi edebi eserlerden iyi filmler çıkmayacağını, vasat sayılabilecek eserlerden ise sinema tarihine adını yazdıracak filmlerin çıkabileceğini iddia eder; ikisinin anlatım yöntemleri farklıdır, uyuşmaz kolayca. Sinema tarihi Balazs'ı çoğunlukla doğrular. Zamana direnmiş, Sight and Sound gibi dergilerin 10'ar yılda bir yaptığı (1952......2012) geniş ölçekli soruşturmalarda, Karamazov Kardeşler, Suç ve Ceza isimli filmler hatırlıyor muyuz? veya Don Kiyote, Hamlet, Anna Karenina, Madam Bovary yahut Ulysess... Peki sayısı 200'ü geçen öykü külliyatıyla tüm edebiyat listelerinde kendine yer bulan Anton Çehov'un bir öyküsünden sinema tarihine adını yazdırmış bir filmi biliyor muyuz? Ben bilmiyorum. Ama sadece bir değil iki öyküsünü birleştirip bir öyküsünde bahsi geçip anlatılmayanları da kendi süzgecinden geçirip anlatan bir film biliyoruz. Evet Kış Uykusu üstün edebi eserlerden üstün filmler çıkabileceğinin nadide örneklerinden biri. Bunun yanında sanat yönetmenliğinin doğrudan doğruya sinemada bir 'dil'e nasıl dönüşebileceğinin de filmi aynı zamanda, duvardaki bir The Seagull afişinin bir filmin anlatmak istediklerini adeta tek başına sırtlayabileceğini kaç tane yönetmen düşünebilir? Elbette entelektüel düzeyi yüksek bir film Kış Uykusu, izleyicisinden de böyle bir dikkat talep ediyor. Ama hangi filmi böyle bir dikkati gerektirmiyordu ki Ceylan'ın. Bu kez anlatmak istedikleri filmin biçimini de doğrudan şekillendirmiş, yönetmen aynı mekanda geçen uzun, kesintisiz epizotları edebi diyaloglarla birleştirince de belirgin bir teatrallik ortaya çıkarmış, ama yönetmenin hüneri sinemasal olanı da hiç terk etmeden bunu yapması, aynı mekanda 15-20 hatta 25 dakikalık epizotlarda çok sayıda farklı plana başvurmuş, kurgu başarısı göstermiş, sadece Aydın Bey'in odasına farklı yerleri gösterdikten sonra 10 farklı kesme saydım ben, düşünün. Bu konuda hala güncelliğini yitirmediğini düşündüğüm bu yazı http://1saniyede24kare.blogspot.com.tr/2014/07/yanlis-cografyada-dogmak-incelikli.html okunabilir, küçük bir düzeltme de yaparak şunu söyleyeyim. Filmde Aydın Bey'in odasındaki kendi oyunu Yaralı Kuşlar'ın afişinin sonraki sahnede ortadan kalktığını söylemiştim, keşke öyle olsaymış, daha çarpıcı olurmuş, dikkat gerektirme olayını da fazla abartmamış olurmuş, öyle olmamış ama arkasındaki afiş daha ön plana çıkarılırken afişin uzağındaki sandalye afişin önüne konup isminin okunması engellenmiş, işlev aynı elbet, ama ben olsam afişi ortadan kaldırırdım, yazımda da kaldırdım zaten :) Filmi sinemada 2 kez izlemiştim, Dvd'den bir kez daha izleyince fark ettim. Bu konuda o sahnede yönetmenin farkında bile olmadan bir sandalyeyi afişin önüne ittirmiş olabileceğini söyleyenler çıkabilir, peki yönetmenin iki kez daha (ikincisi uzunca ve konuşmasız) bu afişi inatla göstermesine ne demeli? Jean Mitry'yle yanıt verelim: ''Sanatta tesadüflere yer yoktur, eğer kimilerinin dediği gibi sanat yapıtı biraz da tesadüfün kızıysa tesadüf sanatçının ta kendisidir.'' 

6 Ekim 2014 Pazartesi

Oscar ve Kış Uykusu

Bu sene Oscar yarışında daha bir heyecanlıyız sanki. Kış Uykusu'nun beklenen ''aday adayı adaylığı'' hemen televizyonları, gazeteleri, sosyal medyayı hareketlendirmişti. Adeta filmi Oscar adayı sananlar bile çıktı. Oysa henüz Türkiye'nin adayıydı, o kadar. Zaten beklenen, olması gereken bir adaylıktı bu. Bu kez erken açıklandı, daha önceki yıllara nazaran, seçiciler önlerindeki haftalarda bu çapta başka bir filmin çevrilemeyeceğini tahmin etmiş olmalılar ki, gecikmeden kararlarını verdiler. Gelelim Kış Uykusu'nun Oscar'daki şansına. Nuri Bilge Ceylan'ın Üç Maymun'u ilk 9'luk listeye girip, bir ilki yaşatmış (gerçek anlamda aday adayı olmuş) daha sonrasını görememişti. Bir Zamanlar Anadolu'da onu da göremedi. Gerçi bir yetkili o dönem Radikal'e verdiği röportajda 1 film daha listeye alsak Bir Zamanlar Anadolu'da olurdu demişliği de vardır.http://www.hurriyet.com.tr/kultur-sanat/haber/20026267.asp Kış Uykusu'na gelince, filmden çıktıktan hemen sonra yazdığım yazıda da belirtmeye çalıştığım gibi Ceylan'ın en tempolu filmi, konvansiyonel sinema ölçüsünde olmasa da. Bu durum yer yer kurgudan kaynaklandığı gibi çoğu yerde diyalog yoğunluğundan da kaynaklanıyor. Yönetmenin izleyiciye verdiği zaman boşlukları daha bir az. Bu durum da ''su gibi akıp geçti'' gibi ifadelerde zaten yeterince karşılığını buldu. Bu yönüyle filmin Oscar'da ilerleyebileceği düşünülebilir belki ama yine de o kadar da emin olmamak lazım. Altın Palmiye kazanmış olması zaten çok yabancısı olmadıkları bir yönetmenin filmini daha dikkatli izlemelerini de sağlayabilir Akademi'nin, ancak bu ödülü alan filmlerin Yabancı Film Oscarı'nda fazla şansının olmadığı gibi bir istatistik de önümüzde duruyor. Ben Oscar'ın bu kategoride son yıllardaki eğilimi ve İngilizce yayınlanmış bir kitabın imledikleri ölçüsünde bakmak istiyorum. PR çalışmaları, yapım şirketlerinin etkisi, stratejiler, başka hesaplar vs. benim anladığım konular değil nasıl olsa.

Aslında 3 yıl öncesine kadar Yabancı Film Dalı'nda da ağır melodramlar, Hollywood'un büyük anlatı kalıplarına sıkışmış filmler ödüllendiriliyordu. Sırasıyla 2006'dan 2011'e kadar bu ödülü alan filmlere bakalım: Başkalarının Hayatı, Kalpazanlar, Gidişler, Gözlerindeki Sır, Daha İyi Bir Dünya'da nitelikli ticari sinema ürünlerinden öte bir anlam taşımıyordu, ve büyük festivallerde onurlandırılamıyorlardı haliyle, yarışamıyorlardı bile. Eleştirmenler Oscar alana kadar bunların bir kısmından habersizdi. Ntv'nin bir zamanlar meşhur Oscar gecelerinden birinde Mehmet Açar aday filmler arasında bir tek Gidişler'i izlemediğini söylüyor, o da ödülü kucaklıyıveriyordu. Bir sonraki yıl Beyaz Bant mı Bir Kahin mi derken bir Arjantin polisiye-melodram kırması aradan sıyrılıveriyordu. Ama 2011 yılında İran'dan yönetmenin bir sonraki filmine nazaran ana akım sinemaya biraz daha uzak, İtalyan Yeni Gerçekçiliği tadındaki Bir Ayrılık bu kategoride Bisiklet Hırsızları'ndan sonraki (62 yıl) en doğru kararlardan biri olarak tarihe not düşülüyordu. Bir yıl sonra Haneke de Beyaz Bant ile alamadığı ödülü bu kez Aşk ile alıyordu. Film melodramın kodlarına yaklaşır gibi dursa da asla tuzaklarına düşmüyordu. Bir yanıyla bu ödül geçen yılki eğilimin devamı olarak okunabilecek iken, bir eleştirmen tarafından Haneke'nin bu filmi Oscar almak için çektiği inatla dile getiriliyordu. O eleştirmene twitter'da bunu sorduğumda, Beyaz Bant'ın daha grift senaryosu ve yaşananları içselleştirmemize olanak sağlamasına oranla Aşk'ın daha basit, anlaşılması kolay bir senaryoya sahip olduğu ve hepimizin belli özdeşimler kurabileceğine yakın cevaplar aldım, kısmen doğru olabilirdi ama Aşk'ın katıksız minimalizmden taviz vermeyen şiirsel yapısı ana akım sinemayla da epey bir tezat oluşturuyordu kuşkusuz. Bu iki filmin Oscar'ın bu kategorideki eğilimini başka bir tarafa çektiği aşikar, Aşk'ın Beyaz Bant'a oranla Cannes izleyicisinden daha olumlu tepkiler aldığı da ortada tabii, izleyicisi diyorum dikkatinizi çekerse; jüri, yazar değil daha bir halktan bahsediyorum. İlk etaptan itibaren daha çok insanı içine almaya başlayanın daha bir Oscarlık film olduğu yorumuna kapı açabilir belli oranda bu tespit de. Peki Üç Maymun ve Bir Zamanlar Anadolu'ya nazaran Kış Uykusu'nun Cannes izleyicisinden daha olumlu tepkiler aldığı söylenebilir mi? Tepkiler arasında pek bir fark göremedim ben, daha çok seven de daha az seven de hemen hemen aynı gibiydi, mesela Türkiye'de Bir Zamanlar Anadolu'da'nın daha olumlu tepkiler aldığı söylenebilir. Kış Uykusu da güzel ama bir BZA değil diyen az mı çıktı? DVD'si temin edildikten sonra Kış Uykusu'nun hakkını vermemişiz diyenler çıkacaktır, çıkmalıdır.

Şayet Kış Uykusu'nun ödül alabileceği konusunda umutlanacaksak, özellikle geçen yıl ödülü kazanan Muhteşem Güzellik sayesinde umutlanmalıyız diyorum. Derinliği, eklektik yapısı, senaryosunun Hollywood reçetelerinin uzağına düşen amiyane tabirle konusuzluğuna rağmen Oscar alabildi. Cannes'da bile Akademi kafasındaki Spielberg'in kafasını değiştirmeyip filmi göremediğine şaşırmayanlar çıkarken Akademi'nin çoğunluğunun oyunu alması ilgi çekiciydi.
Muhteşem Güzellik'in dikkatimi çeken bir tarafı vardı: bir kaç kez daha izleme isteği uyandırması. Bunda kuşkusuz kimilerinin sevdim ama bir gıcıklığı da var bu filmin demelerine neden olan taraflarının payı yüksek. Filmde bazı sahneler apar topar geçiyor, kafadaki boşluklar o gıcıklığı yaratıyordu. Örneğin Pep'in sevgilisi olan striptizci kadının ne zaman öldüğü, niye öldüğü hatta ölüp ölmediğini ilk izleyişte kaç kişi anlamıştır? Sayıları pek olmasa gerek çünkü film bazı sahnelerdeki ivediliği, anlaşılmak istemez tavrıyla bunu zora sokuyordu. Bir kaç kez aynı sahnelere bakınca o gıcıklık durumu da ortadan kalkıyordu, sanıyorum ki değerini daha da artıyordu. Kış Uykusu da en az iki kez izlendikten sonra değeri daha da artan bir film. Muhteşem Güzellik'teki kadar alelacele durumlar söz konusu olmasa da detaylarıyla büyüyen bir film Kış Uykusu, bu blogta 9 Temmuz'da genişçe ele almaya çalıştım bu konuyu. Aydın Bey'in odasında özenle kenarlara itilmiş Türkçe afişler ya da imamla görüştükten sonra ortadan kaldırdığı kendi oyunun afişi bir Hitchcock filmindeymiş hissiyatı yaratmıyor mu? Ancak anlaşılan o ki yazılanlara baktığımızda ilk izlemede bunu gören pek yok gibi. İşte belki de Oscar şansı burada yatıyor çünkü Akademi üyeleri 1 kez izlemek zorunda değiller filmi, Akademi üyeleri evlerinde videodan filmleri izleme lüksüne sahipler ve diledikleri kadar geriye sarabilirler filmi. En azından Yabancı Film kategorisi gibi popülaritesi daha düşük dallarda filmi sinemada izleme gibi bir zorunluluk tutulmuyor ki daha çok üye izleyebilsin daha çok filmi. Ana dallarda da bir süre öncesine kadar böyle bir zorunluluk olmadığını biliyoruz, bu açıdan Barbara Klinger'in 1999 ödüllerine kitabında değinişi dikkat çekici.(Beyond The Multiplex: Cinema, New Teknologies, and The Home, University of California Press, 2006) O yılın açık favorisi Er Ryan'ı Kurtarmak iken En İyi Film Ödülü'nün Aşık Şekspir'e gitmesi. Yazar kitabında bunun nedenlerini tartışırken filmlerin ev ortamında izlendiğini Er Ryan'ı Kurtarmak gibi epiğin ev ortamına çok da uygun olmadığını, oysa Aşık Şekspir'in tam da ev ortamında değer kazanacağı sonucuna varır. Bende benzer duyguyu sinemada görsem sonuna kadar tahammül edemeyeceğim, ama evde ışıklar altında, dikkat dağıtıcı çokça faktörün içinde bakmaktan zevk aldığım (sinemasal haz değil elbet) dizilerde yaşıyorum. Sinemada hayran kaldığım filmleri ise ev ortamında izlemek istemiyorum örneğin. Bence Kış Uykusu'nun başarısını ev ortamında izlenmesinin değişkenleri de etkileyecek, o değişkenlerin en azından bir açıdan olumlu olduğu da açık... Ayrıca Oscar'dan önce verilecek Avrupa Film Ödüllerinde de Kış Uykusu'nun ödül(ler) alabileceğini düşünüyorum. Altın Küre'de de bir adaylık gelebilir. Buralardaki başarılar da Akademi üyelerinin filme yönelik dikkatini iyice artıracaktır, Kış Uykusu'na hakettiği değerin verilmesi de zaten dikkatli bakmaktan (daha doğrusu görmekten) geçiyor. http://www.yenisafak.com.tr/kultur-sanat/oscar-icin-oy-kullananlara-dvd-surprizi-518088