23 Şubat 2017 Perşembe

Big Mac'e Yumulur Gibi Film Seyreden Blogger'lara...

Geçenlerde ilk kez blogger ödülleri için adaylarımı buradan paylaşmıştım. Adaylar belirlendikten sonra sıralama ve ödüller açıklandı. Tabii yine şaşırtmadı. Sanki ABD'de yaşayan bir grubun tercihlerini gördük. Ödüllerin dağıtımından önce en iyi film sıralamasında şu 5 filmden en az 4'ü ilk 5'e girer, hadi yanıltın diye tweet atmıştım. Yine yanıltmadılar, hatta 2'inci ve 4'üncü sırada olması muhtemel adayların sıralamasını bile bilmişim, 1'inci ile 3'üncü ise birbiriyle yer değiştirmiş. Gerçi zaten, filmin kendi ülkesinde sadece 2016 yılı içinde vizyona girmiş olma zorunluluğu da benim açımdan bazı filmlere (Love, Right Now Wrong Then gibi) adaylık vermemi imkansızlaştırmıştı. Kendi ülkesinde vizyona girdikten sonraki yıl bizim sinemalarımıza konuk olduysa o film suçumuz ne, di mi ama? Hoş, The Salesman'a ben yüksek bir oy vermesem o da en iyi film adayı olamıyormuş, neyse...

Devam edelim; adaylar açıklanmadan önce de, Frantz'a 1 adaylık bile çıkmaz, hadi yanıltın demiştim, orada da yanıltmadılar. İşin ilginci yönetmenlik, senaryo, oyunculuk gibi kategorilerde aday sayısı 5 değil 10 olsa dahi Franz yine listeye giremeyecek kadar görmezden gelinmiş, ne diyelim zevkler böyledir mi? Hangi zevkler, malum 1 ülkenin evet sadece tek 1 ülkenin tekeline aldığı zevkler mi? Frantz'ın bir Oscar adaylığı olsa mesela böyle mi olurdu? En azından 1 adaylık elde edebilir veya o adaylığı az farkla kaçırabilirdi sanki.

Niye yazıyorum bunları, ülkede dert mi kalmadı. Kalmadı. Oscar Akademisi'nin seçimleri olsun, bir yönetmenin twitter'daki alaycı paylaşımı olsun, ya da yerli festivalde bir filmin aldığı, alamadığı bir ödül olsun, günlerce sinema kamuoyumuzu meşgul etmiyor mu? Misal Fırat Yücel ile tanımadığım bir twitter kullanıcısının geçen yıl twitter'da 6 saat civarı neredeyse aralıksız Toz Bezi tartışması ne büyük dertti ama, benim ki de böylesi kişisel bir dert işte. En nihayetinde blog açıp sinema üzerine yazdığını söyleyen insanların kendi aralarındaki bir oyun bu, benim de dahil olduğum ve blog açmak da facebook, twitter hesabı açmaktan zor değil zaten. Yeni medyanın sağladığı demokratik ortam açıkça suistimal ediliyor. Allahtan SİYAD üyeliği de bu kadar kolay değil, yoksa kendilerini bir günde SİYAD üyesi ilan eder, oradaki belli ölçüde renkli, sonuçlarını pek kestiremediğimiz listelerin de içine ederler.

Sonuçta bu kadar istikrarlı, bu kadar ezici bir ABD üstünlüğü tez yazacak sosyoloji öğrencilerine bile konu olur cidden. 66 blogger, sevdiği filmleri oyluyor. İlk 4, ABD yapımı. 5'inci de yıllarca Hollywood'ta çalışmış, o tarz hikaye anlatmaya meyilli yönetmenin filmi, keza listedeki Koreli yönetmen de bu minvalde değerlendirilecek cinsten. Listede 1 İngiliz var ama film yine Amerika'yı anlatıyor, adı bile Amerikan diye başlıyor. Neyse 2 tane Dünya Sineması örneği listenin en altlarına sızmış diyorum, o da ne, ikisi de bu yılki Yabancı Film Oscar'ı adaylarından, hatta daha fazlası, 2'si de favori orada, biri kazanacak ama hangisi acaba muhabbeti yapılıyor.

Yani efendim, zevkler çeşitlidir biri senin sevdiğini sever diğeri sevmez ötesinde bir durum bu çünkü ortada bir çeşitlilik yok ve blogger üye sayısının çok az olduğu ilk 2 yılı kısmen dışarıda tutarsak, her yıl böyle bu. Nerede görülmüş, herhangi bir ülkenin sinema yazarları her yıl sevdiği filmleri oylayacak ve 4 yıl boyunca hep en iyi film ABD yapımı olacak, tüm kategorileri net biçimde ABD yapımları domine edecek...

Sonra, daha ufak kategorilerde biraz farklılık olur mu diye onlara göz atayım dedim, örneğin belgesel kategorisine. Ne çıksa karşıma beğenirsiniz. En yüksek oyu alan filmin adı O.J.: Made in America. Orada bile içinde Amerika kelimesi geçen filmi bulmuşlar. Bravo vallahi...

Gerçi  sadece Oscar'ı eleştirdim diye (eleştirmek için onlarca neden belgeleriyle ortada) twitter'da bloklayan, ondan sonra da işte bloğu böyle yersin gibisinden seviyesiz bir tweet atan, bir diğeri çektiği videoda en güzel dönem Oscar dönemi, Oscar Oscar diye anıran bir 'kitle'den bahsediyoruz. Bildiğiniz fanatizm bu. Ama sinema da Amerika'dan ibaret değil işte. Tek tipleşmiş dünyanın kime ne faydası olabilir ki, eğilimlerini çok rahatça tahmin ettiğimiz, sürprizin, çeşitliliğin olmadığı bir dünyanın...

Hemencecik, her yıl burada da paylaştığım, yılın en sevdiğim filmleri listesine göz atıyorum, acaba farkında olmadan benim seçimlerimde de tek 1 ülkenin egemenliği olabilir mi diye? Bu yıl Fransız, geçen yıl İtalyan, ondan önceki yıl Türk, daha önce yine FransızFransız, AmerikanAlman diye gidiyor en sevdiklerim, pek çoğu Avrupa ortak yapımları elbet ama bir yönetmenin menşei var, o filmi çektiği bir ülke var ve o ülke yapımcı aynı zamanda. Hemen ikinci sıralara kimleri koymuşum onlara bakıyorum, orada da liste Amerikan, Alman, İtalyan, Romen, Fransız, FinFransız şeklinde uzamış, bunların altlarında Rus da var, Filipinli de, İranlı da, Koreli de, Belaruslu da, çok sayıda Meksikalı da...

Yine benim seçimlerimde de bir Avrupa egemenliği, ezici olmasa dahi göze çarpıyor. Ama en azından tek 1 bir Avrupa ülkesinden ibaret değil bu ya, orada bir çeşitlilik var. Üstelik ne gam, ABD'nin zevkler konusundaki bu ezici üstünlüğünün karşısına tek 1 ülkeyi çıkarsam çok mu fena yani, ama yapmamışım.

Geçen yıl ortalığı kasıp kavuran Arkapencere'nin giriş yazısı vardı hani, orada blogger geçinenlerin pek çoğunu kapsayacak şekilde, onlara Coca-Cola içer gibi film seyredenler diyordu. İşte her sene sinema bloggerlarının seçimlerini görünce başka bir şey düşünemiyorum. Neden insanlar başka başka marka Colaları değil de hep aynı markayı içiyorlarsa, film izlemek de bunlar için farksız. Her türlü eleştiriyi fazlasıyla hak ediyorlar. Ben Cola'yı da içine alan, yuvarlak ekmek arası eti, patatesiyle, onlara McDonalds'ın en popüler menülerinden Big Mac'e yumulur gibi film izleyenler diyorum. Niye mi, George Ritzer'in Toplumun McDonaldlaştırılması adlı kitabı bu fastfood zinciri üzerinden film izleme kültürüne dokunan bu durumu çok güzel anlatıyor çünkü. Tavsiyemdir. Okuyun.

Şimdi soruyorum; eyy bloggerlar -tek tük de olsa farklı seçimleri olan varsa onlar hemen üstüne alınmasın- siz bloggerların film izleyen sıradan birinden ne farkınız var, takıldığım nokta bu. Sinema üzerine yazdığınızı söylüyorsunuz ama kendi ülkeniz dışındaki tek 1 ülkenin ürettikleri sizin beğeninizi esir almış ve siz kendinizi sıradan izleyiciden farklı, beğenisi törpülenmiş, sinema üzerine yazan, dolayısıyla kendinizi sinema üzerine düşündüğünü varsaydığımız insanlar olarak görüyorsunuz değil mi? Sinefil olmak mevzusuna artık girmiyorum bile, çok yazdım. Sizin pek çoğunuz günlerdir, salonların çoğu niye Recep İvedik ile dolu, ııığğğğğğğ zevksiz halk diye anırıyor. Onlar da senin gibi bir 'kitle' işte, bu kadar rahatsız edici olan ne olabilir ki, onların yerli senin Amerikan olmandan başka.

Ayrıca son olarak şunu da belirtmeden geçmemeliyim. ABD bir hegemonya ise onun karşısına konumlandırılan Avrupa da yeryüzüne indirilmiş bir melek tabii ki değil, evet bu ABD imparatorluğuna karşı korucu tedbirler alıyor. Eurimages gibi kuruluşların öncülüğünde ortak yapımlarla güç birliği oluşturuyor Avrupa, o da başka tür bir hegemonya yaratıyor ve o da tartışılmayı, yerine göre eleştirilmeyi hak ediyor, uzun uzun yazılabilir üzerine ama toplum şu vaziyette iken, oraya gelmeye o kadaaaar çok var ki... 1 Avrupa filmi tercih ettiğiniz de, istediği kadar ödül alsın, ama Yabancı Film Oscar'larına aday olmamışsa o filmi tercihinizle siz bir marjinal olup çıkıyorsunuz düşünsenize, henüz bu aşamadayken nesini-niye eleştireceksiniz Avrupa'nın. Daha durun bakalım.


 

18 Şubat 2017 Cumartesi

Blogger Ödülleri İçin Benim Önerdiğim Adaylar

Türkiyeli Sinema Bloggerları (en son 107'ye çıkmıştı) her yıl, tipik sektör ödüllerinde (Oscar, Altın Küre, Bafta, Cesar, David di Donatello vs.) olduğu gibi öncelikle, geçen yıl kendi ülkesinde gösterime çıkmış filmler içinde izledikleri arasından beğendiklerini aday olarak sunuyorlar, en çok puanı toplayanlar arasından önce adaylar belirleniyor, sonra da her dalda ödülü alan film. Geçtiğimiz sinema sezonu olağanüstü güzel olduğu için normalde o kadar çok önemsemediğim ama yine de içinde olmaktan tuhaf zevk aldığım (eğilimi de bildiğim: blogger sayısı arttıkça Hollywood'un ezici üstünlüğünün şiddetini katbekat arttırdığı, ama yine de sonuçları merak ettiğim) bu süreçteki adaylarımı sizlerle paylaşmak istedim. Geçen yılın Cannes'ında ben olsam ödülleri nasıl dağıtırdımı da unutmuş değilim, bir aksilik olmaz ise birkaç filmi daha izleyip onu da paylaşırım. O hevesle bir gün belki yoğun biçimde takip etmeye başladığım 2009 ve sonrası diğer Cannes tercihlerimi de. Kim bilir.


BLOGGER ÖDÜLLERİ İÇİN BENİM ÖNERDİĞİM ADAYLAR




EN İYİ FİLM






FRANTZ







THE SALESMAN









PATERSON







GRADUATION






FROM THE LAND OF THE MOON










EN İYİ YÖNETMEN





FRANÇOİS OZON (FRANTZ)        







TOM FORD (NOCTURNAL ANIMALS)






CRISTI PUIU (SIERANEVADA)
                                     







ASGHAR FARHADI (THE SALESMAN)                                        







FEDE ALVARES (DON'T BREATHE)










EN İYİ ÖZGÜN SENARYO         


   
                                

FRANÇOİS OZON, PHILIPPE PIAZZO (FRANTZ)








 ASGHAR FARHADI (THE SALESMAN)








MAREN ADE (TONI ERDMANN)
                                     




CRISTIAN MUNGIU (GRADUATION)







JIM JARMUSH (PATERSON)












EN İYİ UYARLAMA SENARYO



NICOLE GARCIA, NATALIE CARTER, JACQUES FIESCHI
(FROM THE LAND OF THE MOON)






PEDRO ALMODOVAR, ALICE MUNRO (JULIETA)






TOM FORD (NOCTURNAL ANIMALS)






CELINA SCIAMMA (MY LIFE AS A ZUCCINI)






DAVID BIRKE, HAROLD MANNING (ELLE)













EN İYİ ERKEK OYUNCU





SHAHAB HOSSEINI (THE SALESMAN)







PIERRE NINEY (FRANZ)






PETER SIMONISCHEK (TONI ERDMANN)






LOUIS GARREL (FROM THE LAND OF THE MOON)






ADRIAN TITIENI (GRADUATION)







EN İYİ KADIN OYUNCU






MARION COTILLARD (FROM THE LAND OF THE MOON)


   



PAULA BEER (FRANTZ)







SANDRA HÜLLER (TONI ERDMANN)






TARANEH ALIDOOSTI (THE SALESMAN)







ISABELLE HUPPERT (ELLE)



                                     



Sevgili Okur;
Elbette buradakinden çok daha fazla dalda aday belirttik. Örneğin, sinematografi, kurgu, prodüksiyon tasarımı ve daha nicesi. Oralarda az da olsa farklı adaylarım olmadı değil ancak ben diğer teknik dalları da yönetmenlik ile ilintili olarak gördüğümden burada ayrıca paylaşmıyorum. 

Frantz, özgün senaryo dalında aday olarak gösterildiğinden ötürü tercihimi bu yönde kullandım ama Frantz'ın uyarlama senaryo dalında aday olabileceğini de belirtmek isterim çünkü bir piyes ve oradan uyarlanan 1932 yapımı (Broken Lulaby) film ile çok güçlü bağları olduğu ifade ediliyor. Ben ikisini de izlemedim-okumadım. Söyleyenlerin yalancısıyım vallaha...

Bir de şunu belirtmek isterim. Tüm filmlerin ülkelerindeki vizyon tarihini (2016) baz alsak da hepsi İngilizce adlarıyla karşınızda. O da bu ödül sistemini hazırlayan arkadaştan kaynaklanıyor, sisteme her yıl öyle girdiği için ben de burada o şekilde paylaştım. Ah bu Amerikancılık ah...

9 Şubat 2017 Perşembe

Sadece Cinselliğe Yaklaşımı Nedeniyle Bile Görülmeli

Evet farkındayım çok geç kalmış bir yazı oldu bu. Ama Yeşim Ustaoğlu'nun yeni çektiği filme bir yazı yazmamak da olmazdı herhalde. Bu yazıyla bu görevi de yerine getirmiş olduk böylece. Neden böyle oldu peki? Elbette sansür (aslında bir oto-sansür) tartışmalarından sonra birkaç planın atıldığı, orjinalinden farklı bir filmi izlemek istemedim. Bir ilke benimkisi. Yine bir festivalde denk getirip tam haliyle izlemeyi arzuladım. Fakat Başka Sinema aklımı çelmeyi başardı ve vizyonu terk eden bazı filmleri 1 kereye mahsus gösterdiği, o meşhur Kaçırmadınız! gecesinde nasıl olduysa beni tavladı. Şöyle düşündüm: Şimdi sansürlü izleyeyim, festivalde de sansürsüz halini izler, böylece bir karşılaştırma yapmış da olurum. İlkeyi çiğnedik anlayacağınız.

Film deniz kıyısında küçük denebilecek bir yerleşim yerinde bir psikiyatrist ve genç bir kadının kesişen hayatlarını anlatıyor, aslında ikili arasında öyle güçlü bağlar da kurulmuyor. Elmas adlı bu gencecik hasta kadın, Şehnaz'ın diğer pek çok hastasından sadece biri. Yönetmen filmin başından itibaren kamerayla ikiliyi takip ettiğinden bir noktadan sonra klinikte ikiliyi epey izliyoruz. Elmas yaşça ondan çok büyük nobran kocası ve ona hizmetçi muamelesi yapan kaynanasının gizemli ölümü sonrası balkonda oldukça kötü bir halde bulunuyor ama film katil Elmas ya da değil hiç orasıyla ilgilenmiyor. Kadının evin içindeki ezilmişliği, yatakta cinselliği yaşamaktan öte kocası tarafından büyük bir işkenceye maruz kalıyor görünümündeki hali gerçekten dokunuyor (Bir erkek bir kadının ne yaşadığını ne kadar hissedebilir, ben perişan oldum vallahi, düşünün). Ya psikiyatrist Şehnaz ondan çok mu farklı durumda, ilk bakışta öyle olsa bile. Klasik burjuva bir yaşam, kendi doktor eşinin gördüğümüz kadarıyla ofisi-projeleri var, güzel yemekler yapıyorlar, şarap içiyorlar ama Şehnaz da cinsellikten pek zevk alamıyor. Erkeği cinselliğin çift taraflı olduğundan bir haber, kendi zevkine odaklanmış sadece, erken boşalıyor da diyebiliriz. 

Son kertede alt sınıfa da üst sınıfa da sirayet eden ataerkil toplumun marazlarını izliyoruz. Benim hep savunduğum noktaya geliyor aslında film. Bu toplumun erkeği de sorunlu kadını da ve inanın erkekler yüzünden hiç hak etmediği acıları çeken tonla kadın varsa, o çapta olmasa bile kadınlar yüzünden hiç hak etmediği acıları çeken erkekler de çok. Psikiyatristleri aşan bu duruma sosyologların mı eğilmesi gerekiyor acaba? Şehnaz başkalarını iyileştirmeye çalışırken kendisinin hasta olduğunu fark ediyor ya zaten. 

Gerçekten yönetmenin cinselliğe yaklaşımı Türkiye'de alışık olmadığımız kadar cesur. Kutlamak lazım. Filmin görsel dokusuna da ayrıca önem veren yönetmen, en büyük verimi iki kadın oyuncusunun devleşmesiyle alıyor. Özellikle yıllar önceki tv dizisinden sonra ardı ardına sinemalara konuk olan Ecem Uzun hayretler içerisinde bırakıyor. 

Burada bence oyuncu yönetiminin başarısına da parantez açmak lazım. Mesela klinikte Elmas'ın geçmişini, gördüğü rüyadan güç alarak aralıksız canlandırdığı sahne dikkat çekici, gerçi yine de ben o sahnenin biraz uzun tutulduğu kanaatindeyim. Yönetmen böyle yaparak senaryoyu değil Ecem Uzun'u daha da ön plana çıkarmış. Senaryo ise genel anlamda filmin yumuşak karnı olmuş.

Hala Ustaoğlu'nun en bütünlüklü eserinin Araf olduğunu düşünsem de Tereddüt'ün de ülke sinemasının kadın yönetmenlerinin kolay erişemeyecekleri bir çıtada olduğu ortada.

Yıldız: * * 

28 Ocak 2017 Cumartesi

Bir Kez Daha İran Toplumu'na Bakan Bir Başyapıt ve Oscar Yaygarası

Ashgar Farhadi'yi son filmi Forushande (Satıcı) ile karmaşık duygular selinde boğulmamaya çalışarak alkışladık. 

Son dönemde Başka Sinema'ya epey kayda değer film geldi, bir de Oscar'ın Yabancıları Haftası yaptılar. Pek çokları gibi ilk anda ben de Oscar'da son 9'a kalan filmleri izleriz sanmış ama yanılmıştık. Bazı ülkelerin kendi adaylarından seçmelerdi izlediklerimiz. Orada izlediğim Lav Diaz'ın Altın Aslan'lı filmi Ang Babayeng Humayo (Giden Kadın), sinema tarihinin izlemesi en zor filmleri arasında yer alacak kıvamdaydı. 4 saat boyunca neredeyse yok denecek kadar az olayın gerçekleştiği bir film düşünün ve zaman zaman da, konuşan karakterlerin yüzleri karanlık olduğundan kim olduğunu seçemediğiniz bu film benim için hayal kırıklığıydı ama başka bir hayal kırıklığını da Andrea Arnold'un American Honey'sinde yaşadım. Amerika'nın serseri gençlerinin Amerika'yı kat edişinde ne bir anlam ne bir ritim duygusu vardı. Zevkler çeşitli, çok sevenleri (sadece American Honey için biliyorum) var elbet ama bence tek kelimeyle sıkıcı filmler bunlar. 

Oysa bir kez daha Oscar heykelciğini gözüne kestirdiği söylenen Ashgar Farhadi öyle mi? Satıcı ile birlikte Dünya Sineması'nın sayılı isimleri arasına girmeyi artık hak ediyor. Her şeyden önce Farhadi, muhteşem bir hikaye anlatıcısı; hikaye nasıl kurulur, geliştirilir, ritim duygusu niye önemlidir, gerilim nasıl yaratılır gibi, sorulara ders niyetine izletilmeli. Evet Hollywood reçetelerine elbet bağlı kalınmamalı ama sinemanın görsel bir takım araçlarla öncelikle bir hikaye anlattığını unutmamalıyız. Fransızcası Le Client (Müşteri) olarak kayda geçen son filminde yönetmen tekrar İran'a dönüyor, iyi de yapıyor. Bir önceki filmi Fransa'da çektiği Geçmiş'in üzerine sinen biraz özenti (Ceylan ve Mungiu da teklifler almasına rağmen kendi ülkeleri dışına çıkmamakta haklıymış dedirten) ve biraz fazlaca melodramatik unsurlar törpüleniyor. Yine hareketli omuz kamerası ve doğal oyunculuklar. Kimileri her ne kadar Farhadi'nin eski filmleri kadar akıcı olmadığını söylese de Bir Ayrılık ne kadar akıcıysa Farhadi kurduğu dil ile Satıcı'da da en az o kadar akıcı ve çarpıcı bana göre (biraz Audiard'a da benzetiyorum). 

Rana (Tadeneh Alidoosti) ve Emad (Shahab Hosseini) Arthur Miller'ın Satıcı'nın Ölümü adlı eserini sahneye koymak üzere olan genç bir çift, kentsel dönüşümün gölgesindeki Tahran'da yaşadıkları bina sallanmaktadır (ki yine dönecekleri yer orasıdır, harikulade bir metafor), onlar da oradan mecburen başka bir eve taşınırlar, onlardan önce bir fahişenin yaşadığı bir eve. Nitekim filmin kırılma noktası da bu taşınmanın ertesinde gerçekleşir. Bir akşam Rana banyoya girmek üzereyken eve gelmek üzere olan Emad'tan kahvaltılık bir şeyler almasını ister kısa bir süre sonra da kapı çalar ve Rana, Emad geldi diye kapıyı açıp banyoya girer ama gelen daha önce orada yaşayan fahişenin bir müşterisidir ve Rana'ya tam olarak içeriğini öğrenemediğimiz bir saldırıda bulunur. İşte buradan hareketle İran toplumundaki mahalle baskısı ve kadının yeri, kültürlü görünen erkekte bile ortaya çıkan kof bir ahlakçılık ve intikam duygusu filmi kuşatır. Farhadi tüm bunları bir gerilim ve kara film havası içinde gerçekleştirir. Filmdeki herkesin bir şekilde satıcı ve müşteri olduğu olduğu film bu kavram üzerine düşünme fırsatı da verir. 

Satıcı'nın Ölümü ile bazı paralellikler üzerinden de okunabilecek filmin özellikle son 20-25 dakikası gerçekten izleyicinin duygularıyla çok ustaca oynuyor, adeta paçavraya çeviriyor ve düşündürüyor. Başta Hosseini olmak üzere tüm oyuncuların da mükemmel bir kompozisyon çizdiği Satıcı, aynı zamanda izleyicisini entelektüel anlamda da geliştirmeyi teşvik eden o özel filmlerden. 

Filmden çıktıktan sonra sinemanın birkaç yüz metre ötesindeki kitapçıda filmden çıkan birkaç kişiyi görmek... Elbette satın aldıkları kitap Satıcı'nın Ölümü.

Not 1: Bu yıl daha Ocak ayında olmamıza rağmen sinemalarda izlediğim 15. Cannes-Ana Yarışma filmi oldu Satıcı, en azından 2 tane daha kesinlikle izlemek istediğim var, ama şu an için ben olsam Altın Palmiye'yi Satıcı'ya verirdim diyorum.

Yıldız: * * * *

Oscar Yaygarası

Oscar adayları belli oldu, o gün yine twitter kilitlendi. Öncelikle kendini 'sinefil' olarak adlandırmayı seven o twitter eleştirmenleri ve tabii ki çeşitli yayın organlarında yazan eleştirmenler o dalda bunun hakkı yendi, şu en azından şu dalda olmalıydı onun şansı bu dalda yüksek vs. diye yazdılar, saatlerce. Ama daha bu ne ki, ödül törenine kadar daha çok yazacaklar, hele ki ödül gecesi. Aslında burada çok da sıkıntı yok. Ödüller; izlediğimiz, sevdiğimiz ya da sevmediğimiz filmlere dair oyun alanı yaratır, oynarız, bu oyunları ben de seviyorum. Ancak sıkıntı şurada; neden 'sadece' Oscar üzerine bu kadar çok yazıyoruz. Örneğin 1 gün sonra Cesar adayları da açıklandı. Mantığı Oscar ile aynı. Sektörü canlandırmayı amaçlayan ticari bir döngü ve aday olan yönetmenlerin çoğu sinemalara da uğradı. Hepimiz izledik. Ozon, Verhoeven, Dumont, Garcia, Dolan gibi Dünya Sineması'nda saygınlığı olan yönetmenler çeşitli adaylıklar elde etmişler. Verhoeven'in filmi Elle 11 adaylık almış mesela ama o Verhoeven'in filmi Elle, Oscar'da niye sadece 1 adaylık aldı, diğer dallarda tüh! onun hakkında konuşamayacağız diye dert yanıp dakikalarca üzerine konuşulurken, hali hazırda 11 adaylık aldığı aldığı Cesar'daki şansına dair kimse bir tek cümle etmiyor. Bir tek cümle yahu! Çok eskiden biraz da eleştirmenlerin Hollywood filmlerine taptıkları için (ki öyle bir durum da var) vaziyetin böyle olduğunu düşünürdüm, net biçimde görüyorum ki sizin derdiniz filmlerle de değil, sadece Oscar fetişizmi bu.

Not 2: Bir de twitter'da Oscar, iyi filmler için bir şey ifade etmez diyene, bir tane 20 yıllık Siyad üyesi artık ben de Oscar'a olumlu bakamıyorum diyor. Artık mı? Duayen de bunu derse vah halimize.


15 Ocak 2017 Pazar

İsviçre'den İnsancıl Bir Kukla Filmi

2007 yılında Persepolis'in Cannes'da Jüri Ödülü alması 1 yıl sonra Beşir ile Waltz'in yine Cannes'da övgülere boğulması ve Altın Palmiye'nin favorisi olarak görülmesi kimilerinde sinema artık yeni bir forma evriliyor, dolayısıyla yakıcı gerçeklerin sinemasını bundan sonra giderek insanlar değil çizgiler belirleyecek algısı oluşturmuştu. Belki 10 yıla kalmadan Altın Palmiye adaylarının yarısı animasyon olur diyen bile vardı. Bu öngörü elbette tutmadı. 2008'den sonra tek bir animasyon dahi Cannes'ın Ana Yarışması'na çıkamadı. Yine de animasyonun çeşitli türlerinde kayda değer filmler yapanlar oldu, farklı festivallerde bazen de Cannes'ın alt bölümlerde kendine yer buldu bu filmler. Bu yıl İsviçre'nin adayı olarak Oscar 'shortlist'e kalma başarısı gösteren Ma Vie de Courgette (Kabakçığın Hayatı) de onların başında geliyor. Stop Motion tekniğiyle oluşturulmuş ustalıklı bir film bu, içeriği belki pek toplumsal-politik yakıcılığa yaslanmıyor denebilir (aslında tam olarak öyle değil) ama çocukluğu zor şartlarda geçen, dünyamızın geleceği olacak insanlara dair hem içburucu biraz da komik, en önemlisi hümanist bir hikaye anlatılıyor. Başkarakter oğlanın takma adından da anlayacağımız filmin ismine atfedilen kabak tadı veren bir yaşamın sadece çocukları ilgilendiren değil hatta daha çok da büyükleri ilgilendiren taraflarını zevkle izliyoruz.

Yıldız: * * *

31 Aralık 2016 Cumartesi

Yılın En İyileri

Bu yıl daha önce de ifade ettiğim gibi, sinema açısından fevkalade bir yıl oldu. İlginç sürprizlerle karşılaştık. Bu kadarını beklemiyordum doğrusu. Ülke tarihinin en azından 1980 sonrasının net biçimde en korkunç aylarını yaşadık, kimileri 1945 sonrası Avrupa'nın da ürkütücü bir dönemine girildi (asimetrik savaş) dedi ama işte sanat hayatın yerine geçemese de önemli bir işlev yükleniyor bu dönemlerde, sinema da hareket kavramı (biraz uzun mesele) üzerinden kurgulanan bu modern çağlara çok uygun bir sanat olarak ilgimizi çekiyor. Benim için de biliyorsunuz ki öyle. Her yıl 10 iyi film belirleyen ben bu sene 10 filmi oluşturmakta epey zorlandım. 10 filmden daha fazlasını listeye almak istedim o yüzden bu yıl vizyona girmiş ya da artık girme ihtimali olmayan filmleri değil, sinema perdesinde 2016 yılı içinde izlediğim tüm filmlerin içinde en beğendiğim 20 filmi sizlerle paylaşmak istedim. Vizyona sansürlü giren Tereddüt maalesef izlemediğimden yok, yoksa Yeşim Ustaoğlu'nun açık ara en iyi kadın yönetmenimiz olduğunu düşünüyorum.

Yılın Bana Göre En İyi 20 Filmi




1-Frantz/Francois Ozon

2-Paterson/Jim Jarmush

3-Bacaleurat/Cristian Mungiu

4-Mal de Pierres/Nicole Garcia

5-Toni Erdmann/Maren Ade

6-La Double Vie de Veronica/Krysztof Kieslowski

7-Francofonia/Alexander Sokurov

8-Ji-geum-eun-mat-go-geu-ddae-neun-teul-li-da/Hong Sang-Soo

9-Dheepan/Jacques Audiard

10-Love/Gaspar Noe

11-Nocturnal Animals/Tom Ford

12-La Fille Inconnue/Dardenne Kardeşler

13-Julieta/Pedro Almodovar

14-Elle/Paul Verhoeven

15-El Boton de Nacar/Patricio Guzman

16-Sieranevada/Cristi Puiu

17-Chronic/Michel Franco

18-I Daniel Blake/Ken Loach

19-Don't Breathe/Fede Alvarez

20-Carol/Todd Haynes

İzleyip de unuttuğum varsa affolsun...

29 Aralık 2016 Perşembe

Amerikan Usulü Kırık Bir Aşk Hikayesi

Bu yıl sanıyorum ki benim 10 yıldır dikkatle takip ettiğim sinema sezonları içinde en iyisi, 2010 yılını bile geride bırakabilecek güçte ve neredeyse her izlediğimiz film bu duyguyu daha da güçlendiriyor. İşte Ford'un Nocturnal Animals'ı, hemşerisi Jarmush'un Paterson'ından çok farklı ama yine nitelikli bir Amerikan yapımı.

Modacı kimliğiyle tanınan Tom Ford'un ikinci filmi Nocturnal Animals (Gece Hayvanları) kırık bir aşk hikayesini kadının (Susan) tarafından koşut öyküler çerçevesinde anlatıyor. Bu koşutluk Susan'ın bugünü, terkettiği eski eşinin yazıp gönderdiği romanın aklında canlanışı ve geçmişi şeklinde oluyor. Eski eşi Edward ile severek evlense de sosyetik güzel Susan onu çok haksızca terketmiştir, yazmaya düşkün Edward da yıllar sonra Susan'a adadığı henüz yayınlanmamış bir romanını gönderir ve Susan romanı okudukça, tüm pişmanlıkları depreşir, nitekim uğruna terkettiği adam ona o kadar da değer vermiyor, hatta değer vermemek ne kelime düpedüz aldatıyor. Sonuçta bu roman Susan'a sevginin ne kadar değerli olduğunu ve elde ettiğimizde kolayca bırakmamamız gerektiğini, duyguların araçsallaşmasının önünde sonunda bireyi mutsuz edeceğini hatırlatıyor. Romanın kurgusu sembolik düzlemde ikilinin ilişkisinin bitişi üzerine bir şeyler söylüyor. En azından roman karakterleri farklı kişiler olsa da Susan kendi yaşanmışlıklarına koşut okuyor romanı. Sinema dili, oyunculukları ve senaryosu oldukça başarılı. 

Aslında bir yandan ilginç de bir intikam filmi. Kalbi kırılmış Edward'ın şiddet içermeden, sanatın, edebiyatının gücüyle aldığı bir intikam, ne kadar onurlu bir tavır değil mi? Bizdeki gibi ya benimsin ya kara toprağın dememiş.

Belki kendi hayatımdan da bazı izler bulduğumdan daha da sevmiş olabilirim filmi, ama toplumsal eleştirisi çok görünür olmasa da bireysel dramların ardındaki gerçekleri oldukça estetize edip zevkle izlenen bir filme dönüştürmüş Ford. Sadece moda dünyasıyla teması bakımından değil biçimci yaklaşımıyla da kardeşliği sezilen Wending Refn'in The Neon Demon'ı (iki oyuncusu bile aynı Karl Glusman ve Jela Malone -ki çok çekici değişik bir güzel) gibi göz boyamaya çabalamadan yapıyor ne yapacaksa. Başarılı bir roman uyarlaması olmasının hakkını verecek şekilde öncelikle, beyazperdeye yakışan bir 'öykü' anlatıyor. Belki tek eksiği, Susan'ın kafasında canlanan romanın filmin süre bakımından çoğunu kaplaması, adeta filmin kendisine dönüşmesi, burada da gerilim ve aksiyonun kolaycılığına kaçan bir tür filmi izliyoruz hissi geçiriyor kısmen. Yoksa filmin başkarakterinin okuduğu bir romanı perdede izlediğimizi bilmek bile gayet ilgi çekici bir fikir.

Yıldız: * * * *

5 Aralık 2016 Pazartesi

Yüce Ruhun Filmi Bu, İnsanın Tüm Kötülüklerine Zıtlık Oluştururcasına

François Ozon 17.filminde savaşın kaybı, aşk ve insanoğlundaki o yüce ruhu öne çıkardığı öylesine dokunaklı bir filme imza atmış ki, zaman zaman unutulmaya yüz tutan sinema sanatına sevgimizi perçinleyen bir film ortaya çıkmış. 

Şöyle bir bakıyorum da bu sezon (Ekim'den bu yana) ne kadar güzel filmler izledik. Daha birkaçını izlemediğimizi varsayarak diyorum bunu. Aslında 2015 ve 2016 bizler için, maalesef savaşın yeni tezahürleriyle geldi, ardı ardına patlayan bombalar, üzerine ateş açılan insanlar, darbeler, ohaller... Peki Avrupa çok mu farklıydı, başkentleri Brüksel Havalimanı'nda, metrosunda yaşananlar. Hele Fransa'da 7 ayrı noktadaki yüzlerce insana yapılanlar ve Bastil gününde Nice'te olanlar...

Ama o Avrupa son zamanların en hoş filmlerini bunların ertesinde üretiyor. Esasen Avrupa Sineması'nı bu kadar özel kılanlardan biri de yaşadıkları iki büyük savaştı çünkü insanoğlunun daha ne kadar acımasızlaşabileceğine dair büyük tecrübe edindiler. Belki de o yüzden Amerikan Sineması'nın en başarılı örneklerinde bile o naifliği bulamadım ki gerçekten çok başarılı örneklerini zaman zaman izledim, biri de geçen haftaydı.

François Ozon, Venedik Film Festivali'nin favorileri arasında gösterilen ama sadece filmin genç kadın oyuncusuna verilen bir ödül ile yetinmek zorunda kalan son filmi Frantz'da, eskiye gidiyor ve sanki bir açıdan 3. Dünya Savaşı'nın ayak seslerinin duyulduğu şu dönemlerde, bakın ne acılar yaşadığımızı unutmayın, tekrar tekrar hatırlayın diyor. Siyasetçiler sanatçıları dinler mi ki? Biz yine öyle umalım. 

Bu hayli ilginç filmde,1.Dünya Savaşı'nın ertesi, önce yer Almanya'nın bir köyü, nişanlısı Frantz'ı savaşta Fransız kurşunuyla kaybeden Anna, onun mezarının önünde bir genci görmeye başlıyor, Adrien adlı gizemli bu genç bir Fransız, Frantz'ın ailesi için oğullarını öldüren ulustan biri o ama Adrien Frantz'ın arkadaşı olduğunu söyleyerek aileye kendini çok sevdiriyor. Oğullarının mezarını ziyaret için Almanya'dan gelmiş üstelik, az şey mi?

Filmin ortasında filmin akışını alt üst eden o sürpriz itiraf geliyor (aslında deneyimli izleyicinin ne zaman gelecek diye bekleyebileceği). Bundan sonra birbirine yakınlaşmaya çalışan Anna-Adrien ayrı düşüyor. Bir süre sonra Anna, Adrien'in peşinden onu bulmak için Fransa'ya gidiyor, burada da yaşanması beklenen büyük aşk için zaman biraz geçmiş oluyor. 

Filmi izlemeyenler için filmin önemli gelişmelerini daha fazla yazmak istemiyorum ama Adrien'in vicdani sorumluluğu, ansızın tamamen ayrı koyduğu bir aşkı (filmi izleyenler ne demek istediğimi çok iyi anlayabilecekler) kendince yerine koyma isteği insana olan derin inancın da karşılığı. Nasıl yüce bir ruh bu. Evet sorumluyuz pek çok acıdan ne yazık ki, bazı zamanlarda bu acıların en büyüklerinden sorumluyuz ama kaybolanı yerine koymak neden mümkün olamasın ki !!! Tabii ki aşk ile olacak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey. Adrien'in niyeti çok alışık olmadığımız bir soylu tavra kapı açıyor. Yine film boyunca bize izlek sunan filmin ölü kişisi Frantz'ın Anna'nın ne olursa olsun aşkı yaşamasını, mutlu olmasını isteyişi peki, ve zaten Adrien'in bu bilgiye sahip oluşu. Ya Anna'nın birlikte yaşadığı Frantz'ın ailesini üzmemeye çalışan iyi niyeti, Adrien'e karşı affediciliği...

Evet savaşın ne kadar kötü bir şey olduğunu bıkmadan usanmadan 2016 yılında, üstelik 1.Dünya Savaşı ertesinden anlatan bir film. Tüm bunları çok sağlam bir senaryo, siyah-beyaz ve renkli film arasında özenle gidip gelen duyarlı bir estetikle ortaya döküyor Ozon. Adrien kemanı çalarken duyduğumuz Chopin'in çalışması gibi özenle seçilmiş çeşitli müzikler de aynı duyarlığın ürünü. Oyunculuklar da en iyisinden, özellikle Adrien rolünde Pierre Niney ve Anna rolündeki Paula Beer, filmin o hüznü ve hümanizmasını birinci sınıf bir mimik-jest ustalığıyla yansıtıyorlar.

Pek çok anlatmaya değer noktasını sürprizlerini bozmamak için anlatmadığım bu dört başı mamur hikaye, insanın karşıtlıkların içinde nasıl da var olduğuna dair, insanın yaşattığı her türlü kötülüğe karşın yine aynı insanın iç güzelliğiyle yapılan bir büyük vurgu. Anna'nın Adrien'in yanından trene binip ayrılırken Adrien'in seslenişinde insana dair o umut... Mutlu ol Anna, diyor. Daha başka ne istenebilir ki. Filmin özü biraz da bu cümle işte, ama burada sadece yazılı halini gördüğünüzden çok daha derin ifadesini buluyor filmde. 

Frantz hep izlemeyedeğer filmler üretmiş ilgiyle de takip ettiğimiz, dile kolay kısaları saymazsak 17. filmini çeken François Ozon'un başyapıtı...

Yıldız: * * * * *