29 Aralık 2016 Perşembe

Amerikan Usulü Kırık Bir Aşk Hikayesi

Bu yıl sanıyorum ki benim 10 yıldır dikkatle takip ettiğim sinema sezonları içinde en iyisi, 2010 yılını bile geride bırakabilecek güçte ve neredeyse her izlediğimiz film bu duyguyu daha da güçlendiriyor. İşte Ford'un Nocturnal Animals'ı, hemşerisi Jarmush'un Paterson'ından çok farklı ama yine nitelikli bir Amerikan yapımı.

Modacı kimliğiyle tanınan Tom Ford'un ikinci filmi Nocturnal Animals (Gece Hayvanları) kırık bir aşk hikayesini kadının (Susan) tarafından koşut öyküler çerçevesinde anlatıyor. Bu koşutluk Susan'ın bugünü, terkettiği eski eşinin yazıp gönderdiği romanın aklında canlanışı ve geçmişi şeklinde oluyor. Eski eşi Edward ile severek evlense de sosyetik güzel Susan onu çok haksızca terketmiştir, yazmaya düşkün Edward da yıllar sonra Susan'a adadığı henüz yayınlanmamış bir romanını gönderir ve Susan romanı okudukça, tüm pişmanlıkları depreşir, nitekim uğruna terkettiği adam ona o kadar da değer vermiyor, hatta değer vermemek ne kelime düpedüz aldatıyor. Sonuçta bu roman Susan'a sevginin ne kadar değerli olduğunu ve elde ettiğimizde kolayca bırakmamamız gerektiğini, duyguların araçsallaşmasının önünde sonunda bireyi mutsuz edeceğini hatırlatıyor. Romanın kurgusu sembolik düzlemde ikilinin ilişkisinin bitişi üzerine bir şeyler söylüyor. En azından roman karakterleri farklı kişiler olsa da Susan kendi yaşanmışlıklarına koşut okuyor romanı. Sinema dili, oyunculukları ve senaryosu oldukça başarılı. 

Aslında bir yandan ilginç de bir intikam filmi. Kalbi kırılmış Edward'ın şiddet içermeden, sanatın, edebiyatının gücüyle aldığı bir intikam, ne kadar onurlu bir tavır değil mi? Bizdeki gibi ya benimsin ya kara toprağın dememiş.

Belki kendi hayatımdan da bazı izler bulduğumdan daha da sevmiş olabilirim filmi, ama toplumsal eleştirisi çok görünür olmasa da bireysel dramların ardındaki gerçekleri oldukça estetize edip zevkle izlenen bir filme dönüştürmüş Ford. Sadece moda dünyasıyla teması bakımından değil biçimci yaklaşımıyla da kardeşliği sezilen Wending Refn'in The Neon Demon'ı (iki oyuncusu bile aynı Karl Glusman ve Jela Malone -ki çok çekici değişik bir güzel) gibi göz boyamaya çabalamadan yapıyor ne yapacaksa. Başarılı bir roman uyarlaması olmasının hakkını verecek şekilde öncelikle, beyazperdeye yakışan bir 'öykü' anlatıyor. Belki tek eksiği, Susan'ın kafasında canlanan romanın filmin süre bakımından çoğunu kaplaması, adeta filmin kendisine dönüşmesi, burada da gerilim ve aksiyonun kolaycılığına kaçan bir tür filmi izliyoruz hissi geçiriyor kısmen. Yoksa filmin başkarakterinin okuduğu bir romanı perdede izlediğimizi bilmek bile gayet ilgi çekici bir fikir.

Yıldız: * * * *

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder