9 Temmuz 2026 Perşembe
5 Temmuz 2025 Cumartesi
Çeyrek Asrın En İyi Filmleri Seçildi
500'den fazla yönetmen, oyuncu, yapımcı ve sektörde ağırlığı olan isme 1 Ocak 2000'den bu yana ABD'de vizyona girmiş en iyi filmleri listelemeleri söylenmiş, sanıyorum ki herkesten 10 film söylemeleri istenmiş böylece adı en fazla söylenen filmler listelenmiş ve bir ilk 100 oluşmuş.
Burada da geçtiğimiz 25 yılda benim en çok beğendiğimi düşündüğüm 10 film var.
Frantz - François Ozon
Kış Uykusu -Nuri Bilge Ceylan
Beyaz Bant - Michael Haneke
6 Numaralı Kompartıman - Juho Kuosmanen
Saklı - Michael Haneke
4 Ay 3 Hafta 2 Gün - Cristian Mungiu
Muhteşem Güzellik- Paolo Sorrentino
Konuş Onunla - Pedro Almodovar
İki Gün Bir Gece - Dardenne Kardeşler
Bir Kahin - Jacques Audiard (Türkiye'de vizyona girmedi !f İstanbul kapsamında Bir Peygamber adıyla sinemalarda gösterildi)
24 Mayıs 2025 Cumartesi
Jafar Panahi Altın Palmiye'ye Yakın
Abbas Kiarostami'nin Kirazın Tadı'ndan bugüne 28 yıldır İran'a gitmeyen ödül, bu kez gidebilir. Panahi'nin son filmi Yek Tasadef Sadeh (Sadece Bir Tesadüf) için olumlu yorumlar fazla. Üstelik son yıllarda bir hatta iki filmi hep ana yarışmada olan güçlü bir ülke sineması için bu kadar zaman fazla değil mi?
Şimdi anlatacaklarımı nasıl tarif etmeli? Belki kaderin cilvesi diyerek, ama uzun tarihi boyunca festivaller de kendi hikayesini oluşturabiliyor... Ve işte onlardan biri bu akşam tamamına erebilir. Bu Jafar Panahi'ye Altın Palmiye getirebilecek bir hikaye. Hemen hafızalarımızı tazeleyelim. Tam 15 yıl öncesine gidiyoruz. 2010 yılındaki Cannes Film Festivali'ne... Jafar Panahi İran hükümetine sanatıyla başkaldırmak suçundan ötürü hapiste, O yılki Cannes jürisi oluşturulurken Tim Burton başkanlığındaki jüri üyelerinden biri de Jafar Panahi olarak belirleniyor. Festival, İran hükümetine Panahi'nin festivaldeki görevini yapabilmesi için çağrıda bulunuyor. İran hükümeti, elbette Panahi'yi jürilik yapması için hapisten çıkarmayacaklarını belirtiyor. Hatta İranlı yetkililer festivalin bunun olmayacağını bile bile Panahi'yi jüri üyesi yaptıkları için Cannes'ın bir sinema festivali değil, siyasi bir festival olduğu suçlamasını getiriyor. Panahi hapisten çıkamıyor hatta o süreçte açlık grevine başlıyor... Ödül töreninde tüm jüri üyeleri koltuklarında otururken, Panahi'nin adının yazdığı koltuk boş kalıyor ve ilgilisi için ikonik bir görüntü verilmiş oluyor ama dahası var tabii. O yıl Aslı Gibidir filmiyle Juliette Binoche, kadın oyuncuödülünü kazanıp sahneye çıktığında, eline Jafar Panahi yazan bir kartonu kameralara gösteriyor, Panahi'nin boş koltuğunu işaret ediyor. Sahnede kurduğu cümlelerle de aktivistliğini sürdürüyordu... Ve böylece bir sinemacının hapiste olduğunu daha geniş kitlelere duyurmuş oldu. İşte o Juliette Binoche, bu yıl festivalin jüri başkanı, Panahi ise sadece ana yarışmada olmakla kalmıyor, bu kez bizzat Cannes'da. Geçen sönük yılın politik bilinci sağlam filmi Kutsal İncirin Tohumu'nun yönetmeni Mohammad Rasoulof'u özel bir ödül ile geçiştiren jüri, Panahi'yi bir yan ödülle (Senaryo gibi, -ki bunu 2018'de almıştı) geçiştirir mi? Ya da Büyük Ödül (Grand Prix) yeterli der mi? Her ne kadar Cannes jürilerinin sağı solu belli olmasa da durum bu kez farklı olabilir. Tablolara biraz göz gezdirince, Kleber Mendonça Filho, Oliver Laxe, Joachim Trier, Richard Linklater, Sergei Loznitsa da olası rakipler arasında gözüküyor. Yine Bi Gan da izleyicileri keskin biçimde ikiye bölen filmiyle belki yan ödüllerden birini alabilir (Mizansen veya Jüri). Dardenne Kardeşler ise ödül alsın almasın, hatta gerekirse kötü eleştiriler alsın her daim en çok merak ettiğimiz yönetmenlerin başını çekmeyi sürdürecek... Şahsen Panahi, Altın Palmiye'yi almayacaksa, Dardenne'ler duyargaları gelişkin, yalın, yetkin sinemalarıyla 3. Palmiyelerini niye alamasın ki?
15 yıl öncesi ve bugün, son 15 yılda dünya genelinde demokrasi endeksi kademe kademe geriliyor. Seçimli demokrasiler seçimli otokrasilere, seçimli otokrasiler ise otokrasilere dönüşmeyi arzuluyor. Yükselişe geçen otokrat hükümetler haklı elbette, Cannes aynı zamanda siyasi bir festivaldir. Evet Cannes bir yanıyla Batılı anlamda kapitalizmin önemli bir beşiğidir ve diğer yandan mümkün mertebe sanatçıların ve sanatın özgürlüğünü savunan en büyük sinema platformudur... Sanat ve siyaset nasıl birbirinden ayrıştırılabilir ki zaten. Bugün tüm dünyayı gümrük vergileriyle tehdit eden Donald Trump, son 80 yılın en kötü ABD-Avrupa ilişkisinin de bundan pay alacağını gümrük vergisini Avrupa filmlerinin ithalatına yönelik en sert şekilde uygulama isteğiyle gösterdi. O halde festivalin açılış gecesi konuşan Robert De Niro'ya kulak verelim: Ülkem ABD'de demokrasi için büyük bir mücadele veriyoruz. Demokrasiyi cepte sanıyorduk, bu hepimizi, buradaki herkesi etkiliyor. Sanat kapsayıcıdır, çeşitliliği kucaklar. İnsanları bir araya getirir. Bu yüzden sanat bir tehdittir, o yüzden bizler otokrat ve faşistlere karşı bir tehditiz. Bu durumu arkamıza yaslanıp film izler gibi izleyemeyiz. Harekete geçmeliyiz. Şu an harekete geçmeliyiz...
2010 yılında hapiste olduğu için jüri üyelik görevini yapamayan Jafar Panahi için gözyaşı döken Juliette Binoche.
25 Mayıs 2024 Cumartesi
Kalplerin Sesi Mohammad Rasoulof'tan Yana
Ödüller için adı geçen diğer bazı yönetmenler ise Jacques Audiard, Miguel Gomes, Sean Baker, Payal Kapadia, Coralie Fargeat ve Jia Zhangke.
Temennim sorulursa Rasoulof ile birlikte çok beğendiğim bir yönetmen olan Audiard'ın da bu akşam eli boş gitmemesini dilerim elbette. Ama yıllarca öngörülmesi zor, tartışmalı kararlar verdikten sonra en sonunda geçen yılki jüri Alexander Baumgarten'ın birkaç yüzyıl önce söylediği o meşhur ifadeyle estetiğin aslında mantığın kız kardeşi olduğunu hatırlamıştı. Bu kez içlerinde Ebru Ceylan'ın olduğu jüri de bu sese kulak verir mi akşama göreceğiz.
1 Mayıs 2024 Çarşamba
43. İstanbul Film Festivali'nden Notlar...
2021'de tarihe geçecek yoğunluktaki Cannes Film Festivali'nden sonra dünya sineması hala toparlanabilmiş değil. İstanbul Film Festivali ise dünya sinemasındaki genel zayıflığın kaçınılmaz bir yansıması olarak 2019'daki zirvesinden hayli uzakta. İzlediğim filmlere baktığımda 3 Fransa, 2 Macaristan, 1 İspanya, 1 ABD, 1 Pakistan, 1 Meksika, 1 Romanya, 1 Güney Kore, 1 Türkiye, 1 İran, 1 Benin, 1 Grönland filmi izledim. Örneğin Grönland'ta (İngilizcesi Greenland) ve kısmen Danimarka'da geçen filmin yönetmeni İsveçli, Benin filminin yönetmeni de Fransa doğumlu, film bir ortak yapım. Ayrıca Türk ve Meksika filmleri eskilerdendi, güncel değildi yani. Şimdi böyle bakınca aslında ne kadar renkli gözüküyor değil mi? Bu filmler içerisinde hiç şüphe yok ki en iyisi Maryam Moghaddam, Bentash Sanaeeha ikilisinin gerçekleştirdiği bir İran filmi olan En Sevdiğim Pastam, 70 yaşında uzun süredir yalnız yaşayan bir kadının bir taksi şoförüyle karşılaşıp onu evine davet ettiği bir geceyi anlatıyor, ikinci yarısı evin içinde geçen film hem ilginç bir öykü yakalamış olmakla kalmıyor, bu öyküyü son derece dengeli ve ustalıklı biçimde aktarıyor ve film gerçekçi bir güldürü olarak akarken finale doğru önemli bir ton değişikliğine gidiyor, şaşırtıyor, adeta bir gerilim filmine dönüşüyor, bu önemli. Geçtiğimiz Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı'yı alamaması sürpriz olmuş. Yine festivalde dikkatimi çeken diğer bir örnek Grönland filmi Kalak oldu, talihsiz bir çocukluk geçiren karakterin yetişkinliğine odaklanan film de sinemanın araçlarına önemli ölçüde hakimiyetiyle dikkat çekiyordu. Carlos Reygadas'ın bir tür klasikleşmiş filmi Cennette Savaş da elbette festivalin en önemli filmlerinden biriydi. Arzu ve aile kavramını izleyiciyi zaman zaman yoracak denli ağırbaşlı işleyen en az bir kez daha izlenmesi gereken bir yapım. Kuşku yok ki Reygadas yakın dönem Meksikası'nda birkaç filminde yakaladığı ortak izlerle o sinemanın en dikkat çekici auteurü. Radu Jude'un Dünyanın Sonundan Bir Şey Beklemeyin adlı yapımı ise günümüzde iş yaşamındaki bir kadın ile geçmişteki bir kadının (sanıyorum bir kolaj) hikayesi arasında koşutluklar kurmasıyla dikkat çekti. Filmin son çeyreği ise aynı planda bir filmin çekilmesinin zorluklarını uzun uzun işleyen özgün bir deneme olsa da, bence fazlasıyla dağınıklığıyla hatırlanacak bir film. Victor Erice'in uzun yıllar sonra çektiği Kapa Gözlerini ise internete de uzun süre önce düşmesinden ötürü çok bahsi geçen filmdi. Akıcı, düzeyli bir ana akım filmin özelliklerini taşımaktan ötesi değil kanımca. Bu örnekler dışında Berlin'de Altın Ayı alan Mati Diop'un Dahomey'i ise sömürgeciliği, tarihi eserler üzerinden anlatan bir belgesel. Filmin intak sanatına başvurması ilgiyi arttırmış olabilir. Yine festivalde izlediğim 2 Macar rapsodisi de zor ama dikkate değer filmlerdi. İldiko Enyedi'nin Benim 20.Yüzyılım Batı'daki gelişmelerle Macaristan tarihi arasında koşutluk kurarken, Sinbad daha bireysel ama son derece şiirsel bir örnekti. Yine Hong Song-soo'nun Bir Gezginin İhtiyaçları yönetmenin iyi filmleri arasında sayılmasa da insan ilişkileri arasındaki hoş detayları yakalamasıyla öne çıktı.
30 Nisan 2024 Salı
Hakan Savaş'ın Anısına...
Anadolu Üniversitesi, Dokuz Eylül Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi, Ankara Üniversitesi ve Marmara Üniversitesi'nde süren öğrencilik yıllarında sende en fazla iz bırakan hoca kimdir deselerdi herhalde Hakan Savaş derdim.
Üniversiteyi kazandığım ilk yıl lise sonda okuduğum Dostoyevski'nin Suç ve Cezası dışında, yazarın diğer pek çok eserini okumaya başlamıştım, sonra Albert Camus ve tabii ki Oğuz Atay geldi. Bu isimlerin ortak noktası varoluşçu olmalarıydı. Ne güzel tesadüf ki, okuduğum bölümde Sinema ve Varoluşçuluk diye şahane kitabı olan bir hocayı keşfetmiştim ama 3. ve 4.sınıflara seçmeli dersler veriyordu bu hoca, yani anlayacağınız normal şartlarda 3.sınıfı beklemem lazımdı dersini almak için. Ders seçim döneminde önce 4.sınıflara açılıyor sistem zaten, sonra 3.sınıflar sonra 2'ler en son 1'ler. Ben de 2.sınıftayım o dönem. Benden önce kontenjanlı olan Metin Yazarlığı dersini seçen seçmiş, kontenjan dolu ama ders seçim haftası o dersten çıkıp başkasına giren olabiliyor, ben de bilgisayarım başına oturdum yemeği bile bilgisayar başında yiyiyorum, o derece. Herhalde 2 gün falan bekledim, Metin Yazarlığı'ndan biri çıksın ama kimse çıkmıyor. Ben bekle, bekle, umudu tam yitireceğim, pat 15 kontenjan 14'e düşmesin mi, hemen tıkladım ve dersi aldım. İşte böylece Hakan Savaş ile, 2009 Bahar döneminde Metin Yazarlığı dersinde tanışmış, dersin de müptelası olmuştum. Aslında İstanbul'da da bir ara yaygınlaşan Yaratıcı Yazarlık dersinin bir benzeriydi bu ders, hemen her hafta verilen okumalar, 3 saati bulan dopdolu dersler... Ayrıca bu ders Cesare Pavese'yle tanıştırmıştı beni, Yaşama Uğraşı'yla. Sonraki sene Felsefi Eleştiri ve Sanat ile Çağdaş Edebiyat ve Sinema dersleri de yaklaşık en az 2-3 saat sürüyor ve her dakikası dopdolu geçiyordu. Yarım saat ders işleyen, hatta işlemeyen, bazen dersi olduğunu unutan hocalar nerde, Hakan Savaş nerede? Bu süreçte de Bilge Karasu'yla tanıştım mesela... Hakan Savaş çok iyi bir insan, alanına hakim bir akademisyen ve sanatseverdi, ve evet herhalde sayıları gitgide yok olmanın eşiğine gelen entelektüel bir akademisyen tipiydi. Derste yoklama almasa dahi belki sayıları bir avuç olan ama değerini bilen öğrencinin derslerini asla kaçırmadığı bir akademisyendi. Öyle ki ben henüz yeni mezunken Metin Erksan hakkında yazdığım bir yazıda katılmadığı çok şey olduğunu söylemiş ama hemen sonrasında benim Bugünden Kültür Sanat Dergisi'nde yazmamı istemişti. Sanıyorum kısa ömürlü bu dergide 6 tane yazım çıktı... Artık Metin Erksan'a da o günden daha olumlu bakıyorum :)). Öyle ki yeri geldi, inandığı değerler uğruna fakültenin dekanıyla da sosyal medya üzerinden -kamuya açık- saatler süren çetin tartışmalara girdi. Yeri geldi inandığı değerler uğruna uzun yıllar hakemli dergilere makale göndermeyi reddetti, öyle ki hakemli dergide yayımlanabilecek bazı makalelerini dahi Sözcükler Edebiyat Dergisi'nde yayımlamayı seçti. Bunu pek çok iş arkadaşı anlamakta zorlandı. Hala da anlayabilmişler midir, emin değilim. İnandığı şuydu, belki daha geç doçent, profesör oldu ama onu en azından daha çok insan okudu. Elbette bu tavrının nedeni daha çok okunmak gibi bir popülizm de değildi, akademideki akıl almaz boyutlara varan pragmatizme ve yozlaşmaya bir tepkiydi. Hakan Savaş; Ünsal Oskay, Ahmet Cemal, Naci Güçhan gibi akademisyenlerin açtığı yoldaki son örneklerden biriydi. Artık hiçbiri yok ama bıraktıkları izler baki...
Hakan Savaş'ın Kiraz Mevsimi ve Sinema Bileti adlı kitabına dair 11 yıl önce yazdığım yazıyla kendisine veda ediyorum. Yazıyı şöyle bitirmişim:
Belki de yazarın kitabın geneline yayılan ölümün kaçınılmaz olduğu yerde bize nakşettiği onulmaz bir yaşama sevincinin çarpıcı bir finali oluyor bu bölüm. Kim bilir...
31 Ocak 2024 Çarşamba
David Lynch'in Mulholland Çıkmazı'na İlişkin Bir Makalem Yayımlandı
Yok neymiş efendim, Erke Kesova niye Hollywood filmlerini sevmiyomuş da mış da muş da. Kimileriniz niyeyse yıllardır çok laf ettiniz. Alın dostlar size bir Hollywood makalesi, pek de uzunca...
Makaleye ulaşmak için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz
17 Ocak 2024 Çarşamba
6. Sinefilozofi Dergisi Sinema ve Felsefe Sempozyumu'ndan
8-10 Aralık'ta Ankara CerModern'de gerçekleşen etkinlikte ben de Andre Gide'in Erken Anlatı (Mise En Abyme) Kavramının Sinemadaki Olanakları Açısından Bergman Adası'nı Değerlendirmek adlı çalışmamı sundum.
26 Aralık 2023 Salı
Zeki Demirkubuz'dan Güçlü Dönüş
Son filmi Hayat, bazı fazla uzun sahneleri ve dolayısıyla uzun süresi olmasa yönetmenin başyapıtı diyebileceğimiz bir bütünlüğe sahip.
2007 senesinde ilk kez bir Demirkubuz filmi izlemiş ve ilginç bulmuştum. Bir festival kapsamında sinemada izlediğim bu film yönetmenin son filmi Kader'di. Bunun üzerine en iyi filmi olarak addedilen Masumiyeti de bir dvd dükkanından satın almış izlemiştim. Yönetmenin dünyası ilgimi çekmişti bir kere, ardından İtiraf, sonra kızının da ismi olan Yazgı (en iyi filmi olduğunu düşünüyordu) ardından en sevdiklerimden Bekleme Odası sonra ilk filmi C Blok derken tesadüf bu ya o dönem okuduğum Dostoyevski'nin Ev Sahibesi novellasını andırdığını düşündüğüm Üçüncü Sayfa... Her gün dvd satıcısına uğrayan ben bir Demirkubuz filmi alıp izliyordum. Demirkubuz'un tüm filmlerini bir haftada tüketmiş kafamda birkaç filmini izlediğim Nuri Bilge Ceylan ile kıyaslamaya başlamıştım. O dönemler Ceylan'a kıyasla edebiyatla bağı daha güçlü ve daha iyi senaryolar yazdığını düşündüğüm Demirkubuz bir roman uyarlaması olan Kıskanmak, Yeraltı sonra Bulantı gibi filmleriyle sinemasında bir düşüş yaşadı. Kimileri Yeraltı'nın da iyi bir film olduğunu söylese de ben pek o kanaatte değildim -ki blogta kısa bir festival yazısı da mevcuttur. Nitekim yönetmen 7 yıllık bir suskunluğun ardından Hayat ile en iyi filmlerinden birine imza atıyor. Hicran adlı bir kız, yaşıtı sayılabilecek Rıza ile 2 kez görüştü(rüldü)kten sonra İstanbul'a kaçar. Yani temiz yüzlü, işinde gücündeki Rıza'yı beğenmez, bu görücü usulü evlilik ona göre değildir ama böyle bir evliliktense İstanbul'da hayat kadınlığı daha mı caziptir? Bir süre sonra Rıza perişan ! onu aramaya koyulur... Filmin ilk yarısı Rıza'nın ikinci yarısı ise Hicran'ın hikayesi aslında ve pek çok karakter var filme dahil olan. Film büyük ölçüde gündelik dilde ve çok zaman etkileyici diyaloglardan meydana geliyor, gerçekten ilginç diyaloglar var filmde, ülkemizin hal-i pür-melalini ortaya koyan. Daha önemlisi Hayat, ülkemizin kadınlarına ilişkin de önemli gözlemler ve çözümlemeler içeren bir film, belki ilk başta Demirkubuz'un kadın düşmanlığı yaptığını düşünenler de olacaktır ama yönetmenin kıvrak senaryosu ve olgun bakışıyla anlamlı bir fotoğraf çektiğini ve kimseye bir düşmanlık beslemediğini düşünüyorum. Tüm oyuncular çok başarılı, özellikle birkaç sahnede oldukça başarılı bir görüntü yönetmenliği, kendi sinemasının alamet-i farikalarını (açılan kapanan kapı, televizyonda film izleyen insanlar) tazeleyen bakışı da ayrıca değerli ve filmde rüya leitmotivi var ki, gerçekten film bittiğinde bravo ! dedirten cinsten. Hele filmin sonlarına doğru Rıza ve Hicran'ın çay bahçesinde buluştuğu sahne, Rıza'nın tavrı, François Ozon'un, Christian Petzold'un filmlerinde gördüğümüz şıklıkta. Evet Demirkubuz, bazı sahnelerin süresini biraz daha kısa tutsa daha da vurucu bir film olabilirmiş Hayat ama bu haliyle de kesinlikle izlemeye ve üzerine düşünmeye fazlasıyla değer... Evet gençliğimizin Demirkubuz'u geri döndü, hatta belki 60 yaşına varan hayat tecrübesinin katkısıyla ermiş bir seviyede. Kutlu olsun !
Yıldız: * * * *
4 Aralık 2023 Pazartesi
Asya'dan İki Film, Biri Japonya'dan Diğeri İran'dan...
Geçtiğimiz hafta biri Başka Sinema kapsamında diğeri İstanbul Modern'de iki film izledim. İlki dünya sinemasının yükselen değeri dediğim Ryusuke Hamaguchi'nin Aku Wa Sonzai Shinai (Kötülük Diye Bir Şey Yok) adlı son çalışmasıydı. Viktor Apalaçi'nin aktardığına göre Nuri Bilge Ceylan'ın sıkılıp sonunu getiremeden salondan çıktığı söylenen o film... Yönetmen Drive My Car ile Oscar ödülü de alınca, adeta şerit değiştirmiş, bırakın Oscar'da bir şey almasını (ihtimal dahi yok), Venedik'te aldığı ödüller bile sürpriz olarak değerlendirilebilir. He ! bu filmi kötü mü yapar, asla ama şunu söyleyebiliriz, yönetmenin bugüne kadarki en muğlak hatta ağırbaşlı filmi bu. Güzel mi güzel bir köyde kızıyla yaşayan bir baba-kız hikayesi olarak başlıyor. Kapitalistler durur mu hiç; dağı, ormanı ve geyikleriyle bu güzel köye göz koyuyorlar tabii, bir Glamping tesisini hayata geçirmek istiyorlar ama yerliler tarafından bunun ekolojik dengeyi bozacağı da anlaşılıyor, böyle olunca şirketin iki çalışanı o babaya gidiyorlar ve onu yanlarına çekmek için bekçilik teklif ediyorlar, yetmiyor onlardan biriymiş gibi odun kırmaya falan çalışıyorlar. Bir araçsal aklın hafif eleştirisi olarak yorumlanabilecek film finale doğru biraz ivme kazanıyor ve görece vurucu sayılabilecek şekilde bitiyor. Özellikle yerli yerinde müziklerle mevcut şiirselliği destekleyen yönetmenin daha önceki filmlerini bu blogta yazmıştım ve son yazımda yönetmenin imzası niteliğindeki temasının kadın-erkek ilişkilerinde kadının üstünlüğü olduğunu söylemiştim. Aslında burada da az da olsa, iki şirket çalışanı arasındaki diyalog ya da filmin finalinde yapacağı patinajı belirleyenin yine bir dişi olması boşuna değil. Niye doğa ana diyoruz da doğa baba demiyoruz değil mi, daha ileri gidelim anavatan diyoruz da babavatan niye demiyoruz, devam edelim anadil diyoruz da babadil diyenimiz yok. Özetle Hamaguchi'nin diğer filmleri ölçüsünde olmasa da doğurgan doğaya dolayısıyla dişiye hürmet bu filmde de kendini gösteriyor. Yıldız: * * * Locarno Film Festivali'nde Altın Leopar'ı kazanan Mantagheye Bohrani (Kritik Bölge) filmi bugüne kadarki İran
filmlerinden oldukça farklı bir görünüm sergiliyor. Ali Ahmadzadeh'nin filmi Tahran'daki uyuşturucu trafiğine el atıyor. Hem bakım merkezindekilere yaptığı keki sunan, hem türlü türlü otları satan, su içer gibi içki içen özgür kadın arkadaşlarıyla belli ölçüde zaman geçiren bir tuhaf karakterin kabaca bir gecesini ele alıyor. Öyle ki bir noktadan sonra adamın doktor olduğunu görüyoruz. Hani önce hasta edip sonra iyileştiren diye bir deyiş vardır ya onun karşılığı gibi bir adam bu. Sansüre takılmamak için türlü yaratıcılıklar deneyen o kadar İran filminden sonra böyle bir filme biraz şaşırdım doğrusu, filmden çıktıktan sonra hemen filmin lokasyonuna baktım, İran ve Almanya diyor. Yani pek çok sahnesi Almanya'da çekilmiş yer yer pek gürültülü ve aslında deneysel denebilecek bir film. Yıldız: * *
11 Kasım 2023 Cumartesi
Son Derece Etkileyici Bir Fransız Psikolojik Gerilimi
Ve sonunda Cannes turnayı gözünden vurmuş, hem tam bir kadın filmine hem bir Fransız filmine, hem de önemli ölçüde tür sinemasının kodlarını kullanan olgun bir filme Altın Palmiye'yi vererek. Bir Düşüşün Anatomisi, ticari/tür sineması ve sanat sinemasının mükemmel bir sentezi.
27 Mayıs'ta ödüller açıklanmadan önceki sabah ödül için adı geçen 5 filmden biriydi Anatomie D'Une Chute ve o filmler arasında Kuru Otlar Üstüne de vardı ama pek çoklarınca Sandra Hüller'in kadın oyuncu ödülünün favorisi olarak görüldüğü festivalde jüri, filme ilişkin kanaatini daha büyük olandan, en büyük olandan, Altın Palmiye'den yana kullanınca, kadın oyuncu ödülü Kuru Otlar Üstüne'nin özellikle bir sekansta devleşen yan rolü Merve Dizdar'a gitti. Ama Bir Düşüşün Anatomisi de Cannes'daki pek çok kişiyi fevkalade sevindirmiş olsa gerek. Bunu yukarıdaki hem...hem...hem bağlacıyla belirttiğim üç maddeyi açarak anlatayım. Birinci olarak Cannes, öyle veya böyle son kertede bir Fransız etkinliği ve Fransız kültürel elitlerinin göz bebeği, bu ödülü bir Fransız'ın almasını neden istemesinler ki? Ki bu, Fransa güçlü bir sinema ülkesi olmasına karşın pek çok zaman mümkün olamıyor. Fransa'da düzenlenen Avrupa Kupası ya da Dünya Kupası'nı Fransa alabiliyor mu? Ya da yıllardır Şampiyonlar Ligi'nde boy gösteren Paris Saint Germain'in kaç tane Avrupa Kupası var? (1 tane, oysa bizim Galatasaray'ın bile 2 tane). Altın Palmiye tarihinde durum o denli vahim olmasa da 1988'den 2023'e kadar sadece 3 tane safkan Fransız filminin 2 tane de Avrupa ortak yapımı Fransız filminin bu ödülü kazanmış olduğu gerçeği var. İkinci olarak tarihte sadece 2 kez kadın yönetmene bahşedilmiş bu ödül radikal demokrat damarın karşılık bulduğu La Croisette'te daha büyük anlamlar taşısa gerek. 2018'de Me Too hareketinin temsilcilerinin Cannes'ın meşhur merdivenlerinde verdiği görüntüden sonraki 4 etkinlikte bir kadına giden 2. Palmiye bu. 2021'de Julia Ducournau'ya giden ödül bence talihsizlikti ve sinema kamuoyunda geniş bir uzlaşı sağlaması mümkün değildi ama Justine Triet'ye giden ödül bu uzlaşıyı rahatlıkla sağlayabilir. Üçüncü olarak da benim yıllar önce Alin Taşçıyan'dan ödünç aldığım, sevdiğim bir ifade var. Cannes ödül vereceği filmin mümkünse müzelik değil seyirlik olmasını ister. Onun da yöntemleri aşağı yukarı bellidir. Bir Düşüşün Anatomisi öyle bir film işte. Aslında üçüncü ve son madde Atilla Dorsay'ın aktardığı bir Fransız yazarın cümlesinde de gizli, yazar film için Fransız sinemasının pek yanaşmadığı mahkeme filmi türünde diyor, yetkin örneklerini Hollywood'un gerçekleştirdiği tür sineması örneği olarak özetleyebiliriz sanırım bu cümleyi.
Film henüz açılış sahnesinden itibaren ilginç bir film olacağının izleriyle dolu. Başrol romancı Sandra bir gazeteci okuruyla kısa görüşme yapmaktadır, o arada merdivenden bir top düşer, harika köpek Snoop (gözetleyen) hamle eder (gerçek adı da Messiymiş bu arada ve kredilerin ilk sırasına konması ne hoştu). Evde misafirleri kaçırmak için müziğin sesini son ses açmak gibi huylara sahip birileri vardır. Nitekim müzik biz izleyicileri de rahatsız edecek düzeyde bir süre çalar, misafir gitmektedir. Daniel ve Snoop karların içinde kısa bir yürüyüşe çıkarlar müzik beynimizi zonklatacak şekilde tekrarlı biçimde çalmaya devam eder, döndüklerinde Daniel'in babası Samuel'in cansız bedeni evin girişindedir. Bu bir kaza mıdır yoksa cinayet mi ya da intihar olabilir mi? Bu gizemli olay filmin merkezine yerleştiriliyor. Ortamda o sırada Sandra dışında kimse yok, işin ilginç yanı olayın bir biçimde tanıdığı olabilecek Daniel de 4 yaşındayken kaza sonucu kör kalmış bir çocuk ama işitme yeteneği üst seviyede. Filmin ikinci yarısı çok büyük oranda mahkeme salonunda geçen bu örnek, senaryonun katman katman açıldığı, bazı yeni unsurlarla ivme kazandığı izleyicinin sanığa bakışını da yer yer değiştirebilecek paraboller çizdiği mükemmel bir psikolojik gerilim olarak tanımlanabilir. Film sinema dilini tazeleyen bazı yönetmenlik tercihleri, bazı işlevsel animasyon kullanımı, yine bazı sahnelerde kamera, ses kayıtlarını kullanışıyla etki gücünü büyütüyor. Film bu yılki Cannes'ın adı konmamış temasının kurmacalığın kendisi hakkında olduğunu tescilliyor adeta... İzleyici olmak, bir izleyici olarak tanık olmak, filmdeki talihsiz çocuk tanık Daniel'in kör olduğu için göremeyip, duydukları ve hatıralarından yola çıkması, biz izleyicilerin de filmin sonlarına kadar, o ölüm anını görmediğimiz sadece bir takım işitsel öğelere maruz kaldığımız için Daniel ile benzer bir konumda olmamız filmi doğrudan sinemanın olanakları ve doğası üzerine de düşünmeye itiyor. Zaten sanığın bir roman yazarı olması yazdıkları ve hayatı arasında aranan paralellikler bir noktadan sonra mahkemeyi de kurmaca üzerine tartışmaların içine çekiyor. Bu nokta oldukça önemli aslında bugün bazı sinema yazarları bile örneğin kurmacanın içindeki kurmacaya, gerçekten kurmacaya geçiş ifadesini kullanabiliyor, ne yazık ki! Kurmaca kurmacadır, kurmacanın içinde başka bir kurmacaya üstkurmaca denir. Hatta Terry Eagleton'ın güzel bir ifadesi vardır, romancı yazdıklarım gerçektir dese, daha ileri gidip altına imzasını atsa bile, yazdığının bir roman (yani kurmaca düzlemi, sinema olarak da düşünülebilir) olması hepsini geçersiz kılar...Tüm anlattıklarımızla birlikte Bir Düşüşün Anatomisi aynı zamanda bir hukuk filmi, demokrasisi oturmuş ülkelerde hukukun nasıl işlediği, işlemesi gerektiğinin de önemli bir örneği oluyor. Kuşkusuz Fransızlar cinsellik, intihar ve hatta ötenazi gibi kavramlara özel önem atfediyorlar. Burada da cinsellik ve intihar önemli bir yer ediniyor. Sandra'nın eşini aldatması, eşinin bilgisi olması, Sandra'nın aynı zamanda biseksüel olması vs. Öyle ki filmde mahkemenin bir ses kaydını dinlediği, bu arada biz izleyicilerin o anlara gözümüzle de tanıklık ettiğimiz Sandra-Samuel tartışma sekansı benzerini Bergman filmlerinde görebildiğimiz çapta Bir Evlilikten Manzaralar örneği ve Triet, Bergman'dan farklı olarak bir sürpriz ekliyor ve ilginç bir işe imza atıyor. Tartışmayı dakikalarca izlettikten sonra görüntüyü kesip kavganın finalinde bizi de sadece işiten ve sadece işittikleriyle yorum yapabilecek filmdeki diğer insanlar ile aynı konuma getiriyor. O sahne aynı zamanda bir Alman olan Sandra ve bir Fransız olan Samuel arasındaki dil tartışmasıyla da ilginç. Samuel, Fransa'da yaşadıklarını ama neden Sandra ile İngilizce konuşmak zorunda olduklarını soruyor. Bu soruya Sandra ben Almanım sen Fransız, orta noktada buluştuk şeklinde cevap veriyor. Bu diyalog bir anlamda filmin tür sineması ve sanat sineması arasında bir sentez olduğunun dilde ifası değil de nedir?
27 Mayıs'taki ödül gecesinde Merve Dizdar'ın eleştirisinden daha fazlasını üstelik doğrudan adres göstererek -Fransız hükümeti- yüksek perdeden dile getiren ve bizdekinin aksine daha olgunlukla karşılanan Justine Triet'nin bundan sonra yapacağı filmler daha bir merakla beklenecektir. Bir önceki filmi Sibyl için 2019'da yazdığıma baksanıza!
...Keza Justin Triet'nin Sibyl'ını ele alalım. Bugün ile geçmiş arasında oldukça sert bir kurgu anlayışıyla mekik dokuyan film, orta yaşlı psikolog bir kadının aşk acıları, bazı hastalarıyla diyalogları ve içinde bulunduğu bir film setindeki komikliklerden bir kolaj oluşturmuş, baş karakterin zihnini takip etmesi açısından bir yönüyle biçem denemesi olarak görülse de yine de sözü olan bir film demek zor...
Bir Düşüşün Anatomisi'nin finalindeki müzik.
Yıldız: * * * * *
3 Kasım 2023 Cuma
Sinematek'te Filibus Gecesi
Birincisi Batı'da Rudolf Arnheim başta olmak üzere çeşitli kuramcıların (bizde Nijat Özön örnek verilebilir) bir savı vardır, önce sinemaya sesin girişi akabinde diyalogların artışı sinemanın gücüne ket vurur, sinema öncelikle görsel-hareketli bir medyumdur, bu yanını özenle koruması yaratıcılığı tetikleyecektir. Gerçekten teknik yetersizliklerin yüksek olduğu bir dönemde Filibus örneği, sinemanın yoksunluklar içindeki olanaklarının büyüklüğünü gösteriyor. Sinemaya rivayet edilen diğer ihanet ise Hollywood'un sinemada bir gelenek yaratmanın öncüsü olurken klasik-kurucu anlatıyı yıllarca ana akım anlatı olarak kabul ettirmiş olması -ki sonra ona savaş açanlar modern anlatı geleneğini yarattı. Kimilerine göre sinema varoluşu gereği zaten moderndi, klasiğe neden dönüldü. Ve Filibus örneğinde de görüldüğü gibi modern anlatının izleri o yıllarda dahi var. Filibus bir hırsız kim filmi olmasına karşın, daha filmin başında hırsızın kim olduğunu gösteriyor, film boyunca bu merak unsuru yerine Filibus ve dedektif arasındaki kedi-fare oyununa Filibus'un kurnazlıklarına ve ayrıntıları nasıl incelikle ele aldığına odaklanıyoruz ve dikkat, bunu yapan bir kadın, yıl 1915.
23 Ekim 2023 Pazartesi
Filmekimi Yine Dopdolu Salonlarda İzleyicilerle Buluştu
Geçen sene çocuklukta yeşeren dostluklar, ondan önceki sene kadın özgürlüğü teması pek çok filmde karşımıza çıkan Cannes'da bu sene ortak bir tema varsa herhalde sinemanın en nihayetinde kurmaca olduğu, yaratıcısının hayallerini perdeye taşıdığı gibi bir şey olsa gerek. Böyle filmlerin sayısındaki son yıllardaki artış şöyle dursun bu sene o artış daha da görünür olmuş. Aki Kaurismaki'nin sinemaya türlü türlü referanslarla dolu mütevazi başyapıtı Kuolleet Lehdet, Nanni Moretti'nin önemli bir bölümü film çekim ortamında geçen Il Sol Dell'Avvenire'si. Catherine Breillat'nın bizi ana karakterin fantezi dehlizine götüren L'Ete Dernier'i, Kaouther Ben Hania'nın bir tür sahte belgesel olan Les Filles D'Olfa'sı. Az da olsa video görüntülerini filme eklemleyen Win Wenders'ın Perfect Days'i ama esas görece zayıf bir yılda neden yarışmaya alınmadığı bir muamma olan ve hemen her şeyin video gösterisine dönüşmeye çalıştığı bir dünyayı resmeden Amat Escalante'nin Perdidos En La Noche'si ilk akla gelenler, elbette geçtiğimiz haftalarda izlediğimiz Nuri Bilge Ceylan'ın Kuru Otlar Üstüne'si de bu grupta.
En anlamlı filmler solduyu sahibi olanlardan, Ken Loach ve Aki Kaurismaki'den geldi...
87 yaşına ayak basan Ken Loach'un son filmim dediği The Old Oak, gerçekten yönetmenin son filmi olacaksa kuşkusuz bu sinemaya en onurlu vedalardan biri olacaktır. Savaştan kaçıp bir İngiliz kasabasına gelen bir grup Suriyeli aileyi konu alan filmde kasabanın pek çok sakininin bize de çok tanıdık birtakım ırkçı ithamlarına karşın, bir işçi bu aileyle dostluk kuruyor. Ama İngiltere'de mahalle baskısı yok mu sanıyorsunuz, bir yandan iki tarafın da iyi niyetiyle bu dostluk büyürken diğer yandan kötüler kötülüklerini yapmaya devam ediyor. Burada filmin olay örgüsünü anlatmak istemiyorum ama yine çok iyi örüldüğü bir örnek The Old Oak, öyle ki senaryonun birkaç bağ noktası filmdeki karakterleri de birbirine bağlıyor. Hani bazen hayat için pamuk ipliğiyle bağlıyız denir ya, burada da öyle. Kararında duygusal anları olan The Old Oak'ı kısaca dostluk üzerine bir film olarak da özetleyebiliriz. Bu dostluk, insan, hayvan, pek çok ötekiyi içerisine alacak biçimde olgun bir tavırla ele alınmış. Birkaç yerli yazarın Suriyelileri fazla sütten çıkmış ak kaşık olarak resmediyor şeklindeki görüşüne de katılmadığımı belirtmeliyim. Her toplumda iyi insanlar sayıca az olsa dahi vardır. Üstelik film savaştan kaçanların tarafından hem Suriye rejimine hem Işid'e karşı sözünü de söylüyor ve bence Türkçe çevirisindeki Umudunu Kaybetme söz öbeğinin karşılığını vermesi kadar kötülüğün sıradanlığını çok güzel anlatıyor, kimilerince çok iyi bir film olduğu düşünülen Jonathan Glazer'in The Zone of Interest'inden de daha güzel yapıyor bunu.30 Eylül 2023 Cumartesi
Nuri Bilge Ceylan'dan Yarı Politik Bir Şaheser
27 Mayıs 2023 Cumartesi
Cannes'da Ödül Akşamı
Bu akşam belki de Nuri Bilge Ceylan bir kez daha ödül için Cannes'da sahneye çıkacak ama 2014'te olduğu gibi yıllardır Cannes törenleri Türkiye'den canlı yayımlanamıyor. Umut edelim ki ülke yönetiminin Avrupa'dan uzaklaşmasıyla ilişkili eksen kaymasının bir sonucu olan bu durum önümüzdeki yıl değişsin. Alın işte; seçim sonuçlarının en masum, en az önemli çıktılarından biri de bu, sonra da politika ayrı sanat ayrı nasıl diyebilir, seçime ne kadar ilgisiz kalabilirsiniz ki !
Biz Türkiye'de seçimin boğucu atmosferinden henüz çıkamazken, Türkiye'den bir yönetmen; Nuri Bilge Ceylan sessiz sedasız geldi geçti Cannes'dan... Roman estetiğine evrilen sinemasında yeni bir eşik olarak anılan filmi yönetmenin en uzun filmi, Kış Uykusu'ndan 1 dakika fazla ve yine her zamanki yönetmenlik becerisini ortaya serdiği görüşü hakim ama bazı yerli eleştirmenlerin filmin içeriğine ilişkin bazı itirazları var, bu itirazlar ise aslında tek bir eksende toplanıyor, bu kez bir miktar daha politik olmaya çalışan sinemasının varoluşçuluğun çeperlerini bir türlü aşamaması. Ceylan'dan bir tür Özcan Alper ya da Emin Alper gibi bir içerik beklemenin hayal kırıklığı belki de. Festivalin ilk çeyreğinde gösterilen film, festivalin son gününde hala ödül listelerinde kendine yer buluyor. Yorumlardan çıkardığım sonuç, yönetmenin daha önce ulaşamadığı bir ödül olan Senaryo Ödülü'nü almasının sürpriz olmayacağı, ancak Palmiye ya da Büyük Ödül beklentisinin düşüklüğü. Farklı eleştirmen gruplarının listelerine göz attığımızda ödül için Jonathan Glazer, Aki Kaurismaki, Justine Triet, Win Wenders ve Nuri Bilge Ceylan'da uzlaşılmış görünüyor. Bu isimlerin hemen sağrısında ise Todd Haynes var. Diğer yandan Nanni Moretti beklentileri karşılayamamış görünse de Fransızların listelerinde ilginç biçimde Moretti de ödül potasının sınırında. Son gün gösterilen Ken Loach ve özellikle Alice Rohrwacher'in de ödül listesine girebileceğini yazanlar var. Bu isimler haricinde 3 saat 32 dakikalık süresine karşın Wang Bing ya da Tran Anh Hung, Catherine Breillat, Kaouther Ben Hania, Ramata-Toulaye Sy gibi ödül listesine sızabilecek ve kimilerince sürpriz olarak adlandırılacak isimler de mevcut... Diğer yandan Cannes, zaten son yıllardaki tercihleriyle sürprizlerle dolu bir festivale dönüşmedi mi? Böyle bir ortamda ödüllerin nasıl dağıtılacağı da anlamını iyiden iyiye yitiriyor... Festivaldeki tüm notlama tablolarının bir araya getirildiği, aslında filmlerin sinema kamuoyunun görece geniş kitlesindeki yansıması olarak okunabilecek cannes-ratings tablosuna da son kez bakmakta fayda var çünkü Nuri Bilge Ceylan'ın yarışmadaki 21 film içerisinde 5. sırada olması (henüz 351 kişi puanlamış, 7,64 ortalamaya sahip) dikkat çekiyor. Geçmişe döndüğümüzdeyse yönetmenin önceki filmlerinden Ahlat Ağacı aynı tabloda 101 kişi tarafından puanlanmış ve 10 üzerinden 7.51 ortalama tutturup 4.sıraya yerleşmiş. Kış Uykusu ise aynı tabloda 79 kişi tarafından puanlanıp 7.71 ortalamayla 2.sıraya yerleşmiş, Bir Zamanlar Anadolu'da da 25 kişi tarafından puanlanıp 7.06 ortalama ile 4.sırada. Yani Ceylan, sadece ödül veren jürileri değil Cannes'da film izlemeye gelen geniş kesimleri de hep tatmin etmiş bir isim, bugün de durum farksız görünüyor.21 Nisan 2023 Cuma
42. İstanbul Film Festivali
Bu yıl 42.si düzenlenen İstanbul Film Festivali belgesellerin yılı olarak da anılır mı? Öyle ki hem Altın Aslan'lı Hayatın Tüm Acıları ve Güzellikleri hem de Altın Ayı'lı Küçük Evren birer belgeseldi. Bu örneklere Isabel Coixet'nin Sarı Tavan'ı Cinemania bölümünde gösterilen Lynch-Oz ile ayrıca Kavur belgesellerini de eklemeliyiz. Saydığım ilk üç örnek ortak bir noktada buluşuyordu. Demokrasinin ve ilerlemenin aslında ne kadar yavaş gerçekleştiği, toplumsal kazanımların gelişmiş batı örneklerinde dahi büyük mücadeleler sonucunda son derece sınırlı oranda gelişebildiği... Lynch-Oz, David Lynch'in sinematografisine Oz Büyücüsü perspektifinden bakarken, Kavur ise sinemamızın büyük auteurlerin Ömer Kavur hakkında oldukça şiirsel bir belgeseldi. Kavur'un sinema evrenine bakarken farklı pek çok kaynaktan yararlanan bu belgesel sanıyorum ki, en sonunda yine başladığı noktaya dönüyordu, rüyalara... Aslında rüyalar ait hissettiğimiz ve bizi eksikliğinizi hissettiğimiz mekanlara götürür. Sinemanın da en nihayetinde bu rüyalardan feyz alan bir yanı yok mudur?
Festivalde oldukça dikkat çekici klasikler de gösterildi. Bunlar içerisindeki iki Frankofon örneği huşu içerisinde izledik... Chantal Akerman'ın Jeanne Dielman'ı bir evin içerisinde bir kadının yaklaşık 2.5 günlük rutinine izleyiciyi götürürken son derece ağırbaşlı anlatımına karşın kanımca 3.5 saatlik uzun süresini o kadar da hissettirmiyordu. Ancak aynı yorumu neredeyse 4 saatlik Jean Eustache'ın Anne ve Fahişe'si için yapmak mümkün değil. Temel nedeni de diyalog yoğunluklu tipik bir Fransız filmi olması. İlginç olan ise Anne ve Fahişe kadar uzun süren bir filmin zamanında Cannes'dan zaferle ayrılması. Klasikler arasında ayrıca William Friedkin seçkisi de vardı elbette, ve bence The Exorcist (Şeytan) ya da Sorcerer'ı (Dehşetin Bedeli) sinemada izlemiş olmak da hatırı sayılır deneyimlerden biri olarak görülmeli. Benim için festivalin dikkate değer son klasik örneği ise Korhan Yurtsever'in 1979 yılında çekilmesine rağmen yasaklı olup ancak bugün restore edilmiş kopyasından izlediğimiz Koca Kafası'ydı. Dönemin sol atmosferini yansıtan bir filmdi.
Festivalin Berlinale seçkisinin en güçlü filmi hiç kuşkusuz Christian Petzold'un Kızıl Gökyüzü adlı yapımıydı. Bir tatil bölgesinde aşkın farklı boyutlarını duru bir anlatım ve ölçülü senaryoyla anlatan film Undine gibi yönetmenin zirvesi olmasa da, oldukça iyi bir film, hatta yönetmenin en iyi filmi olduğunu düşünenler de var. Berlinale'den gelen diğer dikkat çekici yapım ise Disco Boy, savaşa ve ötekileştirmeye karşı biraz şiirsel aslında çokça deneysel bu yapım herkese göre olmasa da ben beğendim. Diğer yandan Yaşamak Kötü ve Kötü Yaşamak adlı bir otelde geçen biri otelde çalışanlar diğeri müşteriler gözünden ilerleyen aynı filmi farklı filmler olarak izlemek de örneğine çok rastlamadığımız ilginç bir örnekti.
Yıldız Tablosu
Jeanne Dielman * * * *
Anne ve Fahişe * * * *
Kızıl Gökyüzü * * * *
Disco Boy * * * *
Dehşetin Bedeli * * * *
Şeytan * * * *
Hayatın Tüm Acılar ve Güzellikleri * * *
Yaşamak Kötü * * *
Kötü Yaşamak * * *
Kavur * * *
Koca Kafa * * *
Sarı Tavan * * *
Lynch-Oz * *
Dünyanın Kralları * *
Yukarı Çık * *
Totem * *
Küçük Evren * *
Bebek *
Müzik *
Suyun İçinde *
9 Aralık 2022 Cuma
Gaston Duprat ve Mariano Cohn İkilisinden 'Resmi Seçki'
Saygın Vatandaş ve Başyapıtım'dan sonra Competencia Oficial (İspanyolca: Resmi Yarışma) ile bir kez daha sinemalara uğruyor Gaston Duprat (Başyapıtım'da Mariano Cohn yapımcıydı) ve sanıyorum ki ilk kez festivaller dışında vizyonda (Başka Sinema'da) karşılaşıyoruz. Saygın Vatandaş'ta edebiyat, Başyapıtım'da resim merkezdeydi. Resmi Seçki'de ise sinema merkezde. Yönetmen(ler) sanat dünyasına keskin bir hicivle yaklaşmayı sürdürüyor. İçi boşaltılmış, bir gösteriş değere indirgenmiş sanata, yine bir gösterge olan ödülleri ortaya çıkaran armağan kültürüne eleştirilerini sürdürüyorlar. Bu kez Penelope Cruz ve Antonio Banderas gibi iki popüler oyuncudan yararlanıyorlar, Saygın Vatandaş'taki başrol Oscar Martinez de kadroda. Bir ilaç milyarderi Humberto Suarez 80 yaşına gelince geleceğe farklı bir iz bırakmak ister ve her ne kadar edebiyat ve sinemadan anlamasa da bir filmin finansörü olmaya karar verir. Büyük bir servet ödeyerek bir kitabın telif haklarını alır. Öyle ya, edebiyattan anlamasanız da paranız varsa bu pek çok sorunu çözmektedir modern dünyada ve hikaye öyle ya Altın Palmiye'li yönetmen Luca Cuevas (Penelope Cruz) ile anlaşır. Oyuncu olarak da Banderas'ın canlandırdığı popüler filmlerin oyuncusu Felix ve onun kadar tanınmasa da daha olgun ve öğrencilere ders veren daha derin duyarlıkları olduğunu düşünen bir tiyatro oyuncusu Martinez'in canlandırdığı İvan karakteri ekibe katılır. Filmin adı da Rekabet olacaktır ve ikili arasındaki üstkurmaca (yani oynayacakları filmde) dünyadaki rekabet kurmaca dünyaya da sirayet eder. Yönetmen(ler) her zaman oldukları gibi alabildiğine kıvrak senaryolarını, muzip eleştirellikleriyle birleştirdikleri hoş bir taşlamaya imza atıyorlar ve elbet finalde önemli bir mesajları var. Ancak benim görme şansı yakaladığım Saygın Vatandaş ve Başyapıtım'daki çarpıcılıkları bir oranda azalmış gibi. Resmi Seçki'de öykü yer yer ritmini kaybetme tehlikesi yaşıyor ama bir yandan bir filmin üretim sürecine öncelikle oyunculuk psikolojisi üzerinden bakan bir yanı da var ve büyük oranda bir filmin üretim ve son kertede ilk gösterimini perdeye getirmekle sınırlanmış bir film Resmi Seçki, önceki filmler ele aldığı sürecin salt yaratım sürecine odaklanmayan filmlerdi... Sonuçta sinemalarda bu hafta boyunca gösterimi devam edecek film en azından Gaston Duprat ve Mariano Cohn ikilisiyle tanışmayanlar için bence önemli bir fırsat...
Yıldız: * * * *



























