25 Ekim 2022 Salı

Lamı Cimi Yok, Özcan Alper'in Karanlık Gecesi Yönetmenin Başyapıtı

Karanlık Gece'yle Özcan Alper tadı damağımızda kalan meşhur ilk filmi Sonbahar'ın da üzerine çıkıyor. Hiçbir karakterin ağzından hiçbir politik kelime, ne bileyim! bir imâ dahi çıkmamasına karşın Karanlık Gece gayet zengin içeriği ve sürükleyici anlatımıyla olgun bir politik sinema örneği.    

Şöyle bir baktım da 4 yılı geçkin zaman önce izlediğim bir İran Filmi için şu cümleleri kurmuştum: 

Mohammad Rasoulof'un son filmi Lerd (Dürüst Bir Adam ya da İnatçı Bir Adam) aslında bize çok tanıdık gelecek bir takım ilkel ve kötücül ilişkiler ağı üzerine. Sanıyorum Türkiye'de henüz böyle bir film izlemedik (Belki Emin Alper yapar)." Metnin ilerleyen bölümlerinde şöyle devam etmiştim: "...Mafyatik bir ülke düzeninin taşra kasabasındaki yansımaları olarak özetlenebilecek film..." "...Reza'nın karısı Hadis'in düzenin meşrulaştırıcı unsuru olması ve yine dolaylı olarak kocasını zor durumdan kurtardığını imâ ederken karamsar bir bakış açısıyla noktalanıyor..."

Henüz Emin Alper'in Kurak Günleri'ni izlemedik ama Antalya Film Festivali'nden bu yana onunla yoğun şekilde kıyaslanan ve birçok ödülü Kurak Günler'e kaptırsa da En İyi Film ödülünü kazanan Özcan Alper'in Karanlık Gece'si Muhammed Resoulof'un Lerd'iyle çeşitli ortaklıklar barındıran bir film. Yetkin örneklerini İran'da görebildiğimiz yoğunlukta bir politik sinema hem sadece o mu, Karanlık Gece'nin yakın zamanda izlediğimiz Christian Mungiu'nun R.M.N'siyle de ciddi bir ruh kardeşliği var... Yukarıda bir bölümünü paylaştığım yazımda da bahsetmiştim aslında. İran, Romanya ve Türkiye bu ülkelerin sinemalarında içerik olarak pek çok ortaklık yakalanabilir. Eee o zaman gelsin tartışma, bu üç ülkeyi birbirine bu kadar bağlayan ne olabilir? Coğrafi yakınlık mı? Osmanlı geçmişi mi? Şüphesiz bu çok daha uzun bir yazının konusu biz onu şimdilik bırakalım o Karanlık Gece'ye dönelim. Kasabasından 7 yıldır ayrı olan İshak'ın annesinin hastalığıyla birlikte kasabaya dönüşü ve geçmişten getirdiği bir vicdan azabından hareket ederek köye orman koruma mühendisi olarak gelmiş ama katledilmiş arkadaşının (Ali) kemiklerini arama mücadelesi olarak kısa ve yetersiz biçimde özetleyebileceğimiz film, zengin senaryosu ve akabinde geçmiş ve gelecek arasında mekik dokuyan kurgusuyla ön plana çıkıyor. Bu kasaba bir toplumun mikrokozmozu ve orada çıkar ilişkileri, usulsüzlükler, doğa düşmanlığı, erkil üstencilik hatta kendin gibi olmayanı erkek olmanın şartıymışçasına dişileştirme arzusu, bu dişileştirme arzusunun kadın eliyle de desteklenmesi (örneğin bir kadın için karşısındaki erkeğin onu reddetmesini erkekliğine halel getirecek bir şey olarak görmesi, onu argo tabirle ibnelikle yaftalaması), terörist algısı, yabancı düşmanlığı (o yabancı oraya atanan o ülkenin insanı olsa dahi), aydın suikasti, faili meçhuller, hepsi var... Peki 2 saatten kısa sürede ortalık çorbaya dönmeden bu kadar şey nasıl anlatılabilir? Mungiu'nun R.M.N'si için ekonomik, siyasal ve toplumsal çok bilinmeyenli denklemi bir potada eritmek zor ama büyük ölçüde başarmış demiştim ya hani. Alper için de aynısı geçerli, Mungiu'dan bir eksiği yok bana kalırsa... Ve tüm saydıklarımın sonucu olarak örgütlü bir kötülüğün nasıl ocakta içten içe ısınıp fokurdamaya başladığını görüyoruz. Evet Karanlık Gece, kötülükleri besleyen pek çok unsuru senaryosuna ustalıkla eklemleyen bir örgütlü kötülüğün filmi, bir linç kültürünün filmi, tıpkı Lerd'teki Reza'nın karısı Hadis nasıl ki düzenin meşrulaştırıcı aparatı olarak iş görüyorsa burada da İshak'ın eski yavuklusu Sultan aynı görevi görüyor... Senaryosundaki bazı unsurları sürprizi fazla bozmamak için anlatmadığım filmin kendi sinema tarihimizde de hatırı sayılır bir yer edineceğini düşünüyorum. Ülkemizde son yıllarda Nuri Bilge Ceylan'ın filmleri dışında heyecan uyandıran filmlere baktığımda Yeşim Ustaoğlu'nun Araf'ı, Emin Alper'in Abluka'sı aklıma ilk gelenlerden biraz daha geçmişe gittiğimde henüz ilk filmiyle heyecan yaratan Özcan Alper'in Sonbahar'ını ansıyorum. Alper, burada Sonbahar'ın da üstüne çıkıyor... 

Alper filmi, 2015 yılında yazmaya başlamış, çıkış noktasının ise öncelikle 7 Haziran-1 Kasım arası ve tabii ki devamında da göz göre katledilen yüzlerce insanımız olduğunu söylüyor. Edebiyatçı Murat Uyurkulak'ın daha sonra senaryoya dahil olduğu büyük bölümü pandemi başlamadan önce çekilen filme dair Alper'in film sonrası söyleşide söyledikleri de değerli. Belki buradaki bazı arkadaşlar rahatsız olacaktır ama sanmayın ki bu kötülük hep aynı yerden gelir, sol dünyaya ait olmanıza rağmen solun içinden de benzer bir örgütlü kötülüğe, linçe maruz kalabilirsiniz. Kuşkusuz ki Alper de dönem dönem bazı linçlere maruz kaldığını belirtti. 

Ve Bir Not: Karanlık Gece, Boğaziçi Film Festivali'nde Ulusal Uzun Metraj Yarışması'nda yarışıyor ama en yakın rakibi olarak görülen Kurak Günler burada niyeyse yok. Hükümete yakınlığıyla bilinen BKSV'nin etkinliğin düzenleyicisi olması Antalya Film Festivali'nde Emin Alper'in genel olarak bugünün Türkiye'sini eleştiren vurgusuna karşın Özcan Alper'in daha makro perspektiften bakıp en az geçmiş 100 yılı eleştirmek gerekir vurgusunun bunda nasıl bir payı vardır? Onu da siz düşünün...  

Yıldız: * * * *

18 Ekim 2022 Salı

Sinema İptiladır, Müptelalara Selam Olsun

Öyle ki bu Filmekimi'nde geçen yıl olduğu gibi başyapıt ya da başyapıt sınırında gezinen filmleri ardı ardına izleyemedik belki. Ama bir bütün olarak çok iyi olmasalar dahi belki verdiği bir mesaj, iyi tasarlanmış tek bir sahnesi veya özenli görselliğiyle her filmden bir iz kaldı bize.  

İzleyiciyle Arasına Mesafe Koymak İsteyen Filmler

Christian Mungiu'nun Romence kısaltması R.M.N olan, bizim bildiğimiz MR ya da röntgen olarak da çevirebileceğimiz filmi, adı gibi günümüz toplumlarının röntgenini çekmeye çalışıyor. Ekonomik, toplumsal ve siyasi açmazların gölgesinde artan göçmenliği 
Macarların da yoğun olarak yaşadığı Romanya'nın bir kasabasında ele alıyor... Ekonomik, toplumsal ve siyasi çok bilinmeyenli denklem bu ve bu denklemi bir potada eritmek kuşkusuz ki kolay değil ama Mungiu büyük ölçüde bunu başarıyor, hatta 125 dakika içerisine en fazla sözü sığdırdığı filmi bu desek yanılır mıyız bilemiyorum
... Aslına bakarsak, oldukça geç kurduğu bir hikaye var ortada. Bir masa etrafında; Hunlar, Avarlar ve sonra Osmanlılar ile çepeçevre sarılmış daha sonrasında ise Rusya'ya boyun eğmiş ama dimdik ayakta olan Romanya'nın bahsi geçtiği an, filmin en az yarım saatini doldurduğu o an, işte Mungiu'nun filmi başladı dedim, jenerik oraya konulsa şaşırtmazdı... O noktadan sonra bugün tanıdık gelen bir zenofobinin (yabancı düşmanlığı) mahallenin kılcal damarlarına nasıl sirayet ettiğini görüyoruz. Yönetmen göçmenlik ve yabancılık kavramını çok katmanlı olarak ele alıyor. Almanya'da çalışmış bir Romen, kasabasına dönüyor, kasabasında çok sayıda Macar var, üstüne de az sayıda olduğunu görsek de Sri Lankalı göçmenler ekleniyor. Bu da bir çok bilinmeyenli denklemin parçası aslında... Filmin teknik marifetlerine gelirsek; tek planda bir oyuncu yönetimi şovuna dönüşen forum sahnesi var. Öyle ki buradaki pek çok diyalog farklı coğrafyada tıpkısını göreceğimiz türden. Mesela Asyalıların yarasa gibi farklı hayvanları yedikleri için hastalık yaydıkları, o yüzden kasabayı terk etmeleri gerektiği dahi gündem oluyor... Yine Mungiu'nun son iki filminde çoklu yorumlara olanak sağlayan senaryosu R.M.N'de güçlü biçimde kendini gösteriyor. Özellikle yönetmenin filmin son bölümündeki muğlak tavrı sinema çıkışında izleyicilerin kafasını karıştıracaktır... İntihar eden (?) biri, polise giden Macar sevgili ve finalde onu öldüreceğini düşündüğümüz sevgilisi ve nasibini alan ayılar. Sahi sayıları gittikçe artan o ayılar neyi temsil ediyor ola ki?  

Filmekimi'nde izleyici ile arasına mesafe koyan başka filmler de
vardı. Örneğin Cannes'ın yan bölümü Un Certain Regard'ın en beğenilen iki filminden biri olan (diğeri Joyland) Godland,  R.M.N'den farklı olarak muğlaklığı senaryosunun tamamına yedirerek daha tutarlı bir görüntü veriyor ya da şöyle ifade edelim: Film zaten başından itibaren kendini belli ölçüde bir muğlaklıkla inşa ediyor. Danimarka'dan İzlanda'nın kuş konmaz kervan geçmez bir adasına kilise yapmak için büyük uğraşları olan bir peder (filmin yaklaşık yarısı) ve o adaya ulaştıktan sonra yaşadıkları olarak özetlenebilecek film kuşkusuz ki Danimarka ve İzlanda arasındaki tarihsel ilişkilere hakim olanlar için daha çok şey ifade edebilir. Hiç şüphesiz onulmaz ve döngüsel bir iktidar mücadelesinin alegorisi olarak okunabilecek film, üzerinde oldukça çalışılmış güçlü bir görsellik sunuyor ve bu yanıyla etkiliyor. Şahsen geçen yıl yine Filmekimi'nde izlediğimiz benzer sularda gezinen Köpeğin Gücü'nden aşağı kalır yanı yok. Hatta fazlası var. Ama elbette R.M.N gibi güncelliğin yakıcılığına dokunan filmler daha tanıdık ve daha cazip gelecektir herhalde. En azından benim için öyle... İzleyiciyle arasına mesafe koyan başka bir film de Pasifiction, üstelik buradaki mesafe daha da büyük. Bir adada o adanın sahibi görünümdeki bir adamın çevresindekiler, hükümet, nükleer denemeler gibi konulardaki tartışmaların ötesine gitmeyen filmin, anlaşılmak gibi bir derdi de olduğunu sanmıyorum. Ancak yine de oldukça iyi bir görsellik sunuyor. Film son çeyreğine kadar bir yere oturtamadığı diyaloglarıyla izleyicisini yorsa da daha sonra uzunca bir süreyi diyalogsuz tamamlayan tuhaf bir deneyim sunuyor.

Cannes'ın Adı Konmamış Bu Yılki Teması Çocukluktan Kök Alan Dostluklar

Geçen yılki tema kadın özgürlüğüydü. Bu yıl ise çocuklukta yeşeren dostluklar olarak adlandırabiliriz.  İzlediğim üç filmde de çocukken inşa edilen dostluklar var. Onlar şimdilik Close (Yakın), Armageddon Time ve Le Otto Montagne (Sekiz Dağ) ve üç filmin de dikkate değer olduğu kanısındayım... Bilen bilir ben festivallerde çok yankı yapan filmlere temkinli yaklaşırım. Yakın için Cannes döneminde bir G.Kore filminden (ya da ABD bağlantılı bir film de olabilir) daha sıkı sarılmamız için Kıta Avrupası'ndan geliyor oluşu bir güvence olabilir dedim. Bir filmin Avrupa kökleri, ana akım karakteristiklere bir miktar daha uzak olabileceğinin işaretidir çoğu zaman. Nitekim Yakın, bu yılki Filmekimi'nde en beğendiğim filmlerden biri. Leo ve Remi arasında henüz ergenliğin başlarında yeşeren kardeşlikten eksiksiz güçlü dostluk, ne acı ki toplumun heteronormatif önyargılarına takılıyor. Öyle ki oğlanların başka oğlanların poposuna şaplak attığı cinsel şakalar yapması yadırganmaz da, iki oğlanın aralarındaki güçlü bağ yadırganır ve önce Leo, Remi'ye mesafe koymak zorunda hisseder kendini ve ardından bir trajedi baş gösterir. Filmin önemli bir bölümü vicdan azabı kavramından kök alan bir gerilimden besleniyor ve sonuna kadar da alttan alta hissedilen bu ince gerilimi sürdürüyor ve filmin zirve noktasında diyaloğa pek az başvurup görselliği ön planda tutan önemli bir mesaj veriyor. Filmden çıktığımda kendi kendime şunu diyorum: Bazı fiziksel acılar, Leo'nun kırılan kolu gibi çok can yakar hiç kuşkusuz ama bazen ruhun çektiği acılar, örneğin aşk ya da suçluluk duygusu gibi daha bir mahveder insanı ve Leo bu gerçekle oldukça genç yaşta tanışır... Yakın, bir başyapıt değilse bile aslında kendisine birden fazla açılıma sahip değerli bir dert ediniyor ve bu derdi hümanizma duygusu içinde görünüşte son derece basit ama incelikli yanları olan bir senaryo ve sürükleyici bir sinema diliyle perdeye taşıyor.     

Filmekimi'nde izlediğim tek Amerikan filmi olan Armageddon Time ise görece vasat etkinliğe bence yine güzel bir sürpriz. Biri Yahudi göçmeni ailenin 3.kuşağı bir çocuk ile siyahi başka bir çocuk arasındaki dostluğu anlatan film tüm olumsuz etkenlere karşın bir dostluğun ne kadar sağlam temellere dayanabileceğine ilişkin ufak bir ders niteliğinde. Özellikle filmin son bölümü yok mu, her daim omurgası sağlam, dürüst bireyler olmanın, hatta bunu çocukluktan inşa edebilmiş olmanın, hayatın kaçınılmaz olarak getirdiği adaletsizlik n'olursa olsun o adaletsizliğe karşı kaybetsek bile, bir şeyler denemiş olmanın onuruyla yüz yüze getiriyor bizleri. Üstelik bu film Amerika'dan çıkıyor. Demek ki Amerikalılar istediler mi böyle filmler de yapabiliyorlar, ne güzel...

Dostluk temasına sahip ve izleyiciye büyük ölçüde olumlu duygular geçirmeyi başardığını düşündüğüm diğer bir film ise Le Otto Montagne (Sekiz Dağ). Roman uyarlaması olan film, biri kendini ait hissettiği yerden başka bir yere adım atmayan diğeriyse kendini bir yere ait hissedemeyen, gezgin birbirine zıt denebilecek ama küçük yaşlardan itibaren aralarında güçlü bir bağ olan iki karakterin uzun yıllara varan öyküsü. Kanımca daha da zenginleştirilebilecek çaptaki öykü belki de ilham aldığı romanın dışına çıkmamak uğruna zenginleşemiyor, fazlaca tekrara düşüp etki gücünü kısmen kaybediyor.

Daha çok  oyunculuğuyla bilinen Velaria Bruni Tedeschi'nin kendi geçmişinden izler barındıran Les Amandiers (Tiyatro Okulu), 1980'lere götüren renk paleti ve bana kalırsa ilgi çekici giriş sekansına karşın bir tiyatro okulundaki pek çok kişinin farklı hikayelerinden dağınık parçalar sunan, dolayısıyla etkileyici bütünlük sunamayan bir film... Oldukça uzun süresi, başarılı oyunculukları ve oyuncular arasındaki gerilimi yer yer bir tenis maçını andıracak denli bir ritimde takip eden Baradaran-a Leila (Leyla'nın Kardeşleri) için de benzer bir yorum yapmalıyız. Ekonomik sıkıntılar yaşayan Leyla ve 4 kardeşinin ve babalarının öyküsü Farhadi filmleri andıran yanları olsa da senaryosu zayıf bir İran filmi. Film güçlü bir çatışma ya da bir merak duygusu yaratamıyor. Yine de filmin finalinin iyi sahneye konulmuş, ilginç sayılabilecek bir final olduğunu söyleyebilirim. Her şeye rağmen.

Bir Yıl Sonra Krill Serebrennikov ve Mia Hansen-Love Yine Karşımızda

Festivalin klasik anlatım diline sahip filmlerinden biri. Ne klasik ama, Serebrennikov'un son filmi Zhena Chaikovskogo (Çaykovski'nin Karısı) adeta ince bir Tolstoy romanından izler barındırıyor. Çaykovski'ye saplantılı bir tutkuyla bağlı Çaykovskaya'nın hüzünlü hikayesi, baştan sona iyi tasarlanmış, yönetilmiş ihtişamlı bir yapım. Başlarda Rusya'daki evlilik hukukuna ilişkin bir takım bilgiler veren bir tür epik film olarak da adlandırılabilir. Mia Hansen-Love ise yine otobiyografik öğeler taşıyan bir film gerçekleştiriyor. En son Bergman Adası'yla başımızı döndüren yönetmen bu kez Ole Hansen-Love'ın defterlerinden ilham alarak Un Beau Matin (Güzel Bir Gün) adında bir film gerçekleştirirken ender rastlanan bir hastalığa yakalanan babanın kızını (Léa Seydoux) merkeze alıyor. Fransız usulü, gayet karakterli bir ilişki ve kararında erotizmi de barındıran eser, basit ama zarif özellikleri olan bir senaryoya sahip... 

Türkiye'de Çekilmiş İki Film: Aftersun ve Wallad Min Al Janna

Cannes'da gösterilen tüm filmler içerisinde en iyi izleyici tepkisi alan filmlerden, Fethiye'de geçen Aftersun (Güneş Sonrası), 11 yaşında bir kız çocuğunun babasıyla geçirdiği belki de son tatili hatırlaması ve bu hatırlama deneyimi üzerine şekillenen bir film ve yine filmin göstergelerine göre muhtemelen o kız yıllar sonra babasıyla ayrıldığı o son yere (bir diskotekin önü) gelir ve o tatili hatırlar, bir yandan da o tatilde çektikleri videolar bu hatırlama deneyimine bir biçimde eşlik eder. Geçmiş zaten anca ya bellek ya da fotoğraf ve video gibi kayıt araçlarıyla yaşayan bir şey değil midir? Hani o astrofizikçilerin dediği gibi, bir gün geleceğe yolculuk olabilecek de geçmişe bir daha asla dönemeyeceğiz öngörüsü var ya işte... Güzel bir baba-kız ilişkisi deneyimlemiş olanları daha çok etkileyebilecek ama böyle bir deneyimi olmayanlar için bile dokunaklı olabilecek bir film. Birçoğumuzda bu ikiliden en azından babanın yerine geçme potansiyeli var ya da o babanın yerine, başka bir sevdiğinizi, bir sevgiliyi koyduğunuzu düşünün ve kaybettiğiniz o sevgiliyle o son tatilinizi ve belki yıllar sonra çektiğiniz videoları izlediğinizi ve o tatil yaptığınız yere tekrar gittiğinizi... Birkaç şiirsel sahnesiyle izleyenin beynini çalıştırsa da sonuçta karakterler hakkında bilgimizin sınırlı olduğu, küçük bir kesitten, eşinden boşanmış bir baba ile kızının birkaç günlük sıradan bir Fethiye tatilinden ibaret Aftersun ama Aftersun, ne yazık ki geri döndürülemez olan o acı gerçeğin; evet eski güzel günlerin, minimal oyunculuklar, vakarlı bir anlatım, bazı incelikli diyaloglar ve son derece kısıtlı bir senaryo içinde genleşip büyüyebilen bir örneği. O beylik deyişle mini bir başyapıt mı? Belki daha doğru ifade şu: Aftersun, mini minnacık bir başyapıt.

Bir Mısır filmi olan Wallad Min Al Janna (Cennetten Gelen Çocuk) ise büyük oranda İstanbul ve benim farkettiğim en az bir sahnesi (otogar) Adana'da çekilmiş bir film. Tuhaf biçimde az da olsa Türkçe yazılara da rastladığınız hatta bir noktada Mısır bayrağıyla birlikte Türk bayrağının da kadraja girdiği, Mısır'ı anlatan bu film El Ezher'e gitmeye hak kazanan bir öğrenci üzerinden Mısırdaki farklı dini gruplar arasındaki bir tür mafya-devlet-cemaat ilişkisi üzerine sürükleyici bir polisiye, düzeyli bir kitle sineması örneği. 

Skolimovski'nin Sevimli Eşeği Hi-Han

84 yaşındaki Jerzy Skolimovski için bir Fransız yayını Cannes'ın bir nevi yaşlı kurdu demiş ve aynen şu cümleleri kullanmış:

"...le réalisateur est bien connu sur la croisette. Il remportait le Grand Prix du Festival de Cannes en 1978 pour The Shout..." "... Son cinéma incarne une forme de nouvelle vague a la Polonaise, lui-meme se disant inspiré par le cinéma de Godard..."  

Şöyle biraz araştırınca yönetmenlik kariyerinin başlangıcı daha da eskilere 1960'lara giden Skolimovski'nin yaşı fazla olabilir ama sineması kimi gençlere taş çıkartacak yenilikçilikte... Yeni filminin merkezinde tıpkı Robert Bresson'un Rastgele Balthazar'ında olduğu gibi bir eşek var, güzel mi güzel, dünyayı anlamlı bakışlarla gözleyen bir eşek. Eo nasıl çekildi, nasıl başarıldı bilemiyorum ama baştan sona önemli bir yönetmenlik başarısı, sadece kanlı canlı bir hayvanı anlatmaktan gelen tüm senaryo kusurlarına rağmen...  Sevgi dolu bir yaşamı olan Hi-Han ona iyilik ettiğini sanan aktivistlerce tuhaf biçimde sirkten alınır, neyse ki alındığı yerde tutsak kalamaz, kaçar, oradan oraya sürüklenir. Hi-Han nereye giderse bizde onunla gideriz. Buruk bir finale sahip olan film, hayvan sevgisiyle inşa edilmiş, anlamlı bir yapım... Eleştirmen Mehmet Basutçu, filmin verdiği mesaj için birebir aktardığım şu cümleleri kullanmış. Altına imzamı atarım.

" İnsanoğlu günün birinde, hayvanları gerçekten sevmeye başladığında; içgüdüleri dışında, duygu hatta düşünce sahibi varlıklar olarak kucaklayabildiğinde; kuşkusuz  hemcinslerine karşı da aynı sevecenliği, koruyucu höşgörüyü gösterecektir. Başka bir deyişle, insanlar birbirlerine hayvanca davranmaktan vazgeçmiş olacaktır!.."

Yıldız Tablosu

Close  * * * *

Armageddon Time  * * * *

R.M.N  * * * * 

Aftersun  * * * *

Hi-Han (Eo)  * * *

Zhena Chaikovskogo  * * *

Godland  * * *

Le Otto Montagne * * *

Un Beau Matin  * * *

Wallad Min Al Janna  * * * 

Les Amandiers  * *

Pacifiction  * *

Baradaran-e Leila  * * 

28 Mayıs 2022 Cumartesi

Cannes Bu Yıl Favorisiz Ama...

Festivalde daha görücüye çıkmadan Lukas Dhont'un Close'unun duygu pataklayıcı bir film olduğu söylentileri dolaşıyordu zaten ve umulan oldu, gösterimiyle birlikte Cannes'da bir heyecan yarattı. Öyle ki 'ioncinema' adlı site Close'un gösteriminden birkaç saat sonra kendi sosyal medya hesabından açık biçimde 'The Palme d'Or winner' yazdı. Bu ne cüret ! Yine de Fransız kurt eleştirmen Michel Ciment gibi çatlak sesler de yok değil.   

Belki de yıllar sonra, Cannes'ı takip eden çoğunluğa göre 2013 Mavi En Sıcak Renktir'den, bana göreyse herhalde 2014 Kış Uykusu'ndan bu yana Altın Palmiye'yi tereddütsüz hak etti denebilecek bir film çıktı dedim... Ama sonra şöyle bir düşündüm. Drive My Car'ın yarıştığı geçen sene filmlerin düzeyi oldukça yüksekti, dolayısıyla farklar azdı. Ancak geçmişte Burning (eli boş gitti) ve Parazit için de benzer yorumlar yok muydu? Close'a daha sıkı sarılmamız için güvencemiz herhalde ABD uydusu Güney Kore'den değil de daha uzak bir uydu olan Kıta Avrupası'ndan geliyor olması. Yüksek sanat mirasının taşıyıcısı olan o kadim kıtadan... Jean-Luc Godard, festivalin başında Zelensky'nin büyükperdede alkışlanmış olmasından hareketle, Cannes'ın Batı estetiğinin propaganda aracı olduğunu anlamanız için böyle bir savaş gerekiyordu şeklindeki yorumunda kuşkusuz ki haksız değil. Cannes; sınırları genişleyen Avrupa projesinin önemli bir temsilcisi. Bu proje ABD ve Hollywood'un dayattığı estetik değerlere tamamen karşı olan bir proje de değil elbette. Ne mümkün ! O değerlerle hep ilişki içerisinde, daha eleştirel bir noktadan konumlansa da bir uzlaşı arayışında...   

2019 yılında Parazit'in ödülü de görece geniş bir uzlaşıyla geldi. Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi gibi bir film yerine, daha ilk gösteriminde Oscar'larda şanslı görülen (o dönemki yazım kanıttır, şöyle demişim: "...Parasite'ın ise yönetmenin bugüne kadarki en iyi filmi olduğu konusunda çok geniş bir kabul var ama ben yine de temkinliyim... 'amazing, amazing' nidalarıyla karşılayan Batılı ve yerli geniş bir eleştirmen güruhunun ivmesinin her daim merkeze yani ana akım karakteristikler taşıyan sinemaya doğru hareket ettiği bilinen bir gerçek... Oscar'ın uluslararası film dalındaki adaylığını şimdiden öngördükleri Parasite'a karşı temkinli olmayayım da ne yapayım..." İstersen buraya tıkla gör) bir film uzlaşım diye pazarlandı işte. 

Cannes son yıllarda jürilerin fazlasıyla öznel seçimleri nedeniyle ciddi manada öngörülemez bir noktaya da vardı. Bu eğilimin zirve noktası ise geçen seneki Titane'dı, o kadar zengin bir seçkide bırakın Altın Palmiye'yi almasını, alacağı herhangi bir ödül başka bir filme haksızlık olurdu. Ve evet sahi o kocaman ödülüne karşın ne oldu o filme? Unutuldu gitti, ne İsa'ya ne Musa'ya yaranamadı... Bu yıl, zaten kağıt üzerinde geçen yıldan daha vasat gözüküyordu. Hadi Close'u ayrı tutarsak hiçbir film için net olarak diğerlerinden daha çok hak ediyor izlenimini de edinemedim. Ha birçok yıl edindim de ne oldu, o da doğru. Bu yıl Avrupalı bir jüri başkanı var. Ödüllerin dünyanın yakıcı gündemine ilişkin politik filmlere gideceğine yönelik de bir inanç... 

O halde bakıyorum da arkadaşlık temasını işleyen 31 yaşındaki Belçikalı Dhont umulanı veremeseydi, diğer Belçikalı Dardenne'lerin bir ödül alabileceği, hatta o ödülün bu vasat seçkide 3. Altın Palmiye'leri olabileceği konuşuluyordu. Gerçi Dardenne'lerin filmini de Fransız eleştirmenler pek beğenmemiş... Hemen gözüm meşhur "Les étoiles de la critique"e ilişiyor. Filmi Palmiyelik gören bir tane bile eleştirmenleri yok. Hiç şaşırtmıyorlar, Fransızlarda Frankofon sinemaya karşın tuhaf bir tavır var. Beklentileri mi çok yüksek nedir? Hele o Cahiers du Cinéma, ne beğeneceklerini kestirmek güç. Ama Fransızların en cılız filmlerini yapan yönetmenlerinden Arnaud Desplechin'i beğenebiliyorlar. Diğerlerinin görmediği ne görüyorlarsa artık... Dardenne'lerin önceki filmleri Genç Ahmet de hatırlarsanız son filmleri Tori ve Lokita gibi karmaşık yorumlar almıştı. "Les étoiles de la critique" içinde filmin Palmiye alabileceğini düşünen yine yoktu. Ama bence o yılın en anlamlı iki filminden biriydi Genç Ahmet ve mizansen (yönetmen) ödülüyle ayrıldı. 

Yine Christian Mungiu, dikkate değer bir zenofobi örneğiyle gelmiş festivale (biraz Emin Alper'in Tepenin Ardı hissiyatı edinmedim de değil. Bu arada Mungiu'nun da Tepelerin Ardı diye bir film vardı. Ne benzerlikler ama). Mültecilik ve ırkçılığın tırmandığı şu dönemde bu iki filmden (R.M.N. veya Tori ve Lokita) biri herhalde ödül alacak... Diğer öne çıkan Avrupalı'lardan, kuzeyden gelen Ruben Östlund ise hınzır güldürüsüyle bu isimlerle beraber ödül için adı geçen başka bir Avrupalı. Peki Jüri kaçınılmaz bir denge politikası güderse, o zaman ne olur? O halde Üç Amerikalı'dan en az biri, James Gray, David Cronenberg  ya da Kelly Richard ödül listesine girer mi? Neden olmasın. İngilizce dünya dili ne de olsa. 

Denge politikası festivaldeki iki İranlı'dan en az birine bir ödül getirebilir. Saeed Roustaee ve Ali Abbasi onlar... Mesela Roustaee'nin filmini Vittorio De Sica'nın Rocco ve Kardeşleriyle karşılaştıranlar var. Bir de Alfred Hitchcock'un Vertigo'suyla karşılaştırılan Park-Chan Wook unutulmamalı, ödül listesinin Uzakdoğu ayağı o da. Jerzy Skolimowksi ve Kirill Serebrenikov da festivalin başında gösterilmelerine rağmen seçki vasat kalınca hala iddialı bir noktada kaldılar... Özellikle Skolimowski (hayvan hakları üzerine bir filmi var).  

Şimdi toparlarsak; Lukas Dhont, Dardenne Kardeşler, Christian Mungiu veya Jerzy Skolimowski için ufukta ödül görünüyor. Hemen yanı başında bir avuç yönetmen bekliyor: James Gray, Ruben Östlund, Park Chan Wook, David Cronenberg, Kelly Richardt ve Kirill Serebrennikov (Rus olduğu için farklı bir mesaj olur ve Zelenski'yi alkışlamaktan daha anlamlı olabilir. Kapanışta da Rus yönetmeni alkışla al sana denge) ayrıca Saeed Roustaee ve Ali Abbasi. İşte ödüllerin çoğunluğu bu yönetmenler arasında dağıtılabilir. Bir iki sürpriz isim de girer mi araya. Herhalde girer. Ama onlar da ne kadar sürpriz sayılır. En başta Albert Serra daha sonraysa Hirokazu Koreeda, Mario Martone, Valeria Bruni Tedeschi ya da Claire Denis mi olur mesela o sürpriz? Velhasıl Cannes bu yıl fazlasıyla orta şeker görünüyor. Bizi ilginç bir ödül gecesi bekliyor da olabilir...   

Emin Alper'in Kurak Günler'i

Venedik ve Berlin Ana Yarışması'nda yer aldıktan sonra ilk kez Cannes'da ama Belirli Bir Bakış'ta. Eee Cannes'da Ana Yarışmaya girmek kolay mı? Ama Türkiye'deki mevcut rejimle açıkça problemi olan Alper, politik sinemanın bugün Türkiye'sindeki en güçlü temsilcisi olarak görülüyor. Her ne kadar teknik kapasitesi genel olarak Ana Yarışma filmlerinin altında da olsa bugün Ana Yarışma'daki Dhont ya da Abbasi'nin de önceki filmleriyle Belirli Bir Bakış'ta yer almış olduklarını unutmayalım. Ama efendim onlar oradan ödülle ayrılmıştı. Ne yapalım ki öyle...  Öncelikle Kurak Günler'e ilişkin İngiliz basınında çıkmış bir yazıdan dikkatimi çeken bir bölümü paylaşmak istiyorum. Jonathan Romney şöyle yazmış Alper için: 

"...The heat, and the tension fairly crackle in Emin Alper's Burning Days, a Turkish thriller that's one of standouts of this year's Un Certain Regard. The director of Beyond the Hill, Frenzy and A Tale of Three Sisters returns with a film that seems certain to break out across the arthouse/mainstream border into wider exposure, and that deserves to be its country's most visible filmic export since the heyday of Nuri Bilge Ceylan..." 

Ve filmin ödül alamaması acaba almalı mıydı, o kadar beğeneni vardı tartışmasını da getirdi kaçınılmaz olarak. Cannes'daki, genel tepki neydi sorusuna ulaşabildiğim en geniş katılımlı puanlama tablosu üzerinden cevap vermek herhalde en sağlıklısı. İzleyen 50 kişi 10 üzerinden puanlamış filmi. Kendi klasmanında 8. Ama farklar çok az. 


15 Mayıs 2022 Pazar

Gaspar Noe'den Vortex

İstanbul'dan Altın Lale'yle ayrılmış bir Gaspar Noe filmi... 80'lerine varmış bir yaşlı çiftin son dönemlerine tanık ediyor izleyicisini. Adlarını dahi öğrenemediğimiz bir çift bu. Çok önemi var mı ki? Anlatılan insan diyor Noe, aşağı yukarı senin hikayen, hepimizin hikayesi. Yaşlılığın hikayesi, belki ana-babalarımızın hikayesi... Bir önceki -ki sanırım en zayıf filmi- Lux Aterna'da denediği bir tekniği burada bir miktar daha geliştiriyor yönetmen, perdeyi ikiye bölerek. Dario Argento'nun ve Françoise Lebrun'un canlandırdığı ikiliyi, bölünmüş bir perdede takip ediyoruz sıklıkla. Böylece ikilinin gündelik hallerine daha uzun uzun şahit oluyoruz, biri diğerinden kopmadan. Noe sinemasının pek çok karakteristiğini taşıyor film. Adeta Enter the Void'teymiş gibi hissettiren havalanan ve dönen kamera hareketinden, çok görmesek de, Love'daki pencereden pencereye aşka ve tabii yaşam ile ölüm gibi alışıldık varoluşçu tınılar barındıran içeriğine, beyin ve kalp arasında kurduğu felsefi bağ ve filmin başında verdiği mesaja (beyni kalbinden önce ayrışanlara adanmıştır) kadar tipik bir Noe filmi Vortex ama diğer filmlerinin aksine bu kez gençler ve gençliğin dinamizmi yok. Filmin tamamına sirayet eden ağır bir kasvet en temel duygu. Gerçekten de bu yönüyle zorlayıcı bir film... Kimileri Haneke'nin Amour'uyla benzeştiriyor ama Vortex, Amour'dan daha iç karartıcı bir film. Belli bölümlerde gerilimi yükselten yönetmen, özellikle perdeyi ikiye bölen tekniğini finale doğru taçlandırıyor. Önce perde teke düşüyor ve ardından evin insansız ıssız fotoğrafları ve ardından bir kademe daha atlayarak eşyasız ıssızlığın fotoğrafları bir bir önümüze düşüyor, tüm yıkıcılığıyla ve son olarak çiftimizin doğum ve ölüm tarihleri ve son yazısı... Hepsi bu kadar. Yine de filmin belki bir miktar kısa tutulsa (140 dakika) daha etkileyici olacağı kanaatindeyim. Filmin önemli bölümü yeterli akışkanlığı yakalayamıyor ne yazık ki ve gereksiz derecede yorucu oluyor. Ve giriş jeneriği öncesi Cannes-Official Selection yazısı çıksa da sanırım Competition'a seçilememesine bu 'senaryo' kusuru neden oluyor. 

Yıldız: * * *

21 Nisan 2022 Perşembe

41. İstanbul Film Festivali

Kanımca seyirci enerjisi yüksek ama filmlerin enerjisi o kadar da yüksek olmayan bir yıl olarak anılacak 41. festival. Ah nerede o 2019'un enerjisi... Gerçi festivalin son günlerinde COVID'e yakalanan ben bir kaç filmi de kaçırdım ya ama olsun, izlediklerimin genel bir çerçeve çizdiğini varsayıyorum. Tarihe geçen 2021 Cannes'ından henüz sinemalara uğramamış 3 film vardı mesela festivalde. 2 tanesi doğrudan Altın Palmiye Adayı / Yarışma filmleriydi. Ama o muhteşem seçkinin vasat filmleriydi bunlar. Ve bence bunlar arasında en iyisi İldiko Enyedi'nin Bir Evlilik Hikayesi'ydi, fazla uzatılmış süresine rağmen bu kez farklı olarak kadın gözünden çizilmiş bir aldatan kadın portesi izledik, özellikle filmin finalinde yakaladığı şiirsel tonu beğendim. Justin Kurzel'ın Nitram'ı ise Avustralyalı bir psikopat gencin katliama doğru uzanan şiddet dolu yolculuğunu sürükleyici bir sinema diliyle anlatıyordu. Bir diğer Cannes menşeli Payel Kapadia'nın Hiçbir Şey Bilmediğimiz Bir Gece'si mektupları siyah beyaz görüntüler eşliğinde sunan bir essay filmdi. Azadi! Azadi! şeklinde bağıran öğrenciler eşliğinde Hindistan'ın sol tarihine bakan, politik olarak ateşli ama sinema dili olarak oldukça yorucuydu. Festivalde birçok Latin Amerika filmi de vardı ama izlediklerimin hiçbiri doyurucu değildi. Hele Altın Ayılı Katalan Alcarras, bir düş kırıklığı. Şeftali bahçelerini kaybedecek ailenin gündelik yaşamından kesitler sunmakla yetindi bize. Lorenzo Vigas'ın Kutu'su ise biraz daha iyiydi, en azından Latin Amerika'da kuşaklar değişse de özünde pek bir şeyin değişmediğini anlatarak. Carlos Reygadas'ın eşinin ilk yönetmenlik denemesi Değerli Taşlar ise handiyse deneysel sinema sınırlarında gezen bir tuhaf örnekti. Sonuçta bu filmlerde Latin Amerika'da bitmek bilmez şiddet döngüsü bir biçimde perdeden taşıyordu... Festivalin en gösterişli filmlerinden biri Xavier Giannoli'nin Sönmüş Hayatları'ydı, bir Balzac romanından uyarlanan film; senaryosu, oyunculukları ve sanat yönetimiyle, iyi bir Fransız kitle sineması örneğiydi. Diğer Fransızlar Laurent Cantet (Arthur Rambo ile festivale katıldı) ve Claire Denis (Bıçağın İki Yüzü) ise Fransa'daki azınlık hakları gibi meselelere farklı dozajlarda dokunan filmlerdi. Denis'nin filminin merkezinde eşini bunaltacak denli sahiplenen erkeklere bir eleştiri de vardı.
 Ayrıca festivalde korku-gerilim türünde pek çok film vardı, izleyebildiklerim içinde Dario Argento'nun Kör Karanlık'ı Giallo da dedikleri, peşimdeki katil filmlerinin bir örneğiydi, bazı küçük mantık hataları yoksa kurgusal zorunluluk mu demeli, yine de filmin yarattığı güçlü atmosfere bence zarar veremiyordu. Peter Bergendy, Post Mortem'de ise gerçek dışı ögelerden beslenen zayıf bir korku filmine imza atıyordu. Yine Tea Lindeburg'un Cennet Gibi'si korkuyu bir amaç değil araç olarak kullanan mütevazi sanat filmlerinden birini sunuyordu. Bir genç kızın bir takım acılar içindeki büyüme öyküsü. Diğer yandan Alina Grigore'nin Mavi Ay'ı bir korku-gerilim örneği sayılmasa da Lindeburgla kadın olarak varolmanın zorluklarını anlatması bakımından benzeşen bir örnekti. Son olarak Hong Sangsoo da Romancının Filmi ile yönetmenin en iyi filmlerinden olmasa dahi en azından finalinde gerçekleştirdiği hoş bir trük ile en azından yönetmenin kendi sineması açısından yenilikçi bir tat barındırıyordu.   

Festival Yıldız Tablosu

Bir Evlilik Hikayesi  * * *

Sönmüş Hayaller  * * *

Romancının Filmi  * * *

Cennet Gibi  * * *

Kör Karanlık * * *

Nitram  * *

Hiçbir Şey Bilmediğimiz Bir Gece * *

Bıçağın İki Yüzü * *

Kutu * *

Arthur Rambo * *

Mavi Ay  *

Alcarras  *

Değerli Taşlar  *

Post Mortem  *

Kutsama  *

28 Aralık 2021 Salı

Muhteşem Bir Sinema Yılının En İyileri

İlk 6 ayı sinemaların kapalı olduğu şu acayip 2021 işte... Ama son yarısı, ne yarısı, hatta çeyreği, öyle güzel sürprizler hazırladı, sinema sanatına sevgimizi öyle perçinledi ki, biraz şaşırmadım desem yalan olur. Ama düşündüm elbet. Sinema, pandemiden bu kadar güçlü nasıl çıktı diye. Kuşkusuz 2020 yılında Cannes Film Festivali'nin yapılamamış olması ve özellikle filmlerini o dönemlerde tamamlayan yönetmenlerin kurguda daha çok zaman geçirmiş olması ilk akla gelen etkenler... Şu son aylarda izlediğimiz filmler son 2 yılın en iyilerinin toplamı bir anlamda ve bu kadar iyi filmi 1-2-3... diye sıralamak da kolay olmadı benim için... O yüzden sıralamayı 3 grup şeklinde yaptım. Önce başyapıt olarak gördüğüm 3 film, sonra ise yine sırasız, çok iyi bulduğum 7'li grup ve aslında listenin bu filmlerle tamamlanması gerekirdi ama içim el vermedi, bu listeye giremeyen ama başka bir yılın listesine rahatlıkla girebilecek yine iyi filmlerden oluşan son 5'li grubu da paylaşıyorum... Filmler içerisinde şaşırtıcı biçimde En İyi Film Oscar'ı için adı geçen Drive My Car ilk 3'lü grupta, En İyi Film Oscar'ı olmasa bile En İyi Uluslararası Film'i kazanması ve en azından 'En İyi Uyarlama Senaryo' adayı olmasına kesin gözüyle bakılıyor. Kazanır kazanmaz onu çok bilemem ama eğer Oscar'da büyük bir başarı yakalayacaksa insan sormadan edemiyor, o zaman bizim Kış Uykusu'nun ne eksiği vardı diye (Kadınsız Erkekler kitabındaki Kino ve özellikle Şehrazat öykülerinden de küçük yamalar var tıpkı 2 Çehov öyküsünün bileşkesi olan Kış Uykusu-Karamazov Kardeşler örneği gibi). Acaba filme Batı'nın ilgisinde kendi kültürüne yabancılaşmak ve eserlerinde Batı'ya atıfta bulunmakla (Kafka, Orwell, Faulkner, Hemingway hatta Çehov gibi) eleştirilen Murakami'nin bir uyarlaması olmasının payı olabilir mi? Öyle ki filmin özgün adı dahi Drive My Car. Doraibu Mai Kâ nerede? Niyeyse Arabamı Sür de diyemiyoruz çünkü film zaten Murakami'nin adı Drive My Car olan öyküsünden uyarlama. Ayrıca Drive My Car'ın Oscar'daki yakın rakibi de Dünyanın En Kötü İnsanı olarak görülüyor. Ama Cannes'daki büyücek ödülüne rağmen 6 Numaralı Kompartıman ne hikmetse unutuldu gitti. Bana kalırsa, yaygın deyişle yılın en 'underrated' filmi oldu 6 Numaralı Kompartıman. Yazık ki ne yazık ! 

Artık ne ise; bu yıl da sadece sinema salonunda izlediğim filmlerden bir araya getirdiğim ve hakkında yazdığım yazılardan gözüme kestirdiğim parçaları kırpıp eklediğim 15 filmlik listeme geçelim. 

İlk 3'lü Grup

6 Numaralı Kompartıman / Juho Kuosmanen
...küçük bir sinema dersi... Sevginin, dostluğun ve ânı yaşamanın önemini hatırlatan, aynı zamanda kağıttan kuleden farksız önyargılarımıza temas eden bir insanlık dersi de... ...Laura'nın finaldeki hınzır gülüşünde dilsel göstereni çarpıttığı ama sonunda onun da mutlu ayrıldığı gerçeği de var kuşkusuz. Aslolan iletişim kurduğumuz farklı semboller, harfler ve onların pekiştirdiği farklılıklar değildir. Elbette farklılıklar da bir başka gerçeğimizdir, güzelliktir, zenginliktir ama işte o farklılıklara rağmen ortak duyguda ortak anlamda buluşabilmektir aslolan. Filmin içine gizlenmiş zekice bir mesajdır bu. Teşekkürler Kuosmanen... 

Drive My Car / Ryusuke Hamaguchi
...bazı kösnül sahneleri, insan ruhunun dehlizlerinde gezinmesi ve bilinçli olarak tasarlanmış edebi yoğunluğunun gerisinde son derece sağlam bir dramaturjik çalışma. Nuri Bilge Ceylan'ın Bir Zamanlar Anadolu'da, Kış Uykusu ve Ahlat Ağacı gibi filmleriyle ama özellikle de Kış Uykusu'nun tasarlanma biçimiyle bazı paralellikler kurulabilecek tereddütsüz bir başyapıt... 

Dünyanın En Kötü İnsanı / Joachim Trier
...günümüzün özgürlükçü bir mahallesinde yetişen insanlarına, kadın-erkek ilişkisi ne menem bir şeydir diye sorduğunuzda, verilebilecek en etkileyici cevaplardan biri... ...Yine de filmdeki hiçbir karaktere kızmak mümkün değil. Dünyanın En Kötü İnsanı Julie'ye dahi. 




İkinci, Bu Sefer 7'li Bir Grup

Bergman Adası / Mia Hansen-Love
...içimizi ısıtan yumuşak sinema dili gerisinde, Bergman sevgisini, bir kadının yaratıcılığını keşfetme çabasıyla bütünleştiren oldukça hoş bir film. Bergman'ın birçok filmine ev sahipliği yapmış Farö Adası'nda...  ...hem bilmeyenler için Bergman'a dair bir müze-ada olan mekanı da tanıtmış oluyor.
Tina Charles'ın I Love to Love'ı (Aşka aşığım, -gençliğimin sloganıdır-), ABBA'nın The Winner Takes It All'u ve Robin Williamson'un folk ezgileri ve dahası da var elbette. Filmin müzikleri başlı başına ayrı değerlendirme yapılabilecek denli zengin.

France / Bruno Dumont
...France,... ....şüphesiz ki eleştirel, insancıl, duyarlı, dokunaklı... ... 
En başta sıkı bir medya eleştirisi olarak değerli ve bunu yaparken bu mesleğin yıldızı birinin iç dünyasına davet ediyor izleyicisini, Léa Seydoux'nun kendisine aşık edecek denli derin bakan o buğulu gözlerine... 

Küçük Anne / Céline Sciamma
...Alev Almış Bir Genç Kadının Portresi ile son yılların en etkileyici filmlerinden birine imza atan Céline Sciamma, daha mütevazi ama belki de annenin kaybına ilişkin sinema tarihinin en şiirsel filmlerinden birine imza atıyor.

Takdim / Hong Sangsoo
Sangsoo; insan ilişkileri, özelde de kadın-erkek ilişkilerine bakışındaki ince ustalığı bir adım daha ileri götürüyor ve ben şuraya varıyorum: Sangsoo sinemasından öğrenecekleri olan genç sinemacılar kadar dikkatlerini vermeleri durumunda son yıllarda daha da görünür olan psikolojiye meraklı ilişki koçlarının da öğrenecekleri bir şeyler var. 
Yönetmenin kariyerinin en iyi filmlerinden biri.              

Paris 13. Bölge / Jacques Audiard
Ve sonuçta Audiard, sinemasını yenilemeyi seven bir yönetmen olarak da takdir edilmeyi hak ediyor. Farklı tür denemelerini İngilizce bir Western ile taçlandıran yönetmen bu kez ise önceki filmlerinde her daim tekrarlanan erkekliğin türlü hallerini burada önemli ölçüde esnetiyor ve sanırım ilk kez... Paris 13. Bölge, Audiard'ın bugüne kadar gerçekleştirdiği en farklı tondaki filmlerinden biri.

Üç Aile / Nanni Moretti
Hayatın siyah ve beyazlardan değil grinin çok farklı tonlarından meydana geldiğini gösterirken, aslında hepimizin içine düşebileceği durumlara ilişkin gözümüzü kırpmadan izlediğimiz dört dörtlük senaryonun gerisinde herhalde şu sonuca varıyor: Ne olursa olsun insandan ümidi kesmeyelim. Yaşamın olduğu yerde ümit hep var olmalıdır...

Lingui, Kutsal Bağlar / Mahamat-Saleh Haroun
...alkışladığımız, tereddütsüz biçimde tüm yüreğimizle kucakladığımız bir kadın mücadelesi ve aynı zamanda dayanışması öyküsü. Üstelik bir erkek elinden çıkmış olmasına karşın bir kadın duyarlığından tatlar damıtan... Senaryosu kısık ateşte pişse de, bir noktadan sonra o kısık ateşin üzerindekilerin de fokur fokur kaynayacağını hatırlatan Saleh Haroun'un filmi 



Bir 5'li Grup Daha

Kaçık Porno / Radu Jude
Evet üç bölümden meydana gelen film bu üç bölümden önce bir porno olarak başlıyor... ...ahlaki... ...çelişkiler bütünü üzerine özgün bir deneme gerçekleştiriyor. Kendine has, yer yer uçarı ve oldukça eleştirel ve de hazmı zor, bir kez daha izlenmeyi hak eden bir üslupla. Takdir edilesi...

Kahraman / Asghar Farhadi
Karmaşık ilişkileri usulca taksim eden, öyküyü yeni detaylarla zenginleştiren, ritmi düşürmek ne  kelime! son derece ölçülü olarak arttıran Farhadi meşhur bir senaryo cambazı.

Çarkıfelek / Ryusuke Hamaguchi
...diyalog ağırlıklı... ...üç öykünün her birinde volümü bir miktar daha arttırıyor... ...sevgi, dostluk, benzerlik, mazi, hatırlamak gibi kavramlar üzerinden insana dair pek çok olumlu (en azından son kertede) duyguyu izleyicisine geçirmeyi başaran... Film de en etkileyici noktada bitiyor.
 
Ahed'in Dizi / Nadav Lapid
Yönetmenin ülkesinde özgür biçimde film çekebilme koşullarını sert bir dille eleştirdiği, dolayısıyla aynayı kendine çevirdiği bu örnekte...  ...film estetiği açısından da özellikle Arava çölünü adeta bir tragedya mekanına dönüştürürken... ...yönetmenin önceki filmi gibi son yılların Batı'da ödül almış filmlerine bir öykünme yok bu kez.
Her Şey Yolunda / François Ozon
Aile bağları ve sonuçta ötanazi üzerine olgun bir sinema dilinin gerisinde son derece insani, dokunaklı ve anlamlı olmayı başaran, yönetmenin kalitesine yakışacak filmlerden biri. Ölçülü finaline de ayrı bir parantez...  



Ve Bonus: Benim Cannes 2021 Ödüllerim

En iyiler listesinin büyük çoğunluğunu Cannes filmlerinin (listede 11 Cannes 4 de Berlin filmi var) oluşturduğu bir yılda filmleri sıralamakta zorlanırken ödül dağıtmak da neyin nesi demeyin bana. Yıllar önce, yine oldukça doyurucu 2016 Cannes'ından sonra Altın Palmiye adayı hemen her filmi izledikten sonra blogta benim ödüllerim nasıl olurdu diye bir cümle kurmuş ama böyle bir liste yayımlamamıştım. Bu yılın şerefine yapayım dedim. Biliyorum filmleri sıralamanın zor olduğu bir yılda ödülleri dağıtmanın da zor olacağını ama farz edin bana verildi bu görev, o zaman ne yapardım diye düşününce, ince eleyip sık dokuyunca herhalde aşağıdaki gibi bir liste ortaya çıkardı. Evet şu ana kadar 24 Yarışma (Altın Palmiye Adayı) filminden 19 tanesini izlemiş biri olarak buna hak görüyorum. Henüz izleme şansımızın olmadığı diğer 5 filmden Fransızların deyişiyle 'palmarés'in içine dahil olan olur muydu bilemiyorum tabii ama yarışmadaki 19 filmi izlemiş olmak da ödül dağıtmak için yeter de artar kanımca...

Altın Palmiye: 6 Numaralı Kompartıman

Büyük Ödül: Drive My Car ve Dünyanın En Kötü İnsanı arasında paylaştırdım.

En İyi Yönetmen: Bergman Adası (Mia Hansen Love)

En İyi Senaryo: Üç Aile (Nanni Moretti, Federica Pontremoli, Valia Santella)

Jüri Ödülü: Lingui, Kutsal Bağlar

En İyi Kadın Oyuncu: France (Léa Seydoux)

En İyi Erkek Oyuncu: Kahraman (Amir Jadidi)

16 Aralık 2021 Perşembe

Weerasethakul'dan Ses Üzerine Tuhaf Bir Film

Barındırdığı metafizik özellikler nedeniyle ülkemizde Semih Kaplanoğlu'nun Tayland şubesi olarak da görenlerin olacağı (ya da Andrey Tarkovski mi desek) Apichatpong Weerasethakul'un ülkesi dışında çektiği Memoria, evet tuhaf, yer yer zor ama tasarlanışıyla meditatif özellikler de gösteren bir film. Belki Büyülü Gerçekçilik ya da Sürrealizm'den izler barındıran, dahası bu kez Kolombiya'da İspanyolca ve İngilizce bir film çeken yönetmeni kimileri Zen Budizmi'nin sinemadaki yansıması olarak görüyor ve yerel özünü korumasıyla övüyor... Filmde bu Zen inancıyla ilişkilendirilebilecek pek çok sahne var. Dolayısıyla gerçek ve hayal sonra tekrar gerçek ve hayal iç içe geçiyor ve silikleşiyor ve de herhalde bir noktada akılla değil kalp gözüyle bakmanın ve kendini akışa bırakmanın gerekliliği ortaya çıkıyor. Zen Budizmi doğanın sadece bizim gördüğümüz doğa olmadığı onun ötesinde bir anlamının olduğu, bu anlamın herkesin içinde olup meditasyonla ortaya çıkarılabileceğini savunan bir öğreti. Film de Tilda Swinton'un başarıyla yorumladığı Jessica'nın tuhaf bir ses duyması ve bu sesin peşinden gidişini konu alıyor. Bu sesi 'pop' diye 'pat' diye tarif etmek kolay gibi gözükse de Jessica için bu o kadar basit değil. Jessica ile beraber defalarca duyduğumuz o sesi, gerçekten kelimelere dökmek kolay değil. Jessica da önce film efektleriyle ilgilenen genç Hernan'a gidip uzun uzun bu sesin neye benzediğini anlamlandırmaya çalışıyor ve bence filmin en yoğun anlarından biri bu sahne, bir kavram olarak ses üzerine düşünmemizi tetikleyen. Daha sonraysa Jessica, Hernan'ı aradığında öyle birinin aslında olmadığını öğreniyor. Ne garip. Filmin sıkı bir gerilime evrilebileceğini düşündüğümüz bir nirengi noktası burası. Elbette Weerasethakul, tür sinemasına son derece uzak, yaratıcı sinemasının bir temsilcisi ve filmi bambaşka bir düzlemde sürdürüyor. Önce Jessica, psikozun eşiğinde olduğu düşüncesiyle doktora görünüyor, daha sonraysa yine Hernan adında bu kez daha yaşlıca biriyle karşılaşıyor ve film burada sanki bir boyut daha atlıyor, bir uzay aracını perdeye taşıma cüreti gösterecek kadar... Artık deneysel sinema içerisinde de pekala görülebilecek bu örnek kuşkusuz ki hem özenli kadrajları ama daha da fazla sesi büyük bir incelikle işlemesiyle öne çıkıyor. Bu işitsel yolculuk, bellek ve zaman gibi kavramlara dokunsa da yine de kanımca bunlar üzerine bir şeyler söylediğini söylemek güç, söylediyse de yok denecek kadar ufarak ya da son derece muğlak. Belki zaman üzerine değil ama sesin hayatımızda (ve sinemadaki) yeri üzerine ileride akla gelebilecek sayılı eserler arasında olabilir Memoria... Jessica'nın aslında sağlıklı olduğunu, Jessica'yla beraber o sesi biz izleyicilerin de duyduğunu bilmek, sonuçta yönetmenin Jessica'yla beraber izleyicileri de aynı meditatif yolculukla tanıştırma isteğinin sonucu olsa gerek.

Yıldız: * * *

11 Aralık 2021 Cumartesi

Haista Vittu, Fince Seni Seviyorum Demektir! Aksini İddia Etsek Ne Yazar

Juho Kuosmanen, henüz ikinci filmiyle adını ustalar arasına yazdırıyor. Ne büyük olay! 6 Numaralı Kompartıman (Hytti Nro 6) küçük bir sinema dersi... Sevginin, dostluğun ve ânı yaşamanın önemini hatırlatan, aynı zamanda kağıttan kuleden farksız önyargılarımıza temas eden bir insanlık dersi de... Tarihe geçen 2021 Cannes'ında Altın Palmiye'ye bile uzanabilirmiş. O denli.

2016'da ilk uzun metrajı Olli Malki'nin En Mutlu Günü'yle yetenekli bir sinemacı olduğunu muştulayan Juho Kuosmanen'in Cannes'da Grand Prix kazanan ikinci filmi 6 Numaralı Kompartıman da bu yıl izlediğim Hamaguchi'nin Drive My Car'ı, Moretti'nin Tre Piani'si ya da Campion'un The Power of the Dog'u gibi bir edebiyat uyarlaması... Yılın en dikkat çekici uyarlaması olarak gördüğüm Drive My Car'la kıyasladığımızda ise ilk elde sanırım şöyle bir çıkarımda bulunabiliriz: Drive My Car, evet muhteşem bir uyarlama, ama göstermekten çok anlatmayı yeğleyen bir film, diyaloglar üzerinden kendini kuran, sinemada edebiyata mümkün olduğu kadar yaklaşmaya çalışan bir film, Nuri Bilge Ceylan'ın Ahlat Ağacı gibi... Rosa Liksom'um aynı adlı eserinden uyarlanan 6 Numaralı Kompartıman ise göstermek ve anlatmak arasındaki dengeyi kuran, sinema duygusu daha yoğun bir film. Drive My Car, daha çok edebiyat, hatta tiyatro. 6 Numaralı Kompartıman ise daha çok sinema diye özetlersek yanlış olmaz. Ama sonuçta ikisinin de kullandığı araç sinema... 

6 Numaralı Kompartıman'ı izledikten sonra yaşattığı duygu yoğunluğu bana John Berger'ın Sight & Sound dergisinde 1991 yılında yayımlanan 'Ev'ry Time We Say Goodbye' adlı yazısını hatırlattı. Bu yazıyı ilk olarak 2010 yılında Sözcükler Dergisi'nde okumuştum (sonra başka çevirenler de oldu). Yazar sinemayı resim, tiyatro ve bittabi romanla karşılaştırırken, resim bizi evin içine çeker, oysa sinema dışarı götürür demişti. Sinema bizi yolculuklara çıkarır, bir istasyona gelir ve bizi orada bırakır. Kader birliği ettiğimiz karakterlerle er ya da geç yolumuz o istasyonda (film bittiğinde) ayrılır, o yoluna devam eder, biz de. Buradan hareketle Berger, geniş bir zaman dilimini ele alan bir romana da kıyasla sinemanın hayattaki tesadüflere daha yakın olduğunu söylüyordu. Filmdeki karakterleri bir Prens Mışkin ya da Julien Sorel kadar tanımayabiliriz, en nihayetinde onlarla yaşamayız, sadece karşılaşır ve ayrılırız. Resim ya da fotoğrafta olduğu gibi sinema bizi geçmişe götürmek zorunda olan bir sanat da değildir. Resim ve fotoğraf ham maddesi gereği kaçınılmaz biçimde geçmişe konumlanır. Sinemaysa hiçbir sanatın ulaşamadığı ölçüde şimdiyi yaşatma gücüne sahiptir. Yönetmen kamerasıyla o cangılın içine girer ve çıkar, o kadar... 6 Numaralı Kompartıman tam da böyle bir film. 

Ne güzel tesadüftür, birbirine etnik, sınıfsal ve belki cinsel
tercihler açısından dahi (kadın karakter bir kadına aşık) farklı bir maden işçisi ile arkeoloğun Moskova'dan Finlandiya sınırına yakın Murnansk'a yaptıkları tren yolculuğuna tanık olduk. Film farklılıkların içindeki o gönül birliğini yakalayan, yok aslında birbirimizden o kadar farkımız diyen oldukça özgün bir aşk filmi olarak da yorumlanabilir...
 İki karakterin de geçmişlerine dair bilgimiz yok, elbette geleceklerine dair yorum yapmaktan başka şansımız da yok. Cinsellik yaşamadılar, bundan sonra bir araya gelecekler mi, bilmiyoruz. Ama birbirlerini sevdiklerini biliyoruz. Ne güzel ki her ikisi de bu bilgiye sahip olarak bizden ayrılıyorlar. Büyük çoğunluğu, 6 numaralı kompartımanda vuku bulan bu karşılaşma, öylesine incelikli bir karakter çalışması, başarılı bir oyuncu yönetimi-oyunculuk ve handiyse Rumen Yeni Dalgası gerçekçiliğinde bir sinema dili ile usul usul örülen bir senaryoyla perdeye geliyor ki, hayran olmamak elde değil. Laura (Seidi Haarla) sevgilisi (Irina) gelmediğinden petroglifleri görmek için yalnız başına çıkıyor bu yolculuğa. Aynı kompartımanda kader birliği ettiği ise Ljoha (Yuriy Borisov). Bu yolculuk tanımadıklarımıza ilişkin önyargılarımızın nasıl yavaş yavaş kırılabildiğini göstermesi açısından değerli, ikisi için de. Bizlerin de filmin başındaki yargılarımızla sonundaki yargılarımız kuşkusuz farklılaşıyor...

6 Numaralı Kompartıman bir arkeoloji öğrencisi özelinde geçmişe takılıp kalmakla da yüzleşiyor. Laura; bugünü daha iyi anlamak için geçmişle yüzleşme kanaatinde ve bir de el kamerası var geçmişi kayda alan... Ama o kamera da Laura'nın ilk izleniminin olumlu olduğunu düşündüğümüz biri tarafından çalınmasın mı? Aslında o noktadan sonra Laura'da geçmişe değil şimdiye odaklanma düşüncesi sanki daha bir yeşeriyor. Görmek istediği petrogliflere ulaştığında da hayatta ulaşılacak bir sonun olmadığını herhalde daha iyi anlıyor olsa gerek. Belki de öncelikle arzunun değil, sevginin, dostluğun daha önemli olduğu, bunların bizi insanlaştırdığı öne çıkıyor ve yaşadığı anın öyle veya böyle tadını çıkarmak kalıyor geriye. Evet, evrenin basit sırrı budur belki de, herkes için olmasa da... Filmin son yarım saati ve finalinin filmi net biçimde başyapıt mertebesine yükselttiğini özellikle belirtmeliyim. Ve evet 6 Numaralı Kompartıman o biçim-içerik uyumunu özenle yaratan nadide filmlerden biri. Berger de o meşhur yazısında sinema trenleri ne de çok sevmiştir diyordu ya. İçinden tren geçen, hatta trenin içinde geçen filmler, üstelik 6 Numaralı Kompartıman gibi ustaca bir bütünlük sunduğunda gözümüzde biraz daha büyüyor kanımca. Trenler, sinemanın doğasına çok başka yakışıyor. Laura'nın dinlediği Desireless'ın o meşhur şarkısı gibi, 'Voyage Voyage' (Yolculuk Yolculuk) ya da Berger'ın aynı sonuca ulaşan sinemaya ilişkin yazısındaki gibi 'Her Zaman Hoşçakal Diyoruz'...

Filmin başlarında ve sonunda 2 kez karşımıza çıkan bir ifade var. Ljoha, Laura'yla tanıştığında Fince 'Seni Seviyorum' ne demek diyor. Laura da 'Haista Vittu' olarak karşılık veriyor, araştırınca (film bu konuda bir bilgi vermiyor) aslında bunun oldukça tanıdık bir argo ifade olduğunu öğreniyoruz. Acaba Laura'nın öncelikle aradığı gerçekten sevgi miydi sorusunun yanında en azından dil ve anlam üzerine önemli bir detay bu. Sadece filmin gösteren-gösterilenlerine maruz kalan çoğunluk, ki ben de ilk etapta onun içindeydim, hala da olabilirdim, Haista Vittu'yu tıpkı Ljoha gibi 'Seni Seviyorum' olarak bilecek ve sanırım bundan gayet memnun olacak. Laura'nın finaldeki hınzır gülüşünde dilsel göstereni çarpıttığı ama sonunda onun da mutlu ayrıldığı gerçeği de var kuşkusuz. Aslolan iletişim kurduğumuz farklı semboller, harfler ve onların pekiştirdiği farklılıklar değildir. Elbette farklılıklar da bir başka gerçeğimizdir, güzelliktir, zenginliktir ama işte o farklılıklara rağmen ortak duyguda ortak anlamda buluşabilmektir aslolan. Filmin içine gizlenmiş zekice bir mesajdır bu. Teşekkürler Kuosmanen... 

Yıldız: * * * * *