15 Mart 2019 Cuma

Gir Kanıma, Sinemadan Sonra Tiyatroda

Yıllar önce izlediğim ve oldukça beğendiğim, ayrıca 2000 sonrası en sevdiğim 25 film listeme de aldığım bir filmdi Lat Den Ratte Komma In, bizdeki adıyla Gir Kanıma. Dot Tiyatro tarafından Zorlu PSM'de sergilenen oyun bir romanın iki ayrı filmden sonra tiyatroya uyarlanmış hali, benim beğendiğim İsveç yapımı ilk filmin yarattığı etki sonrası çeşitli ülkelerde sahnelen oyun Türkiye'de ilk kez Bırak İçeri Gireyim adıyla sahneliyor. İlk başta romanın yazarı John Ajvide Lindqvis'in yazdığı metinden sahnelen oyun 2013 yılında Jack Thorne tarafından yeniden yorumlanmış. Bizdeki de bu İskoç yorumuna dayanıyor. Malum, tiyatro yönetmeninden çok yazarının sanatı olarak bilinir ve bu bilgi önemlidir. Oyunun yönetmeniyse Murat Daltaban, Thomas Alfredson'un gerçekleştirdiği ilk filmi izlemiş ama filmin daha sonra Hollywood'taki yeniden çevrimini bilerek izlememiş ve sinemaya kıyasla tiyatroda izleyiciye aktarılması daha zor olan bir takım duyguları önemli ölçüde aktarmayı başarmış. Öyle ki zamanın su gibi akıp geçtiği oyun bittiğinde kısa sürdüğünü düşünüp küçük bir şaşkınlık yaşadım. Oyuncuların (özellikle Begüm Akkaya'nın ve sonra Atakan Akarsu'nun) fiziklerini oldukça zorlayıp bazı sahnelerde hayretler içinde bıraktığı, tam anlamıyla bir performans sergilediği oyunun hem canlı hem kayıttan müzikleri, ve yine oyuncuların omzundaki yükü arttıran 'mobil sahne' olarak adlandırılabilecek tasarımı da ilgi çekici. Son dönemlerde, örneğin Moda Sahnesi'nde izlediğim Kürklü Venüs gibi edebiyat-sinema-tiyatro üçgeninde seyreden farklı eserler görmek aynı metnin birbirinden farklı anlatım araçlarına sahip sanatlarda nasıl karşılık bulduğunu görmek adına da değerli. Bırak İçeri Gireyim, iki çocuğun yakınlaşmasının ötesinde mikro iktidar ve öteki olgusunu irdeleyen farklı açılımlara sahip derinlikli bir metin. Beylik vampir hikayelerinin ötesinde kan emiciliğin çeşitli tonları olabileceği ve sevginin sınırları aşabileceğini yarı duygusal yarı gerilimle karışık bir üslupla aktarıyor. Oyun, 27 Mart, 10, 17 ve 24 Nisan'da Zorlu PSM'de izleyiciyle buluşmaya devam edecek.

Ve bir tavsiye, imkanınız varsa biraz fazla para verip biletinizi 1.kategoriden alın (sahneyi görüş açısına göre toplam 3 kategori var) çünkü oyuncuların mimikleri gibi bazı unsurları yakından görmek seyir zevkini daha da arttıracaktır.

10 Mart 2019 Pazar

Agnés Varda Büyük Bir Yaratıcı

İstanbul'da Agnés Varda'nın çok sayıda filmi 30 Mart'a kadar beyazperdede olacak. Varda'nın Türkiye'de ilk kez bu kadar çok (30'un üzerinde) filminin gösterildiği "Agnés Varda Hakkında Her Şey" adlı etkinlikte Kadıköy Sinematek'in gerçekleştirdiği gösterimler dün (9 Mart) Caddebostan Kültür Merkezi'nde (CKM-Budak) ilk kez sinemaseverlerle buluştu. CKM ayağında gösterilen ilk film 1965 yapımı Le Bonheur'dü (Mutluluk). Yenilenmiş kopyasıyla yakın dönem filmlerini anımsatan, yönetmenin Fransa bayrağının renkleriyle kadın hareketinin morunu da aralara serpiştiği aynı zamanda müzikleri ve sanki romantik akımın bazı ressamlarının elinden çıkmış kadrajlarıyla da seyri gayet haz veren bir deneyim yaşattı. Sıradan bir ailenin yaşamına tanık olurken bir süre sonra yönetmen, toplumsal cinsiyet rollerini de alttan alta işlemeyi ihmal etmiyor. Örneğin evin babası (François) inşa ettiği avcı kulübesine oğlunun girmesine müsaade ederken kızına aynı tavrı göstermiyor ya da başkalarının çocuklarından bahsederken onun şu kadar oğlu şu kadar kızı var derken, kendi çocuklarından birinin kız olduğunu söyleme ihtiyacı duymuyor. Bunun gibi çeşitli ayrıntı diyalogların bütünün içine yedirildiği film François'nın başka bir kadına aşık olmasıyla farklı bir seyir izliyor. Burada benim dikkatimi çeken hususlar François'nın aşık olduğu kadına karşı dürüstlüğü ve yine belli bir aşamadan sonra kendi karısına karşı da aynı dürüstlüğü sergilemesi... Yine bir yüce gönüllülük örneği. Mutluluk paylaştıkça çoğalır diyor François. Bir kalbe iki kadın niye sığamasın ki? Biz de soruyoruz, gerçekten böyle bir şey olabilir mi? Değer yargılarımızı masaya yatırıyor, belki ilk başta François'nın sevgilisi Emilie'ye kızıyoruz. Neden bile bile evli bir adamla birlikte oluyor ama o özgür bir kadın ve duygularının peşinden gidiyor, evli olan için bu sorun değilse onun için neden olsun ki? François'nın eşi Therese de eşini başka biriyle paylaştığı için önce tedirgin olsa da François'nın mutluluğu için karşı çıkmıyor, daha da büyük bir yüce gönüllülük bu ve bu noktada adeta tanrısal bir el devreye giriyor (Varda'nın eli) ve Therese'yi bu dünyadan çekip çıkarıyor. Aile François'nın yeni eşi Emilie'yle birlikte adeta kaldığı yerde yaşamaya devam ediyor.... Varda hiç kuşkusuz kadını, kadının yüreğindeki şefkati,merhameti yüceltiyor, ki Varda'nın kadınlarına saygı duymamak mümkün değil ve önemlisi bunu yaparken toplumsal rolleri içselleştirmiş erkeği de yargılamıyor, suçlamıyor Varda, ve onu da alabildiğine samimi ve duygulu olarak resmediyor. Hiçbir kötünün olmadığı bu filmde yine de kadınlar ikinci plana itilmekten kurtulamıyorlar. Üzerlerine adeta tarihin taşıdığı bir onulmaz yarayı yükleniyorlar. Şayet erkeğin birden çok kadınla beraber olabildiği bir dünyaysa bu, kadın böyle bir ayrıcalığa neden sahip olamasın ki? Başrollerini Jean-Claude Drouot, Marie France Boyer ve Claire Drouot'nun paylaştığı film ince bir duyarlığın ürünü, o Avrupa'nın büyük yönetmenlerinde görebildiğimiz. Varda da kuşkusuz o büyükler arasında.

Yıldız: * * * *

1 Mart 2019 Cuma

Organize İşler Halkın Filmidir

Sinemayla sanat olarak ilgilenen bu blogta gişe filmlerine dair pek bir şey bulamazsınız. Ama bazen pek çokları gibi o gişe filminin kendisine dair değil de gişesinin sosyo-ekonomisine dair bir şeyler yazmak gerekebiliyor. Sinema sanat olduğu kadar ticaret sonuçta.

Yazının başlığını şöyle devam ettirmek yerinde olur sanıyorum: Ve arkasında halkın olduğu hiçbir film kaybetmez. Beni bu yazıyı yazmaya iten güdü birkaç yıldır takip ettiğim bir eğilimin tekrar hortlamasıydı. O eğilim bizim ülke eleştirmenlerindeki yerli pespaye komedilere olan alerji aslında. Hollywood'un türlü pespayeliklerinden rahatsız olmayıp yıllardır Türk(iye) sinemasının Hollywood filmlerinden daha çok gişe yapmasına içerliyorlar. Recep İvedik ve türevleri olarak da anılabilecek filmleri kastediyorum. Şu stand-up kökenli yönetmenlerin filmlerini işte. Eleştirmenlerin yerli olanı sevmeyip Amerikan olanı yüceltmelerini geçtim ama bu yerli filmlerin çok izlenmesine ilişkin öyle çıkarımlar yapıyorlar ki asıl mesele orada işte. Şubat'ın başında gösterime giren Yılmaz Erdoğan'ın Organize İşler: Sazan Sarmalı filminin 1400 salonda gösterilmesiyle bu tartışmalar alevlendi. İddia şu: Antrakt Sinema Gazetesi'nin verisine göre Türkiye'deki 2789 perdenin 1400'ünde Organize İşler gösterildiği için izleyiciye başka filmleri izleme şansı verilmiyormuş. Alla allah dedim önce, nasıl başka filmleri izleme şansı verilmezmiş, diğer salonlarda ne gösteriliyormuş ki, orada da Organize İşler 1 mi acaba diye söylendim, şakayla elbet. Hemen büyük zincir sinemalara göz attım. İlk olarak sanıyorum ki Organize İşler'e en fazla salonu ayıran Mars Grup'un Cinemaximum'larına. İlk hafta Levent Kanyon'da Organize İşler dışında diğer 6 salonda farklı filmler oynuyordu, ki baktığım listede CGV Arthouse Salonu'nu koymamışlardı. O tek salonda da gün içinde dönüşümlü olarak 3 ya da 4 filmin oynadığını düşünürsek farklı film sayısı iyice artıyordu. Zaten Antrakt'ın verisini Box Office'inkiyle karşılaştırınca ülkedeki perde sayısının 2789 yerine 3600 civarı çıkmasının nedeni de oydu. Bazı filmler gün içinde aynı salonu paylaşsa da o salonu tek seans bile olsa işgal ediyordu ve izleyicilere kısıtlı da olsa ekstra bir seçenek sunuyordu. Sonra Zorlu Center'da Organize İşler dışında gösterilen film sayısının 5 olduğunu farkettim. Ayrıca Cinemaximum dışındaki bazı salonlarda örneğin Capitol AVM'nin Cinens'inde 10, Torun Center'ın Cinetech'inde bu sayı 12'ydi. Diğer bakabildiğim birkaç kentte de sayılar benzerdi. Elbet Organize İşler dışında belki sadece bir ya da iki filmin gösterildiği ya da gösterilmediği birkaç yer de olabilir, bilemiyorum, ancak mevcut bilet satışının %89'unun AVM sinemalarında gerçekleştiği ülkemizde genel vaziyet yukarıdaki gibiydi ve AVM sinemalarının, şu havalı deyişle cinepleks ya da megaplekslerin çok fazla salona sahip oldukları için seyircilerin birçok filmi seçme şansı vardı ve hep olmuştu zaten, AVM sinemalarının eski semt sinemalarından farkı buydu... Neyse Recep İvedik 6 yoldayken ve Recep İvedik 5 döneminde de bu tartışmaları çok yaşamışken, Organize İşler'in gişedeki seyrini yakından takip etmek istedim. Gerçekten bazı eleştirmenlerin dediği gibi bu film seyircilere dayatılıyor olabilir miydi? Bu konuda çıkarımda bulunmak için toplam satılan bilet adedinden öte bir veri var elimizde, o da bir filmin salon ortalaması. O hafta ya da hafta sonu, ortalama olarak bir salonda o filmi kaç kişi izlemiş, doğrudan filme talebin gücünü açığa çıkaran, daha sonraki haftalarda salon sayısının ne kadar düşürüleceği ya da düşürülmeyeceği gibi, yerine göre Recep İvedik 5 filminde de görüldüğü üzere (filmin 2.haftasında) salon sayısının artırılabileceğinin işaretidir bu. Orada ilk hafta sonu Organize İşler'in salon ortalaması 660'tı. İlk bakışta Recep İvedik serisi başta olmak üzere birkaç tane daha gişe şampiyonunun ortalamasının altındaydı bu sayı. Ancak aynı anda gösterimde olan diğer filmlerle kıyaslayınca Organize İşler'in ne kadar yüksek bir ortalama tutturmuş olduğunu gördük. En yakın rakibi Ejderhanı Nasıl Eğitirsin'in bile salon ortalaması 399'da kalıyordu. Bunların halkın alım gücünün belirgin olarak düştüğü, temel ihtiyaçlarını karşılamak konusunda orta-alt sınıfın eskisinden daha çok zorlandığı bir dönemde yaşandığının da altını çizelim. Kimselerin silah zoruyla evinin konforunu bırakıp sinemanın yolunu tutmadığını da ekleyelim. Aynı şekilde AVM'de gezerken ille de bir filme girmeden gitmeyeyim demediklerini de... Gerçi öyle deseler ne gam, yukarıda açıkladık, film seçenekleri gayet geniş. Bu arada ilginç bir gelişme de yaşandı tabii, film 2.haftasının sonunda Netflix'te gösterilmeye başlandı, dolayısıyla korsana da düştü ve filme giden pek çok kişinin param boşa gitti isyanına özellikle sosyal medya aracılığıyla şahit olduk ve bazı eleştirmenler şu yorumu yaptı: Film gişede artık çakılacak. Gerçi yapacağı gişeyi yaptı ama bundan sonra evde bedava izleme şansı varken kimselerin filmi izlemeyeceğini düşündüler. Bir Cuma günü Netflix'e düşen filmin o hafta sonu kayda değer bir gişe kaybı yaşamaması da yeterince insanın henüz haberdar olmamasına yoruldu. Ama gel gelelim film Netflix'e düştükten sonra tam tamına 2 hafta geçti ve hala kayda değer bir gişe kaybından söz etmek zor. Zaten esas yoğunluğu ilk haftalar yaşayan filmlerin kaybıydı gördüğümüz, belki bir miktar daha fazlası. Geçtiğimiz Pazartesi gelen hafta sonu verilerinde salon başına 242 seyirci ortalamasıyla 41 film içinde 3.'ydü. Bu Cuma akşamı gelen son verilerde ise 358 seyirci ortalaması tutturmuş. Salon sayısı da artık 1400'lerden 641'e düşmüş filmin 4.haftanın sonunda geçen haftaya göre toplam seyirci kaybı %54 olmuş. Son haftalarda vizyona giren pek çok gişe filminde bu oran %60'ı geçiyor ve Organize İşler'i 2 haftadır insanların evlerinden bedavaya izleme şansları olduğunu bir kez daha vurgulayalım. Elbette dağıtım ve gösterim ağı dört dörtlük değil ve filmlerin estetik değerlerini baz aldığımızda çok daha adil olabilir, ya da olsa ne güzel olur ama ticaretin dinamiklerinden baktığınızda salonlara en çok seyirciyi çekebilecek filmlere en çok salonun verilmesinde yanlış bir şey yok. Zaten talep az olsa ister istemez salonlar da bu filmlere daha az yer verecekler, eli mahkum. Hemen ilk Recep İvedik filmini hatırlayalım. Serinin son filmi 1400 salonda gösterime girdi ama 2008 yılında serinin ilki kaç salonda gösterime girmişti dersiniz? 230, evet yanlış okumadınız sadece 230 salonda gösterime girmişti ama o Recep İvedik ilk hafta sonu salon başına 3441 ortalama yakalayarak, 1989 sonrası tutulmaya başlanan verilerde bir rekora imza atmıştı. Neredeyse ülkenin hiçbir yerinde hiçbir seansta boş koltuk yoktu. Sinema işletmecilerinin de öngörüsünü aşmıştı, zaten o dönem böyle bir öngörüde bulunabilmelerini sağlayacak bir veri de yoktu ve filmin ondan sonraki serilerinde elbette çok çok daha fazla salon işgal edilmeye başlandı. Ve inanır mısınız Organize İşler'in 1400 salonda gösterilmesini eleştirenler (sanki sinema işletmeciliği kâr üzerine kurulu değilmişçesine) Recep İvedik serisi için de sürekli benzer filmler yapıp halkın beğenisini aşağı çekiyorlar diye veryansın ediyor. Sanki o benzer filmlerin sürekli çekilmesine neden olan halkın beğenisi değilmiş gibi. Beğenseniz de beğenmeseniz de halk bu, onların sinema beğenisi de bu filmlerden oluşuyor. Kısaca milli irade gişede de tecelli ediyor. 

Not: Organize İşler: Sazan Sarmalı'nı izlemedim.


14 Şubat 2019 Perşembe

Çağının Ötesinde Olana Bir Övgü

At Eternity's Gate (Sonsuzluğun Kapısında) şu 'biopic' olarak adlandırılan filmlerden, günümüzün belki de en popüler ressamının, Vincent Van Gogh'un son dönemlerini anlatıyor. Van Gogh daha bir yıl önce başka bir filme (Loving Vincent) konu olmuşken üstelik... Ne var ki ressam ona yönelen bu ilgiden hiçbir iz göremeden ölüyor, tıpkı öldükten sonra değeri anlaşılan diğer pek çok sanatçı gibi... Acı da olsa sanatın doğası biraz da bu. En büyük sanat eserleri zamana yenik düşmeyen hatta gücünü o zamandan alanlar değil midir? Yine de Van Gogh'un yaşadıkları insanı üzüyor. Resimlerine çocukça denilen, delilikle suçlanan bir kakıntı. Ama o Van Gogh sanki bugünleri görüyor ve kendi göremeyecek olsa da bir gün değerinin anlaşılacağını biliyor. Ufku izlerken sonsuzluk duygusuna kapılıp gidiyorum diyor, varoluşun bir nedeni olmalı. Önceleri doğayı insanlardan farklı gördüğü için, insanlar da onun gördüğü gibi görebilsin diye resim yaparken hayatının sonlarında geleceğe iz bırakacağı düşüncesi baskın çıkıyor... Panteist bir bakış açısına sahip olduğunu öğrendiğimiz Van Gogh doğanın her zerresinde Tanrı'nın kendisini buluyor. Böyle bir güzelliği resmetmeden durmanın mümkün olmadığını düşünüyor ve intihar mı cinayet mi olduğu belirsiz bir şekilde de hayatını kaybediyor. Film boyunca arkadaşını eleştirip yaptıklarının resimden çok heykele benzediğini söyleyen Paul Gauguin film bittikten sonra sapsarı fonda şöyle bir itirafta bulunuyor: Vincent öldükten sonra, odada geçirdiğim vakitlerde onun resmettiği ayçiçeği tablolarının kokusu burnuma geliyordu. Böylece filmin hüzün duygusu bir boyut daha atlıyor. 

Ressamın son dönemlerini yaratıcı yönünün izini sürerek kayda alan yönetmen Julian Schnabel izlenimci bir film dili ortaya koymuş, tıpkı ressamın resimlerinde yaptığı gibi ani fırça darbeleriyle, doğayı sanatçının gördüğü gibi bize göstermeyi amaçlayan... Bir noktası flu, sarının baskın olduğu, takibi çok kolay olmayan delişmen kamera açıları yakalamış Schnabel. 2008 yılında Le Scaphandre et Le Papillon (Kelebek ve Dalgıç) adlı filmiyle tanıştığım ressam yönü de olan yönetmen o zaman da sadece göz kapaklarını oynatabilen bir editörün gerçek hikayesini perdeye taşıdığında benzer bir üslup geliştirmişti. Karakterlerinin gözünden bakmayı önemseyen bu auteur, Sonsuzluğun Kapısı'nda da sanatçının özgünlüğüne, yalnızlığına ve elbette sanata övgüde bulunan sıcacık bir filme imza atıyor. Yaşadığınız dönemde sizi beğenmeyenler varsın çok olsun, ne ifade eder ki, siz bildiğiniz yoldan dönmeyin cümlesi bu filmin özü neden olmasın? Yaratıcı uğraşlar içerisinde olup nabza göre şerbet veren ürünlerin parlatıldığını içi yana yana gören herkese dokunabilecek bir hikaye Van Gogh'unki. 

Yönetmen farklı coğrafyalardan iyi oyuncularla gerçekleştiriyor bu filmi. Van Gogh'ta Willem Dafoe, karakterine son derece başarılı bir yorum getirirken Gauguin rolünde Oscar Isaac, papaz rolünde Mad Mikkelsen ve kısacık da olsa doktor rolünde Mathieu Amalric de ona destek veriyorlar. Sonsuzluğun Kapısı'nda kuşkusuz has sinemaseverler için gayet doyurucu bir film olsa da, gerçeklere sadık kalmanın sınırlılıklarından mıdır nedir, filmin öyküleme ayağı diğer bütün vasıflarının biraz gerisinde kalıyor. Film bence yeterince merak duygusu uyandıramıyor.

Yıldız: * * * 

9 Şubat 2019 Cumartesi

Bir Jacques Audiard Western'i

Jacques Audiard, ABD'li oyuncularla İngilizce çektiği Sisters Biraderler ile modası geçmiş denilen western türüne Avrupa'dan hoş bir soluk getiriyor. 

Sizce Audiard'ın diğerleri iyiydi ama bu kötüydü denebilecek bir filmi oldu mu? Bilmiyorum bana katılır mısınız ama bence olmadı, her filmiyle farklı türlerin kodlarını kullansa da çeşitli yönleriyle özgün ve sinemasal hazzı yüksek filmlere imza attı. Bu kez ise sürpriz bir işe girişmiş ve son dönem Hollywood sinemasında göz kamaştıran bazı oyuncularla yabancı bir dilde film çekmiş. Bir tür başkaldırı, meydan okuma belki de. Üstelik bu kez en Amerikan olarak ifade edilebilecek türün içinde yapıyor bunu, western'de. Yani bu bir meydan okuma değil de nedir şimdi? Diğer yandan western, tür olarak Audiard'ın değişmeyen temalarına o kadar uygun ki. Yönetmen benim meselelerimle bu kadar ilişkili bir türde bir deneme neden yapmayayım demiş olabilir... 

Kimi psikanalizciler erkek olmanın başlı başına kriz halinde olmak olduğunu iddia etseler de bazı erkekler o kriz halini sanki daha güçlü yaşıyor, fazla baskıcı bir babanın yanında büyüyen çocuklar mesela. Audiard sinemasına baktığımızda da merkezinde hep erkeklik krizindeki erkekler olagelmiştir. Diğer değişle sinemasının merkezinde iktidar vardır, en doğru tabirle mikro iktidar diyelim biz ona. Kalbim Bir An İçin Durdu adlı filminde babasını örnek alıp şiddet kullanarak istenmeyen kiracıları yıldıran bir emlakçının içinde bastırmış olduğu nahif erkekle karşılaşması konu edilirken, sinemasının zirvesi olarak da görülebilecek Un Prophéte-Bir Kahin (evet en doğru çevrimi bu) filminde hapse yeni düşmüş bir gencin filmin başında neredeyse fiili livataya maruz kalmanın eşiğinden merdivenleri bir bir tırmanarak son kertede yanında çalıştığı mafya babasının yerini alması anlatılır, ayrıca hapisten çıktığında testis kanserinden ölen (evet buraya özellikle dikkat, testis kanserinden ölen) arkadaşının karısının artık yeni kocasıdır. Diğer bir filmi Pas ve Kemik'te de ana karakter eski bir boksördür, işlerini kaba kuvvetle çözer, her karşılaştığı kadınla çok tanımaya gerek duymadan ayak üstü s*kişir (sevişmek değil s*kmektir onun için cinsellik). Diğer bir filmi Dheepan'da ana karakter Tamil gerillalarında savaşmış ve Fransa'ya göç etmiş biridir. Birlikte yaşadığı kadına başkaları sarkıntılık ettiğinde önce bir duraklar (çünkü o kişi ne karısıdır ne de sevgilisi sadece prosedür gereği karısıdır). Sonraysa savaş döneminden gelen deneyimini de göstererek kadını adamların elinden alır ve artık gerçek anlamda kadının kocası olur.

Yönetmenin ana izleğinin bir western olan son filmi Sisters Biraderler'de nasıl işleyeceğini görmenin ilgi çekici bir deneyim sunacağını tahmin ediyordum ama ilginçten öte, bir 'tür' filminden beklenmedik ölçüde derin, doyurucu bir sinemasal deneyim oldu bu. Öncelikle filme ismini veren sisters soy isimli iki kardeşin hikayesindeki sisters kelimesi dikkat çekici ve yine filmin afişinde de hoş bir gönderme yapılmış bu duruma. Biliyorsunuz, anlamı kız kardeş demek. İki erkek kardeş için ne kadar da talihsiz bir soy isim değil mi bu? Erkekliği sürekli zedeleyebilecek bir etiket gibi. Erkek olma hali de zaten kadın olma halinden meydana gelmez mi? Erkek olabilmek ancak kadını tanımlayan özelliklerin karşıtı olabilmekle var olur. Kadınlığın olmadığı yerde erkeklikten bahsetmek mümkün değildir. Öyle ki Laura Mulvey o meşhur Görsel Haz ve Anlatı Sineması makalesinde Sigmund Freud'tan ödünç aldığı düşünceleri sinemayla harmanlarken bir yerde şöyle diyor: ''Bir erkek için hadım edilme korkusunun en güçlü hissedildiği anların başında çıplak kadın vücudu görmek gelir çünkü orada bir erkek, erkek olmama haliyle en katıksız şekilde karşı karşıyadır''. Sisters Biraderler de elbette erkekliği kanıtlama, pekiştirme ve yeniden inşa etme çabası içerisindeler.

Amiral olarak adlandırılan biri, liderleri onlardan altını kolayca ortaya çıkaran
kimyevi bir karışım hazırlamış Warm'ı (Riz Ahmet) yakalayıp bu karışımı ele
geçirmesini istiyor. Kardeşlerden Charlie (Joaquin Phoenix) ve abisi Eli (John C.
Reilly) Warm'a ulaşmak için atların tepesinde dağ tepe demeden yol alıyor ve önlerine çıkanları da öldürüyorlar. Ayrıca öncelikle etkileyici bir rüya sekansında kendini gösteren sonra da diyaloglara yansıyan bir ayrıntı var. Küçük kardeş Charlie içlerindeki onulmaz şiddetin kalıtsal kaynağı olarak gördükleri babayı katletmiş biri. Eli ise büyük olan bendim ve ben yapmalıydım diyen biraz mahcup ama ölen atı için ayakta duramayacak kadar da üzülen duygulu bir adam. Erkeklik krizi ona biraz daha uzak sanki ve bu ikiliyle yolları kesişecek başka bir ikili de filmin diğer ayağı. Orada yukarıda bahsettiğim karışımın mucidi Warm ve Sisters'ların işbirlikçisi olarak onlardan önce Warm ile yolları kesişen Morris (Jake Gyllenhaal) var. Morris her ne kadar Warm'ı tuzağa düşürse de Warm ile kurduğu arkadaşlığın etkisiyle karışımı ele geçirmekten vazgeçen bir karakter. Zaten karışımı ele geçirmek için çıkılan bu yolculuk karakterleri belli ölçüde dönüştüren bir işleve de sahip. Mesela Warm ilginç biri ve hazırladığı karışım ile Teksas'ta artı değeri yok edip dayanışmacı bir toplum kurma idealine sahip. Sosyalist izler barındıran bir düşünce bu kuşkusuz. Sonuçta filmdeki tüm karakterler tam anlamıyla dönüşmese dahi bir noktada herkes Amiral'in boyunduruğundan çıkıyor ama babayı katleden Charlie bu noktada dahi içten içe amirali öldürüp onun yerine geçme amacı güdüyor, en azından Eli öyle tahmin ediyor. O da yalanlamıyor.

Ve film son sözünü de burada söylüyor, o onulmaz iktidar hırsı hem ideal bir toplum ihtimalini ütopyadan öteye taşıyamazken her iktidar olma hali bir süre sonra iktidarsızlığı beraberinde getiriyor ve insan için o sonsuz iktidar düşüncesi elbette karşılıksız kalıyor. Charlie bir kolunu kaybedip evine dönerken Eli o evdeki yatağında huzurla uykuya dalıyor... Filmde başka önemli anlar da var. İlk kez dişini fırçalayacak Eli mesela, fırçayı eline aldığında garipsiyor, dişini fırçalayan Morris'i de garipsiyor, bir fallik nesneyi ağza sokmak her erkek için o kadar da kolay olmasa gerek. Yine Eli'nin ona şal hediye eden kadınla yaşadığı romantizmi bir hayat kadınıyla yaşamak isteyip reddedilmesi ve kadının alışık olduğum bu değildi bunu yapamam deyişi ya da filmin diğer bir kadını olan anneleriyle giriştikleri son sahnelerdeki kısa diyalog gibi düşünsel derinliği olan pek çok sahne bulmak mümkün. Böylece Audiard bir kez daha çağımızın en iyi yönetmenlerinden biri olduğunu kanıtlıyor ve bu filmin 'associate producer' bölümünde Dardenne'ler ile Christian Mungiu'nun adlarını görmek de ilginç oluyor doğrusu. Büyük çoğunluğu Romanya ve İspanya'da, kumsal sahnesinin Fransa'da çekildiği filmin ekibinde de farklı ülkelerden isimler var, özellikle çok sayıda Romen dikkat çekiyor.

Yıldız: * * * *

5 Şubat 2019 Salı

Gomorra'nın Yönetmeni Geri Döndü !

Çoğumuz Matteo Garrone'nin adını ilk kez 2008 yılında duymuştuk. Alışıldık mafya filmlerini tepetaklak eden Gomorra, arka fonda Rafaello'nun La Nostra Storia'sının (Bambola) duyulduğu, izleyicisini ters köşeye yatıran ilk sahnesiyle bile ne kadar etkileyici bir mafya hikayesi izleyeceğimizin işaretini vermişti. Garrone, daha sonraki işlerinde (2 uzun metrajlı film çekti) ne yazık ki pek ses getiremedi. Ve sonunda bir İtalyan için o bildik sulara geri döndü, suç filmine... Bilmem der misiniz, Hollywood'ta 1930'larla ortaya çıkıp sonra başka bir türe, kara filme evrilen, ardından Yeni Hollywood sonrası birçok kült çıkaran bu türün bir İtalyan için neresi bildik? O zaman şöyle diyelim, zaten ABD'de Büyük Buhran ile beraber toplumda artan mafyalaşmanın müsebbibleri, bu türün ortaya çıkmasına vesile olanlar ağırlıklı olarak ABD'ye göçmüş İtalyanlar'dı. Hatta mafya kelimesinin açılımı dahi İtalyanca ve yüzlerce yıl öncesinden geliyor. 'Morte Alla Francia İtalia Anela'...* Türün bağrında üretim yapan Garrone bu kez Dogman adlı filmiyle şiddet olgusuna daha bireysel bir perspektiften bakıyor. Marcello (Marcello Fonte) bir köpek kuaförü olarak mahallesinde sevilen biri olarak çizilmiş. Arkadaşı Simeone ise her istediğini iri cüssesiyle elde etmeye çalışan kaba saba bir kötü adam. Simeone'nin Marcello'yu kirli işlerine kademe kademe bulaştırmasıyla da işler çığrından çıkıyor ve Marcello hem mahallelinin sevgisini kaybediyor hem de arkadaşını ispiyonlamamak uğruna bir yıl hapis yatıyor. Filmin başlarında mahalleli, Simeone'yi öldürmek için dışarıdan adam getirmeyi bile tartışıyorlar. Nasıl olsa bir gün biri öldürecek diye düşünüyorlar, nereden bilsinler ki içlerindeki en cılız ve iyi niyetli görünenin istemeden de olsa bunu gerçekleştireceğini... Ben Marcello'nun iç dünyasına çok giremediğimizi düşünsem de Marcello'nun psikolojik açılımları olan bir karakter olduğunu söyleyebilirim. Yönetmenin filmin pek çok noktasında Marcello'nun yüzünü yakın planda göstermesinin yanı sıra son sahnede ilginç biçimde filmin plan sürelerinin çok ötesinde, uzunca bir süre Marcello'yu yakın plana almasının bizi karakterin iç dünyasına dahil etme isteğiyle ilintili olduğu ortada. Kısaca insanoğlunun nesnesi olduğu şiddetten ne kadar kaçmaya çalışsa da bir şekilde o şiddetin öznesine dönüşmesinin aktarımı olarak da özetleyebiliriz Dogman'ı. 

Yıldız: * * * 

* Bu konuda geniş bir metin okumak isteyenlere Tarık Dursun Kakınç'ın 100 Filmde Başlangıcından Günümüze Gangster Filmleri kitabını önerebilirim.

30 Ocak 2019 Çarşamba

Nadine Labaki'nin En İyi Filmi

Şayet geçen Cannes Festivali'ni yerinde takip etsem Altın Palmiye için tartışma götürmez film Nadine Labaki'nin Kefernahum'u (Capharnaüm) der, ödülü alamadığına şaşırırdım. Yanlış anlaşılmasın Cannes'ın en iyisi olduğunu düşündüğümden değil, hem sosyal gerçekçi içeriği hem de genel kitlenin içine girebileceği anlatı yapısının yanı sıra kadın eylemlerinin o kadar ön planda olduğu bir festival yılında bir kadın yönetmeni onurlandıracağı için.

Karamel'ini sevemediğim, Peki Şimdi Nereye'sini ise daha anlamlı bulduğum Lübnanlı güzel yönetmen Nadine Labaki'nin son filmi Kefernahum, Orta Doğu'nun Paris'i olarak anılan Beyrut'un arka sokaklarından bir manzara sunuyor. Yoksul bir ailenin beş çocuğundan biri olan Zain'in hikayesi acılarla dolu ama bize çok yakın, biraz içimizden bir hikaye bu. Yönetmenin tavrı ise sarsıcı olmaktan çok melodrama karşı fazla duyarlı bünyeleri ağlatma amacı güdüyor. 

Filmin daha başlarında evde, o çok sayıda çocuk yan yana yatıyor ve kadraj
dışından inleme sesleri duyuyoruz, sonra öğreniyoruz ki bu çocukların sayısının
daha da artacağını ve muhtemelen onların da perperişan olacağını. Her çocuğu rızkıyla getiren Allah değil mi sonucunda. En azından Orta Doğu'da böyle bir anlayış var, yalan değil. Zain'in, kız kardeşi adet olduğunda panik olup kirli çamaşırını yıkamaya çalışması da boşuna değil çünkü bu coğrafyada küçücük kızlar ilk adetlerini görünce daha zengin birilerine satılabiliyor. Ev sahiplerinin bakkal oğlu gibi mesela. Böylece evde bir süre daha kalabiliyorlar, aldıkları beş tane tavuk da cabası. Ne kâr, ne kâr ve o küçücük çocuk bu yaşta evliliğin getirdiği bir takım marazlar sonucu ölürse aile yenisini yaparız diyor, adı da aynı olur üstelik... Zain kız kardeşi Sahar'ın satılmasından sonra evi terk ediyor ve bir Habeş göçmen kadın ve küçük oğluyla yaşıyor. Bu kaçak göçmen de içeri atılınca çocuğa adeta bir anne gibi bakmaya çabalıyor. Tabii bir yere kadar. 

Film aslında iki suç işleyip hapse giren Zain'in dava sürecine koşut biçimde ilerliyor. Zain'i o sürece götüren olayları ardı ardına izliyoruz. Zain haykırıyor, ailemi dava etmek istiyorum diyor, suç onların beni doğurmuş olmalarıdır. Zaten bu kadar çilenin içinde Zain de herhangi bir çocuk değil gibi, sanki büyümüş de küçülmüş ve bir tür filozofa dönüşmüş. Benzer bir hayat hikayesine sahip amatör Zain Al Rafeea onu kendi adıyla canlandırıyor ve bu konuda Habeş cici kardeşi Yonas (Boluwatife Bankole) ile birlikte çok başarılılar, hem onlara hem de Labaki'ye şapka... Ama Zain'in yine de o kadar küçük yaşta olduğunun farkında olmaksızın, biraz fazlaca yönetmeninin sesine dönüştüğünü kabul edelim.

Filmden çıktıktan sonra şunu düşündüm, yönetmen melodramatik unsurları biraz daha frenleyebilse bir yalın başyapıt çıkarabilir miydi? Vallahi Labaki'nin duygu sömürüsü ve self-oryantalizm yaptığını iddia etmek kolay da bu coğrafyada neredeyse birebir aynılarının yaşanmadığını iddia etmek mümkün mü? Öyle ya da böyle, bunları perdeye taşımanın hiçbir mahzuru yok kanımca. Evet Orta Doğu böyle bir cehennem işte, Batı'nın da cennet olmadığı gibi.

Yıldız: * * * 

23 Ocak 2019 Çarşamba

Altın Palmiyeli Arakçılar

Bu yıl Cannes dönemindeki genel beğeniyle belki de ilk kez bu kadar ters düşüyorum, orada ortalamanın üzerinde görülen filmlerin pek çoğu beni tatmin edemedi. Burning gibi, Soğuk Savaş gibi. Görmezden gelinen filmler ise en beğendiklerim arasına girdi, öncelikle Yann Gonzales'in Kalpteki Bıçak'ı, Kirill Serenrennikov'un Leto'su sonra Jia Zhangke'nin Kül En Saf Beyazdır'ı ve bir oranda Ryusuke Hamaguchi'nin Asako 1-2'si örnek verilebilir sanıyorum. Son Altın Palmiye'nin sahibi Hirokazu Kore-eda'nın Manbiki Kazoku (Arakçılar) filmini de yine hayal kırıklığıyla seyrettiğimi söyleyebilirim. Yönetmen her zamanki teması ailenin üzerine yine eğilmiş. Bir baba figürü, bir anne, oğlan, sokakta buldukları bir kız çocuğu, teyze ve büyükanneden oluşan topluluk küçük bir evde yaşıyorlar. Tam bir aile işte. Baba oğluna hırsızlık yaptırıyor, babaanneden bir miktar emekli maaşı geliyor, teyze de bir tür telekızlık yapıyor ve yoksul bir ailenin yaşamından kesitleri izlediğimizi düşünüyoruz. Filmin içinde hırsızlığın o kadar da kötü bir şey olmayabileceğine dair birkaç diyalog da var elbet, buna da bir itirazım yok. 7.5 milyar insanın yaşadığı dünyadaki toplam gelirin yarısına sadece 62 kişinin sahip olması zaten hırsızlıkların en büyüğü değil midir? Ancak filmin bu konularda entelektüel tartışma yapmak gibi bir niyeti asla yok. Bir yandan da ailenin kan bağına dayanmayan bir aile olduğuna dair bazı işaretler gelmeye başlıyor ama film o kadar tekdüze ilerliyor ki öfkelenmemek mümkün değil. Hani tamam Kore-eda daha önce de sinema diline ufacık da olsa yenilik katmaya çalışan filmler yapmamıştı. Misal 2013 yılında izlediğim Benim Babam Benim Oğlum da pek çok açıdan böyleydi, ama yine de bu kadar tekdüze değildi... Hikaye hiç mi derinleşemez, yaratıcı anlar dahil edilemez, bir çatışma bir gerilim yakalanamaz, pes doğrusu. Filmin sonlarına doğru hırsızlık yapan oğlanın yakalanmak için yaptığı kasti hamle filmi biraz hareketlendiriyor. Kimi eleştirmenlerin aile kurumuna bakışımızı tepe taklak ettiği söylenen !!! birkaç sahne geliyor. Yani ailenin geçmişlerini öğreniyoruz. Aslında gördüğümüz baba, anneyi şiddet uygulayan kocadan kurtarıyor ve kendilerini kocadan savunurlarken koca ölüyor, aileye dahil olan çocuklar da gerçek ailesinde sevgiyi göremeyenler zaten. Babaanne ile teyzenin durumu biraz daha farklı ama aileye nasıl katıldıklarına dair çok da bir şey öğrenemiyoruz galiba. Son kertede insanlar ailelerini kendileri seçtiklerinde kuşkusuz çok daha güçlü bir birliktelik oluşturuyorlar ve kısaca anne olmak ille de doğurmayı gerektirmiyor. Film, sonunda bu güzel mesajı vermek için iki saate yakın bir süre ailenin rutinini bize izletiyor. Ayrıca alenen karakterin ağzından verilen bu mesaj gerçekten aile kurumuna bakışımızı tepe taklak eder mi, ondan da pek emin olamıyorum... Sahi bu mesaj bir yerlerden size de çok tanıdık gelmiyor mu? 

Şayet Oscarlar'ın yabancı film dalında Roma gibi bir dev balon film olmasa belki Oscar bile alabilirmiş Arakçılar. Gerçi orada balonlar bitmez ya neyse...

Yıldız: *