Film artık Bergman Adası olarak bilinen Farö'de kaçınılmaz olarak Bergman'ın çalışma ofisi, filmleri, kitapları ve daha pek çok ayrıntıyla iç içe geçmenin ardında kadın başrolün (Vicky Krieps) aklındaki senaryoyu filme dönüştürüvermesini sağlıyor ve bir noktadan sonra o filmi izlemeye başlıyoruz. Üstelik yaratım sürecine odaklanan ve bir son hazırlamaktan kaçınan bir filmi izliyoruz ya da olası sonları tartışan diyelim. Dahası yönetmeni oyuncularıyla bir araya getiren bir tür son sahneyi de barındırıyor, ki bence gayet özgün bir bütünlüğe ulaşıyor... Burada Dünyanın En Kötü İnsanı'ndan sonra bir kez daha Anders Danielsen Lie karşımızda, partneri ise Mia Wasikowska, Krieps'in partneri ise Tim Roth...Ve o sona doğru, Bergman'ın evinde kurmacanın bir kırılma anı yaşanıyor. Joseph olarak filme dahil olan Anders, bizzat kendi adıyla karşımıza çıkıyor... Özetle Bergman Adası'nı 'film içinde film içinde film' olarak tanımlamak herhalde doğru olacaktır. 1-Bergman Adası'nın ta kendisi. 2- Krieps ve Roth'un rol aldıkları, bir nevi esas film. 3- Krieps'in yazdığı-çektiği film (Bir de Roth'un filminden çok kısa bir parça görüyoruz ve o da erkeğin kurguladığı şiddet dolu dünyaya dair bir şey söylüyor, Krieps'in filmi onun filmlerinin antitezi olarak düşünülebilir) 3 Aralık'ta vizyona girecek filmi sinema tutkunlarına kesinlikle öneririm.
14 Kasım 2021 Pazar
Sinema Perdesinde Ardı Ardına Pek Güzel 'Özdüşünümsel' Filmler
Film artık Bergman Adası olarak bilinen Farö'de kaçınılmaz olarak Bergman'ın çalışma ofisi, filmleri, kitapları ve daha pek çok ayrıntıyla iç içe geçmenin ardında kadın başrolün (Vicky Krieps) aklındaki senaryoyu filme dönüştürüvermesini sağlıyor ve bir noktadan sonra o filmi izlemeye başlıyoruz. Üstelik yaratım sürecine odaklanan ve bir son hazırlamaktan kaçınan bir filmi izliyoruz ya da olası sonları tartışan diyelim. Dahası yönetmeni oyuncularıyla bir araya getiren bir tür son sahneyi de barındırıyor, ki bence gayet özgün bir bütünlüğe ulaşıyor... Burada Dünyanın En Kötü İnsanı'ndan sonra bir kez daha Anders Danielsen Lie karşımızda, partneri ise Mia Wasikowska, Krieps'in partneri ise Tim Roth...Ve o sona doğru, Bergman'ın evinde kurmacanın bir kırılma anı yaşanıyor. Joseph olarak filme dahil olan Anders, bizzat kendi adıyla karşımıza çıkıyor... Özetle Bergman Adası'nı 'film içinde film içinde film' olarak tanımlamak herhalde doğru olacaktır. 1-Bergman Adası'nın ta kendisi. 2- Krieps ve Roth'un rol aldıkları, bir nevi esas film. 3- Krieps'in yazdığı-çektiği film (Bir de Roth'un filminden çok kısa bir parça görüyoruz ve o da erkeğin kurguladığı şiddet dolu dünyaya dair bir şey söylüyor, Krieps'in filmi onun filmlerinin antitezi olarak düşünülebilir) 3 Aralık'ta vizyona girecek filmi sinema tutkunlarına kesinlikle öneririm.
5 Kasım 2021 Cuma
Bu Kez Alkışlarımız Joachim Trier'e
Trier'in 'Dünyanın En Kötü İnsanı', günümüzün özgürlükçü bir mahallesinde yetişen insanlarına, kadın-erkek ilişkisi ne menem bir şeydir diye sorduğunuzda, verilebilecek en etkileyici cevaplardan biri. Hemencecik alev alan yüreğimize olduğu kadar sorgulayıcı aklımıza da seslenen çağdaş bir başyapıt.
Ne Cannes'mış ama ve dolayısıyla ne Filmekimi'ymiş diyoruz bir kez daha... Fısıltı gazetesi öyle bir çalıştı ki, Cannes'da sadece başrol Renate Reinsve'ye bir 'Aktrist Ödülü' kazandırmakla yetinen Dünyanın En Kötü İnsanı (Verdens Verste Menneske) Filmekimi'nin en beğenilen filmlerinden biri oldu. Bu ilgide yönetmeni Oslo, 31 Ağustos filminden bu yana takip edenlerin de payı olabilir elbet ama yine de Dünyanın En Kötü İnsanı ne Hollywood filmiydi ne ana akıma meyleden çok bariz karakteristikleri vardı ne de İngilizceydi ama belli ki çağdaş bireyin kılcal damarlarına ışık tutan bir yanı vardı ve kadın-erkek fark etmeksizin pek çoğumuzu derinden etkiledi... Öyle ki, önce Şubat olarak belirlenen vizyon tarihi 19 Kasım'a çekildi, yetmedi 3 Kasım'a İstanbul ve Ankara gibi kentlerde ön gösterim konuldu, yine yetmedi, bu gösterimlere ek seanslar konuldu ve sanki o korku duvarı yıkıldı, uzun bir süre sonra mesafesiz olarak, tıklım tıklım bir salonda film izledik. Sen çok yaşa e mi sinema !
Filmekimi yazımı yazarken belki dikkatli okurların içten içe sezdiği husus; birçok filmin özgürleşen toplumlarda kadının konumu üzerine dolaylı da olsa söz söyleyen bir bütünlük arz etmesiydi. Dünyanın En Kötü İnsanı'nı da izledikten sonra artık net biçimde bu yılki Cannes Film Festivali'nin adı konmamış tematiğinin 'Özgür Kadın' olduğunu söylemek mümkün. Elbette yıllarca, üstelik Altın Palmiye'yi gayet hak etmelerine karşın Maren Ade ve Celine Sciamma gibi yönetmenlere bu ödülü layık görmeyen, kararlarının maçist olmasıyla tartışılan ve bu yıl uzun tarihinde sadece 2. kez bu ödülü bir kadına layık gören bir festivalin kurduğu jüriden bahsediyoruz. Cannes'da bu sene gerçekten kadınların senesiymiş diyoruz ama hala önemli bir farkla, yine çoğunlukla erkeklerin anlattığı kadınların...
Geçtiğimiz yıllarda Agnés Varda'nın da içinde bulunduğu kadın yönetmenler 'Me too' hareketinin bir parçası olarak Cannes'ın meşhur merdivenlerinde festivaldeki kadın temsilinin hala çok az olduğunu eleştiren bir açıklama yapmışlardı. Bu açıklamanın önümüzdeki yıllarda artçıl etkilerinin olacağı öngörülebilirdi hiç kuşkusuz, bu etkiler kadın temsilini yeterince arttırmadıysa da esaslı kadın öykülerini arttırmış en azından...
Dünyanın En Kötü İnsanı, sol değerlerle liberal değerleri optimum düzeyde bir araya getirdiği söylenen, ekonomik, siyasal ve kültürel pek çok sebeple günümüzün en özgürlükçü toplumlarından biri denilen Norveç'te, merkezine yetişkin bir kadını aldığı bir kadın-erkek ilişkisinin konumunu perdeye taşıyor. Aynı zamanda Norveç evlilik dışı doğum oranlarında %60'lara varan lider ülkelerden, ki bu oran 1996'da bile %48-49'du ve kademe kademe yükseldi. Süreğen artış eğilimi çoğu yerde devam ediyor, özellikle son 25-30 yılda (Türkiye şu an %3'lerde Azerbaycan %16'yı aştı). Dolayısıyla Norveç'te kadınlar üzerinde ataerkil baskının ne kadar düşük olduğunu varın siz tahmin edin ve ek olarak filmin genç yetişkinleri olduğu kadar en azından bizdeki yaşı geçkin seyirciyi aynı ölçüde etkilemeyeceği kanaatindeyim...
Bu yazıyı yazıp bitirdikten sonra (bu paragrafı artık eklemezsem çatlarım dedim) kim ne demiş diye yaptığım kısa göz gezdirme esnasında Variety'den bir eleştiri bebekliği 80 ve 90'larda geçenler için filmin mihenk taşı bir sanat filmi olmayı hak ettiğinden dem vuruyordu ki, içimden aklın yolu birmiş deyiverdim.
Artık filme dönecek olursak; 1 prolog, 12 bölüm ve 1 epilogdan oluşuyor ve Julie'nin yaklaşık 4 yılını perdeye taşıyor. Son derece hayatın içinden, su gibi akan bir senaryonun içindeki Julie'yi içtenlikçi bir yaklaşımla yorumlayan Renate Reinsve başta olmak üzere yine Anders Danielsen Lie'nin de çok iyi olduğu bir film bu ve böylesi başarılı oyunculukların gerisinde Trier, beklenmedik bir anda animasyonlardan yararlanan, bir an sadece Julie'yi (ve Eivind'i) hareket halinde bırakırken yaşamı donduran, her bölümde Julie'nin ruhuyla beraber filmin de ruhunu bir miktar değiştiren incelikli bir sinema dili yaratmış. Öncelikle bunun için alkış... Ardından toplumun ya da ana akım sinemanın koyduğu her tür muhafazakar bariyeri senaryosuna iliştirdiği pek çok detayla sarstığı devrimci içeriği nedeniyle bir alkış daha...
Filmin belli bölümlerindeki diyalogları Ingmar Bergman'ın filmleriyle kıyaslanacak düzeyde güçlü, düşündürücü ve bunun için de büyük bir alkış ve çok açık ki pek çoğumuzun öyle veya böyle bazı deneyimleriyle de örtüşüyor. Trier, günümüz dünyasında benzer örneklerine daha sık rastlanan bir 'özgür kadın' portresi çiziyor. Cinselliği arzuladığı kişilerle istediği düzeyde yaşayan ve ona biçilen (belki doğanın) annelik gömleğini giymek zorunda hissetmeyen bir portre bu. Elbette Trier'in kadın zincirlerinden kurtulduğunda illa ki Julie gibi bir şey olacaktır demek istediğini sanmıyorum, belki böyle olmayabilir de, ama şu açık: Evet pek çok 'özgür kadın' da Julie'den farksız, kararsız ve değişken hayatları yaşıyor dünyanın dört bir yanında...Sosyal medyada Julie için aynı ben diyen kadınların çokluğu da bir tür kanıttır... Filmde çok değinilmese de kimileri Julie'nin problemli bir babayla olan ilişkisinin o beylik ifadeyle ananelerimiz gibi uzun vadeli sağlam ilişkiler kurmaktan alıkoyduğunu belki düşünecektir. Peki diyelim ki öyle, o halde Norveç gibi bir ülkede en fazla 30 yıl önce o problemli babayı tercih eden de sonuçta yine bir kadın değil midir? Julie'nin anne ve babasının beşik kertmesi olduklarını düşünenimiz yoktur sanıyorum... Sonuçta Trier, epilog bölümünde Julie için bir son hazırlamış ama şu anı bizimle kanlı canlı yaşayan Julie'nin 10 yıl sonra 20 yıl sonra nasıl bir hayatı olacağını da merak ediyoruz. Yalan yok !
Herhalde her daim çağına ayna tutan Cannes, Dünyanın En Kötü İnsanı örneğinde de olduğu gibi kadın-erkek ilişkilerinin tüm açmazları ve hayatın giderek dijitalleşmesiyle girdiğimiz geri dönülmez bu yolculukta, her ne kadar erkeklerin perspektifinden olsa bile kadın cinsiyeti üzerine daha çok düşünmemizi istiyor... Bu konuda Hamaguchi'nin Drive My Car'ı için çok üstünkörü birkaç cümle yazmıştım. Daha uzun okumalar yapmak isteyenler özellikle Payel Yayınevi'nde zamanında basılan ama hala içlerinde birinci basımı bile tükenmemiş ya da sadece birkaç basım yapabilmiş pek çok kitabı karıştırabilirler. Ataerkil toplumun, tarım toplumuna geçildikten sonra dolasıyla uygarlık tarihiyle koşut ortaya çıktığı ve daha öncesinde sanıldığı kadar yaygın olmadığını hatta insan doğasının (hayvan türlerinde olduğu gibi) anaerkil (anayerli de denir) olduğunu söylesem bana ne dersiniz? Peki tarım toplumu dedik dolayısıyla mülkiyet ortaya çıkana kadar ailenin çokça sadece anne ve çocuktan meydana geldiğini, babanın ailenin bir ferdi olmadığını söylesem ya da muhafazakar partilerin kadın fazla özgürleşirse toplumun direği aile çöker söylemlerinin tüm anlattıklarımızla bağlantılı olduğunu. O halde bugün hepi topu 6-8 bin yıllık geçmişi olan ataerkil toplum ve onun dikte ettiği monogaminin dalga dalga darbeler aldığı toplumun kadınlarını daha iyi anlamak için belki de mülkiyet öncesinin kadın-erkek ilişkisine göz atmakta fayda vardır. Kim bilir...
Yıldız: * * * * *
27 Ekim 2021 Çarşamba
Bağlılık Hasan, Semih Kaplanoğlu'nun En Olgun Filmlerinden Biri, Belki De Birincisi
22 Ekim 2021 Cuma
Son Yılların En Doyurucu Filmekimi'ne Tanık Olduk
ilişkisinin şoför koltuğunda her zaman kadın oturur. Bu bir doğa kanunudur, seni seçecek olan da, gerekirse terk edecek olan da yeri geldiğinde senden daha az zahmet göstererek aldatacak olan da kadındır. Bu elbette erkeğin aldatamayacağı anlamına gelmez ama benzer bir kadının ve erkeğin eşit koşullarda özgür olduğu toplumlarda şayet aldatmak isterse eli güçlü olan kadındır çünkü doğurgan olan kadındır. Ve ilginçtir, sevgi ve cinsellik içtepisi çok kez birbirinin zıttı olarak ortaya çıkabilir. Sevmek, annelik duygularıyla ilintiliyken cinsellikte tam tersi geçerli olabilir. Yani daha az sevdiğimiz insanla sevdiğimiz insandan daha çok seks yapmak isteyebiliriz. Kimilerine tuhaf gelebilir ama bunlar yüksek geçerliği olan antropolojik görüşlerdir. Daha ileri gidelim; tüm bir memeli doğada, zaten dişi ve yavrusu arasındaki güçlü sevgi bağının eşdeğerini uzun soluklu bir kadın-erkek ilişkisinde (örneğin evlilik) deneyimlemek biraz zor olabilir ve bu durumun yol açtığı sıkıntılar çokça basmakalıp bir yargı olan kadınların anlaşılmazlığıyla ilişkilendirilir... Ya da işin içinden çıkamayan yüzlerce yıllık ataerkil Anadolu deyişinde olduğu gibi kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etme derler, işin içinden çıktıklarını sanırlar. Gelelim, yine Drive My Car'a, film bu kadar dallanıp budaklanıp aldatan bir kadından hareketle doğurganlık üzerine bir söz söylüyor olabilir mi? Evet onu da yapıyor aslında, Murakami'nin öyküsünde Kafuku ve eşi Oto'nun bir çocuğu var ama fazla yaşamıyor ve ölüyor, yine filmde önce göstererek sonra anlatarak ölen çocuklarından dem vuruluyor. Murakami'nin öyküsündeki en çarpıcı ve düşündürücü noktalardan birisi de bu kanımca. Kafuku'nunkarısının onu başka erkeklerle aldatmaya başlamasının çocuklarının ölümünden sonra başladığını belirtmesi ve çocuklarının hastalıktan öldüğünü belirtmemiz gerekiyor. Filmde ise birkaç cümlelik metaforik hikayelerle bu durum anlatılmaya çalışılıyor. Oto da Kafuku gibi hikayeler yazan bir oyuncu sonuçta ve Kafuku ile sevişmelerini bu hikayelerle süslüyor. O öykülerden biri ani biçimde kapının açılması ve öykünün Oto'nun Kafuku'nun üzerinde orgazma ulaşmasıyla son bulmuş olması. Bu öyküyü Oto, sevişirken Kafuku'ya anlatıyor. Takatsuki ise arabanın arka koltuğunda geçen o meşhur sahnede Oto'nun kendisine anlattığı bir öyküyü Kafuku'ya anlatıyor. Öyküler birbirine çok benzer ve öykü şu şekilde bitiyor: Evin kapısının açıldığı, girenin bir hırsız olduğu ve Oto'nun eline geçirdiği bir cismi hırsızın gözüne sapladığı... Şimdi başa dönelim, filmin ilk 40 dakikasına... Kafuku hani karısının onu aldattığından şüpheleniyordu ya, uçağının rötar yapması sonucu Kafuku eve geri döndüğünde evin kapısını açıp içeri girmişti ve bir de ne görsün, karısını başka bir adamla seks yaparken yakaladı. Şimdi bir kez daha yap-boz tamamlayalım. Kafuku karısının onu aldatmasına şahit olduktan hemen sonraki sahnede araba sürmesini zora sokan kör nokta adlı göz rahatsızlığı yaşamış ve artık şoförlüğü kadınlara bırakmak durumunda kalmıştı. Kafuku'nun penceresinden bir aldatma öyküsü olarak görülen bu olay, belli ki Oto'nun penceresinden bir hırsızlık öyküsü olarak görülüyor. Peki o halde Kafuku neyi çalmış olabilir? Ölen bir çocukları olduğu bilgisini de verdik. O kadar anlattık. Bundan sonrasını artık ben söylemeyeyim, neyin eksik olduğunu siz söyleyin.
Festivalin klasik anlatım diline sahip filmleri içinde de etkileyici olanları vardı. Benedetta ve The Power of the Dog gibi. Daha etkileyici olandan başlarsak, o Paul Verhoeven'in Benedetta'sı... Robocop, Temel İçgüdü gibi Hollywood yapımlarıyla tanınan, geçtiğimiz yıllarda Isabel Huppert'li Elle ile karşımıza çıkan Hollandalı yönetmen Paul Verhoeven'in manastırda geçen bu tarihi filmi büyük oranda rahibelerin cinsel tutkularının nasıl baskılandığı ve bu baskının ne kadar sürdürülebilir olduğunu işliyor (Bu açıdan Christian Mungiu'nun Tepelerin Ardında'sıyla uzak akraba olduğu ifade edilebilir). Virginie Efira ve Daphne Patakia gibi iki seksi oyuncunun fiziklerinden bolca yararlanan yönetmen kendisinden alışık olunan erotizmi perdeye yansıtırken aslında sadece cinselliği baskılamanın anlamsızlığı kadar (ki din bunu zorluyor) iktidar hırsı ve hatta para temelli yozlaşmışlığa ışık tutuyor. En nihayetinde film biterken Virginie Efira'nın canlandırdığı Benedetta karakteri aşkı değil manastırı tercih ederek son sözü de söylemiş oluyor. Zaten Verhoeven'in dünyasında doyurulması gereken cinsel hazlardan öte romantik bir aşk var mıdır ki? Onun dünyasında tasavvur ettiği insan gelişmiş hayvandan ne kadar farksızdır... Filmin kurguladığı örgünün özellikle son çeyrekte büyük ivme kat ettiğini, senaryosu kadar yönetmenlik ve sanat yönetimi maharetlerinin de yüksek mertebede seyrettiğini belirtmekle beraber yine de hikayesinin bir mite dayanmasının meydana getirdiği bazı sahnelerdeki suniliklerin filmi 'bir başyapıt' olarak adlandırmamızı zorladığı kanısındayım.Günümüz Macar sinemasının dikkat çeken isimlerinden Kornel Mundruczo'nun Evrim (Evolucio ya da Evolution) adlı filmi ise Holocaust maduru bir ailenin 3 kuşağını takibe alan, tam anlamıyla bir bütünlüğe ulaşmadığını düşündüğüm ve aslında deneysel olarak görebileceğim bir film... Ve bu örnek üç kuşağın hayatından küçük birer zaman dilimi sunuyor. İmgelerin de ön planda olduğu ama mesajını izleyiciye iletmek açısından oldukça ketum ya da mesafeli olarak adlandırılabilecek olan filmin benim açımdan en dikkat çekici yanı, toplamda 100 dakikaya yaklaşan yaklaşık 30'ar dakikalık üçer bölümünde plan-sekans tekniğinin ustalıklı olarak denenmiş olması. Kuşkusuz yönetmenlik, oyuncu yönetimi ve hatta oyunculuk açısından önemli bir sınavın altından cüretkarca kalkmış bir film Evrim... Bu da bir filmi iyi yapmaya yeter mi. Bence yetmez.
Yıldız Tablosu
Drive My Car * * * * *
France * * * *
Paris 13. Bölge * * * *
Kahraman * * * *
Üç Aile * * * *
Benedetta * * * *
Yol Ayrımı * * *
Köpeğin Gücü * * *
Huzursuz * * *
Evrim * *
Gözünün Önünde * *
Hatıra: 2. Bölüm * *
18 Eylül 2021 Cumartesi
Kuş Ölür, Sen Uçuşu Hatırla
17 Temmuz 2021 Cumartesi
Altın Palmiye Yine Asya'ya Gider Mi?
Çekinmeyin bağırın, Palmiye için Ryusuke Hamaguchi favori, Asghar Farhadi plase, Julia Ducournau sürpriz diye... Yine de Hamaguchi, Batılı izleyici tarafından 'slow-burning' olarak tarif edilen, üstelik 3 saat süren filmiyle Palmiye'yi kucaklarsa bu sonuç jürinin cesur kararı olarak yorumlanabilir.
Evet 2 yıl 2 ay gibi bir aradan sonra Cannes Film Festivali nihayet gerçekleşti ve bu akşamki ödül töreniyle son bulacak... 24 filmden oluşan rekor kabulün gerçekleştiği Cannes, beklentileri ne kadar karşıladı, bu yıl umulduğu gibi Cannes'ın en iyi yıllarından biri oldu mu, evet bu yönde görüş bildiren tecrubeli isimler var. Pek çok seçkin veya o kadar tanınmayan eleştirmenin en beğendiği filmlerin başında gelen Drive My Car'ın* (Doraibu Mai Kâ) yönetmeni Ryusuke Hamaguchi; insan niçin yaşar, ne kadar kırılgandır ne kadar değişkendir veya onun temel hasletleri nedir benzeri, aslında sanatın kadim sorularının etrafında gezinen ama sanat sanat için midir, yoksa toplum için midir gibi beylik laflara da kanımca hayır öncelikle insan içindir diyebilecek yeterlikte bir isim. Daha birkaç hafta önce İstanbul Film Festivali'nde izleyipkaleme aldığım Çarkıfelek (Guzen to Sozo) adlı bir önceki filminin başlığına 'Hamaguchi Yükselen Değer' yazmış ve Haruki Murakami'nin Türkçe çevirisi yaklaşık 35 sayfa ederindeki Drive My Car adlı öyküsünü 3 saatte nasıl anlatacağını merak etmiştim... 2018'de Hirokazu Koreeda ve 2019'da Bong Joon Ho'dan sonra ödülü yine Uzakdoğu'ya taşıması sürpriz olmayacak yönetmeni bu iki yönetmenden daha çok beğendiğimi ve merakla beklediğimi belirtmeliyim.
Bu yılın dikkat çekici tarafı denk filmlerin mücadelesine sahne olacak yıllardan biri olması. O yüzden açık ara diğerlerinden iyi denebilecek filmler bulmak zor. Mesela kim son 10 yılın en iyi açılış filmi olarak görülen Leos Carax'nın Annette'ini (diğeri Woody Allen'ın Midnight in Paris'i olsa gerek- ki yarışma dışıydı-) ödüle Paul Verhoeven'in Benedetta'sından daha uzak görebilir ki. Ya da kim Juho Kuosmanen'in Hyyti Nro 6 adlı filmini Kirill Serebrennikov'un Petrovy v Grippe'sinden (ki bir önceki filmi Leto'nun ödülsüz gidişiyle hakkı yenmişti) daha şanslı bulabilir. Peki Mia Hansen Love ve Joachim Trier'in şansı çok az demek olacak şey midir? O halde 2010'dan sonra tekrar Palmiye yarışına geri dönen Apichatpong Weerasethakul'un kimilerince derinleşmeye çalışırken boğulan ama kimilerince ses tasarımıyla devleşen, adeta transandantal bir deneyim yaşatan filmini nereye koymak gerekir. Ya da benim filmlerini hep sevdiğim ve yönetmenlik zanaatının yaşayan en büyük ustalarından gördüğüm Jacques Audiard'ın özellikle Fransız eleştirmenleri tam manasıyla ikiye bölen filmi bir ödül alsın, almasın kim şaşırabilir ki? 60 yıl sonra ilk kez Cannes'da Fas'ı temsil eden Nabil Ayouch için de, yakın geçmişte yine Cannes'da yarışan Macbeth uyarlamasıyla küçük hayal kırıklığı yaşatan Justin Kurzel için de aynısı geçerli... Catherine Corsini'nin filmi ise içeriğinin politik güncelliğine karşın epey görmezden gelindi. Bakalım jüri görebilecek mi?
* Haruki Murakami'nin öyküsünde de Drive My Car, Türkçe'ye çevrilmemiş, İngilizce olarak bırakılmış.
Hamaguchi'nin önceki filmine ilişkin yine bu blogta kısa süre önce yazdığım kısa yazı
24 Haziran 2021 Perşembe
Hoş Geldin İstanbul Film Festivali
Yaklaşık 7 ay sonra tekrar sinema salonlarında olmanın mutluluğu, Cannes arefesinde İstanbul Film Festivali coşkusu. Fahiş fiyatlara (1 tam bilet 45 lira) rağmen salonların doluluğu...
Céline Sciamma'dan Bir Şiirsel Mini Başyapıt
Sansür (Censor) için jenerik perdeye yansıdığında BFI ibaresini (yani British Film Institute) gördüğümde çok kötü bir film izlemeyeceğimizi düşündüm açıkçası. Bu ibareye sahip hemen her film öykü-içerik ve teknik yönden belli bir düzeyi tutturur. Sansür de onlardan biri. VHS furyasının yaşandığı bir dönemin sansür kurulundaki bir kadını merkeze alan film, bir noktadan sonra (sonlarına doğru) izlediğimiz film ile o yoğun şiddet içeren B ya da belki Z olarak tabir edilen VHS filmler arasındaki sınırları muğlaklaştırıyor. Burada filmin başrolündeki Enid (Niamh Algar)'i küçükken kız kardeşini o filmlerden birindeki gibi kaybetmesinin etkisiyle o filmlerdeki öyküyü tersine çevirmeye çalışmasına neden olan bir güdünün harekete geçirdiğini belirtmek gerek. Sonuçta öyküsünde bazı eksiklikler barındırsa da bir kadın elinden çıktığı apaçık, bence yine de özgün olarak görülebilecek bir meta-harror Sansür.
































