19 Nisan 2018 Perşembe

İstanbul Film Festivali Geldi Geçti


Dile kolay, İstanbul Film Festivali 37.sini gerçekleştirdiği yıl küçük kardeşi Ankara Film Festivali (onun da 29.yılı) adeta can çekişiyor ama orta yaşlı abi sapasağlam ayaktayım dercesine yoğun bir programla izleyicisinin karşısında. Ben, sadece Antalya Film Festivali'nde yarışan ve bir daha sinema perdesine uğramayan Naomi Kawase'nin Hikari'sini de görmek isterdim ya, ne yapalım ki katıldığı ilk festivalde  (Cannes'dı o) ana ödüllerden birini kazanamamasının gazabını yaşadı. Diyebilirsiniz ki o kadar film var, hepsi mi ödüllü, bazıları adı sanı duyulmayan festivallerden hatta. Orası doğru, bir film önemli bir festivalden ödül alamaz ise buraya kesin gelemez diye bir kural yok ancak yılların gözlemi bize şunu rahatlıkla söylüyor: bir film üç büyük festivalde (Lav Diaz'ın 4 saatlik filminin dahi Başka Sinema'da gösterilmesini hatırlayalım) ama özellikle de Cannes'da ana ödüllerden birini alırsa sinema perdesinde gösterilir, bu İstanbul Film Festivali olabilir hatta çoğu kez o kadar geçe bile kalmaz, Filmekimi'nde gösterilir, belki Başka Sinema döngüsüne girer, orası olmazsa başka bir festivalde gösterilir (!f, Suç ve Ceza, Randevu İstanbul vs.) ama gösterilir. İşte Nisan'na kadar hiçbir şekilde gösterim şansı bulamamış ise İstanbul Film Festival'inde muhakkak gösterilir. Yıllardır bu dediğime aksi tek bir örnek görmedim. Mesela festivalde Berlin ana yarışmadan yanılmıyorsam 7 film var, 6'sının da festivalden ödülle dönmüş olmasını herhalde bir tesadüf olarak yorumlayamayız değil mi? O yüzden iki yıl önce ''Ödüller (Has) İzleyici İçin Neden Önemli?'' diye bir yazı yazmıştım.
Bu uzun girişi yaptıktan sonra yoğun program içinde kendi yoğun programı mı göz önünde bulundurarak Almanya'dan,Fransa'ya Rusya'dan, Romanya'ya hatta Güney Kore'ye, Arjantin'e, Paraguay'a... kadar uzanan bir yelpazeden çeşitli filmler izlemeye çalıştığımı belirtmeliyim ve ilerleyen süreçte bu filmlerin çoğunun Başka Sinema sayesinde bir kez daha daha izleyici karşısına çıkacağını hatırlatayım.   

Abdellatif Kechiche'den Romantizme Ağıt

Mavi En Sıcak Renktir adlı filmiyle etkili bir lezbiyen Love Story çekip gönlümüzü çelen yönetmen 4 yıl aradan sonra çektiği Mektoub, My Love: Conto Uno (Kısmet, Sevgilim: İlk Şarkı) adlı filmiyle bence izleyicisini ters köşeye yatırıyor. Çoğu kişinin henüz bitmeden salonu terketmesine neden olan film, bittiğinde sanıyorum ki tepki alkışına da neden oldu. Ve ben çıkıklık yapacağım. Evet oldukça beğendim filmi. Bilen bilir Entre Les Murs diye bir film çevrilmişti 2008'de o da pek sevilmemişti, o filmin uyarlandığı kitabın yazarı François Begaudeau'nun diğer bir kitabından uyarlanmış Kısmet, Sevgilim. Uyarlamaları seviyor Kechiche ve film boyunca izleyiciye bu hissi de geçiriyor kanımca. Amin adlı bir tür modern zaman flanörü Paris'ten ailesinin deniz kenarındaki kasabasına geliyor, aşkların kentlerdekinden farksız bir hızla tüketildiği ve günübirlik zevklere indirgendiği coğrafyada olanı biteni izliyor, belki içine farklı biçimde girmek istediği ama öylesinin mümkün olmadığı bir küçük evren bu, o da sadece tebessüm edebiliyor etrafına. Ruh yönünden Paolo Sorrentino'nun Muhteşem Güzelliği ile de akrabalıkları olan film 3 saatlik süresince izleyiciden de yüksek konsantrasyon bekliyor, hacimli bir çok Fransız filminde ya da Mavi En Sıcak Renktir'de olduğu gibi. Ondan tek eksiği oyunculuk performanslarının yüreğimizi allak bullak ettiği bazı anların burada olmayışı. Mavi En Sıcak Renktir kendi içinde küçük paraboller yaratan bir filmdi, burada ise daha stabil bir yapı var. Kasıtlı biçimde her kesiti uzun tutan ancak bir an olsun filmin yakaladığı ritimden feragat etmeyen, yoğun diyaloglu uzun kesitlerin ardından daha az diyaloglu, hatta sessiz ve fotografik ya da müziğe yaslanan sahnelerle karşımıza çıkan, kısaca hem başına buyruk bir film yaparken hem de izleyicisine saygı göstermeyi ihmal etmeyen bir yönetmenlik gösterisi. Film bugünün dijitalleşen dünyasındaki tüketim çılgınlığının az öncesinde ne yapıyordu insanlar sorusunu da soruyor? Amin'in filmin geçtiği 1994 yılında 2020'ye dair yazdığı robot-insan aşkı senaryosu, henüz filmlerin internetten izlenmediği, yazının daktiloyla yazıldığı, fotoğrafın analog olarak çekildiği bir dönem... Sonra içi kof ahlakçılığa dair ayrıntılar: örneğin evleneceği adamdan başkasıyla bedenini pervasızca tüketen bir kadının, yanında bir erkekle görülmesinden çekinmesi ve sanki dürüst ilkeleri varmışcasına nü resme karşı olumsuz tavrı. Koyunlar üzerinden yaratılan bana göre anlamlı bir metafor... Ve sonuçta bu toplam Kısmet Sevgilim'i Mavi En Sıcak Renktir'den aşağı koymuyor ve yönetmen bunları altını kalın kalın çizmeden bir klinik gözlemci titizliğiyle dolaylı olarak anlatmayı tercih ediyor. Bence insanın doğası zaten budur, şudur gibisinden tüketimi meşrulaştıran 'özcü' yaklaşımlara karşı insanı insan yapanın ne olduğunu anlatmaya çalışıyor Kechiche, anlayabilecek olanlara.

İlk unutan giden midir, yoksa terk eden mi?


Bana göre festivalin kuşkusuz en iyi filmlerinden biri de Christian Petzold'un Transit adlı filmi. Yönetmenin 'Baskı Dönemlerinde Aşk' üçlemesinin son halkası olan ve aynı adlı bir romandan uyarlanan film Almanya'dan Fransa'ya kaçan oradan da Meksika'ya gitmek isteyen bir mültecinin hikayesi. Fransa'daki eşinin yanına gidemeden hayatını kaybeden bir yazarın kimliğine bürünen mülteci üzerinden, gitmek, kalmak, ayrılık, ölen eşin yerine geçmek ve elbette aşk nedir gibi temaların arasında dolanan ama başyapıt olmayı yönetmenin hikayede bazı eksiklikleri görmezden gelmesiyle teptiği de bir film. Örneğin ölen eş ya da kadının üzerinde biraz daha durulabilirdi, Frang Rogowski'nin canlandırdığı başkarakter yanı sıra. Nitekim fuayede sohbet etme şansı bulduğum Atilla Dorsay da benzer görüşteydi, daha iyi bir film olabileceğini söylüyordu. Her şeye rağmen izleyicisine belli ölçüde mesafeli olsa da son derece akıcı, şiirsel ve incelikli bir tona sahip film özellikle son 15 dakikasında duygularımızı bir güzel pataklamayı ihmal etmedi, hem de melodramın tuzaklarına hiç düşmeden... Paula Beer ve çok kısa süre görünse de Alex Brendemühl gibi son yılların belki en ölçülü duygusallığa sahip filmlerinde (Frantz ve Aşk Mektupları) gördüğümüz iki ismi bu filmde görmemiz de kaderin cilvesi mi? Belki de böylesi filmlere yakıştıklarının bilinmesi, özellikle Paula Beer için bunu çok rahat olarak söyleyebiliriz. 

Cedric Kahn'ın La Priere (Dua) isimli filmiyse bir uyuşturucu bağımlısının, ibadet ederek uyuşturucudan kurtulmayı amaçladığı bir manastır yaşamına kapanmasını konu ediniyor. Bu uğurda amacına ulaşan ve ilerleyen süreçte rahip olmayı seçen gencin etrafında dönüyor hikaye. Makul bir sinemasal güce sahip film kendini sıkmadan izletiyor. Hep festivallerde izleyiciyi yok sayan filmlerle sık sık karşılaşacabileciğinizi söylemişimdir. Çok fazla sinemasal atraksiyon barındırmasa da zevkle izlenebilen bir film yapabilmek de gerçekten önemli. Örneğin Robin Campillo'nun 120 BPM adlı ne hikmetse seveni de çok filmi 150 dakika boyunca ecel terleri döktürmekten başka ne işe yaramıştı. İki film de Fransız, ağırlıklı olarak diyaloglara yaslanıyor, iki film de mücadele temalı vs. Dua'da benim şöyle de hoşuma giden bir şey var: rahip olmak dünyevi zevkleri tamamen bırakmak ise, ki ben hiç anlayamam bunu. İnsana zararı olan alışkanlıkları bırakmak olur da bir insanı sevmeni ve ona cinsel arzu duymanı tanrı neden istemesin, sevgini bana sakla desin, şayet öyle olsaydı senin doğanı başka türlü yaratması gerekmez miydi? İşte Dua son kertede belki de inancın en büyüğü bu dünyadaki aşk diyor. 


You Were Never Really Here, pekçoklarınca festivalin en iyi filmi olarak anılsa da ben o kanaatte değilim. Cannes 2017'den iki ödülle dönen (Senaryo ve Aktör) tek film o dönem bazı İngiliz ve Amerikan yazarlara göre Altın Palmiye'yi dahi alabilirdi. Pes yani !!! (Screen'in 'jury grid' i de bir kanıttır) Neyseki bir beklentim yoktu, olamazdı. Geçmişte bir takım kirli işlere bulaştığını tahmin ettiğimiz bir adamın ruhsal dalgalanmaları üzerine bir film. Hayal ile gerçek arasında gezinen ama daha çok gerçeğin tarafındaymış izlenimi veren... Görüntü yönetimi, mizansen ve özellikle kurgusuyla başarılı olsa da sonuçta şiddeti meşrulaştıran ama benzerlerinden farklı da görünmeye çalışan Hollywood filmlerinden ne farkı var You Were Never Really Here'ın? İçi kof bir film bu. İzleyicisine biçimsel numaralarla bir tür hipnotik deneyim yaşatmayı amaçlamış ve ötesini düşünmemiş yönetmen. Lynne Ramsey'in bir önceki filmi Kevin Hakkında Konuşmalıyız için de kurgu üzerinde bu kadar yoğunlaşması acaba filmin kusurlarını örtmek için mi demiştim, burada sineması bir adım daha olgunlaşsa da yine aynı kanıdayım. Bana göre Sevgisiz'in Altın Palmiye, Mutlu Son'un Büyük Ödül alması gerektiği zayıf bir Cannes yılında Senaryo Ödülü değil de belki Yönetmen Ödül'ü alabilirmiş Birleşik Krallığın Reha Erdemi Lynne Ramsey...

Ve Diğerleri

Carlotte Rampling'in başrolünde olduğu Hannah, bazı yönleriyle ilginç bir film aslında. Filmin başlarından itibaren bir gizem yaratılması amaçlanmış ve belki de tümüyle bu gizemin sürükleyiciliğine yaslanıyor film. Yaşlıca bir kadının yaşamına tanıklık ediyoruz. Drama kursu, evindeki yalnızlığı, hapisteki kocası, çocuklarının onu görmek istememesi, havuz kartı üyeliğinin hangi gerekçeyle iptal edilişi...  Film izleyicisine pek çok soru sordurmasına karşın, karşılıksız bir 'gerilim dalgası' yaratıyor. Merakla da izletiyor kendini ama her şey havada kalıyor, bu da bir stil denemesi elbet, kimilerince modası geçmiş olarak yorumlansa da... Diğer bir tatminkar bulmadığım film ise Aleksey German (Jr.)'ın Dovlatov adlı çalışmasıydı. Otoriter Sovyet rejimi altına yaratıcılıkları baskılanan yazarları anlatan filmin merkezinde tabii ki Sergey Dovlatov var, güçlü mizansen tasarımıyla dikkat çeken yapım genel olarak çok tekrara düşen ve mıymıy olarak tarif edilebilecek, ritmini bir türlü yakalayamayan bir görüntü çizdi. Çok daha etkileyici bir biyografi olabilirmiş diye düşünüyorum. Alanis, Arjantin'deki bir hayat kadının yaşamını gözler önüne sererken, yönetmenin tutturduğu yumuşak dili ve akıcılığı aynı potada eritiyor, bir hayat kadınının yaşamına oldukça yakından bakma şansı veren bazı sahnelere sahip olmasıyla da dikkat çeken filmde çok açık şekilde 'kadın göğsü' üzerinden yapılan bir vurgu da var. Tabii neredeyse filmin üçte birinde gözümüze gözümüze sokulan göğüsler kuşkusuz iştah kabartacak cinsten ama sonuçta pornografinin sınırında bir film yapmak değilse amaç, tam olarak nedir, onu cevaplamak o kadar kolay değil. Diğer bir izlediğim Latin Amerika filmi Las Herederas (Mirasçılar) da iki lezbiyen kadının ilişkilerinin çatırdadığı daha sonra bir üçüncü kadının araya girdiği, meselesini net biçimde ortaya koyamayan, bana kalırsa sevimsiz bir film. Yönetmenin söyleşi bölümünde de belirttiği bir detay dikkat çekiciydi. Paraguay'ın film endüstrisi oldukça zayıf, yılda hepi topu 4-5 film üretilen bir ülke dedi ve ekledi diğer birçok filmden daha büyük bir bütçeyle çekildi bu film, bir Paraguay filminin uluslararası festivallerde görünürlük elde edeni dahi ancak bu kadar mı olabiliyor acaba? Adina Pintilie'nin Touch Me Not (Dokunma Bana) adlı filmi de Romen bir yönetmen tarafından çekilmesine karşın ağırlıklı olarak İngilizce biraz da Almanca, o zaman Romen filmi demek de ne kadar doğru? Başkalarının bedenine dokunamamaktan şikayet eden insanların vücutlarında anomaliler olan insanlara bakarak ve dokunarak tedavi olduklarını tahmin ettiğim tuhaf bir film. İzlemesi zor. Hong Sang-soo'nun 2016 yılındaki Cannes ziyareti esnasında çektiği Claire'ın Kamerası ise yönetmenin sinemasının temel özelliklerini taşımakla birlikte diğer filmleri kadar incelikli bir senaryoya sahip değil, çok daha basit yapıda. İşinden atılan bir kız bir yönetmen ve bir Fransız Isabelle Huppert. Yönetmenin festivalin yoğunluğu içinde belki de soluklanmak amacıyla alelacele çektiği bir film deyip geçebiliriz.

Yıldız Tablosu:

Kısmet Sevgilim, İlk Şarkı    ****

Transit                               ****

Dua                                    ***

You Never Were Really         **

Hannah                              **

Dovlatov                            **

Alanis                                **

Claire'ın Kamerası               *

Dokunma Bana                   *

Mirasçılar                           *


30 Mart 2018 Cuma

Ayrılmak da Çözüm Değil

Geçtiğimiz yıl Venedik Film Festivali'nde Jusqu'a la Garde (bizde Velayet olarak gösteriliyor) adında ve En İyi Yönetmen Ödülü'nü kazanan bu film doğrusu bana ilginç geldi. Burada ilginç kelimesini filmi olumlamaktan  öte kullanıyorum, bir tür deneysel film havasında Velayet, ne tarafa doğru gideceği pek kestirilemeyen filmlerden. Önce uzunca bir süre hukuki sürece ilişkin diyalog ve doğrusu biraz zorlayıcı, sinema sanatına çok uygun düşmeyen bir sahne, sonraysa küçük çocuğun annesi ve oldukça haşin babası arasında yaşadıklarına tanık oluyoruz. Çatırdayan evlilik kurumunun istenmeyen sonuçlarına dair dünyanın pek çok yerinde karşılaşabilecek sahneler. Yıllar önce bizde 'Aliye' diye bir televizyon dizisi yapılmıştı, orada belki yüzlerce kez yaşanmış benzer sahnelerden bazılarını izliyoruz. Film arada bir farklı sulara giriyor gibi gözükse de (doğum günü partisi sahnesi gibi) genel olarak istenmeyen bir babanın kendisinden ayrı yaşamayı seçmiş eşi ve küçük çocuğuna neler yaşatabileceği üzerine kesitlerden oluşuyor denilebilir. Ancak filmin şaha kalktığı bir sahnenin altını çizmeden geçemeyeceğim, muhtemelen filmin yönetmen ödülü kazanmasında da etkili bir sahne. Babanın eski eşi ve çocuğunun evine bir gecenin yarısı gelişi ve zili uzun uzun dakikalarca çaldığı, annenin zilin sesini kısarak çözüm üretmeye çalıştığı ama inatçı adamın eve bir biçimde girmenin yolunu bulduğu o sahne... Kanımca pek çok gerilim filmine taş çıkartacak cinsten. Film bittiğinde biraz da bu finalin etkisiyle etkilenmemenin pek mümkün olmadığı ama yönetmenin bir 'sanat filmi' ortaya koyma arzusunun biraz sırıttığı bir film, hani şu daha ilk filmlerini yapan hevesli ama yetenekleri de olan gençlerde gördüğümüz... Nitekim ilk filmiymiş.

Yıldız: * * 

14 Şubat 2018 Çarşamba

Kış Uykusu Filminde Türk Aydını İmgesi

Makaleye ulaşmak için buraya tıklayınız.

Sevgili Okura Not

Kış Uykusu yazımı biraz geliştirip hakemli-akademik bir dergiye göndermiştim. Sağ olsunlar yayınlamışlar. Hiçbir zaman yayın yeri fetişisti olmadım, umarım da olmam. Her zaman aslolan yazıdır bunu asla unutmayın ve kendinizi %100 sıyıramasanız dahi -ki bu kolay değil kabul ediyorum- araçsal aklın esiri olmayın. Gün gelir kese kağıdına yazarım, şayet yazmaya değer bulmuşsam değerinden bir şey kaybetmez benim için, sizin için de öyle olmalı. En azından 1  kişi zevk alarak okuduğunda da, ne güzel der geçerim. Bu kez ise yazımı doğrudan değil, yayınlandığı dergi üzerinden paylaşıyorum çünkü telif hakları artık dergiye ait.

2 Şubat 2018 Cuma

İşe Yarar Bir Sinema Örneği

Artık o da başka sinema/sanat filmleri gösterecek el değiştirmiş Kadıköy sinemasında izleme şansı bulduk yönetmenin son filmi İşe Yarar Bir Şey'i ve sanırım Pelin Esmer, Yeşim Ustaoğlu ile beraber en iyi kadın iki yönetmenimizden biri ve seçtiği konular oldukça özgün tatlar damıtıyor. Daha ilk sahnesinden ilginç bir film izleyeceğimizin sinyallerini veriyor yönetmen. Edebi bir monolog ve tren istasyonu...  Bir tren yolculuğunda iki kadının tanışmasına tanık olmamız ve elbet trendeki diğer yolcuların da onlara eşlik etmesi... Zaten sinemaya tren kadar yakışan az şey vardır. Sadece trenlerin taşıdığı o kendine has şiirsellikten bahsetmiyorum. Sinemayla trenlerin aynı dönemlerin, aynı ruhun, hareketin çocuğu olmaları bahsettiğim. Yoksa yalnızca lokomotifin önüne konulan kameranın saatlerce yaptığı çekimleri izlemek için sinemanın ilk yıllarında sinema salonlarını dolduran bu tutku nasıl açıklanabilir. Neyse devam edelim. Trende geçen ilk bölüm gerek diyaloğun taşıdığı ritim ve merak duygusu, bence yer yer çok hafif gerilimi, sesli-sessiz anların dengesi ve özellikle baş karakterin (Başak Köklükaya) trenin içindeki yüz ifadesini trenin dışındaki insanların görüntüsüne bindirdiği örnekteki gibi yetkin görsel tasarımıyla beni oldukça etkiledi. Adeta bir başyapıt izliyor duygusu... İşe Yarar Bir Şey gerçekten ilginç bir film. Filmin meselesinin ne olduğunu anlamaya çalışırken belki yardımcı kadın oyuncu diyebileceğimiz Öykü Karayel'in bir hemşire olarak ölüm döşeğindeki bir adamın hayatına son vermek için yola çıkmış olmasının filmin ana meselesi olduğunu anlamamız da bence bir sürpriz. Filmin ikinci yarısında ölüm döşeğindeki o adamın (Yiğit Özşener) evinde geçen bölüm de trendeki kadar olmasa da ilgi çekici, en azından diyaloglar açısından ve tabii yine bir merak duygusu var. Sadece Köklükaya'nın 25.yıl lise mezunları buluşmasının araya bir parantez gibi girişi biraz sakil duruyor. Yanlış anlaşılmasın ha, sinema yönünden o da etkileyici, o bölümde filmin en zor estetik denemelerinden birine girişiliyor ve başarılıyor. Sadece liseden mezun olduktan sonra 25 yıl görüşmeyen insanların sık sık görüşüyormuş havasında samimi olmaları bana biraz zorlama geldi. Her şeye rağmen yönetmen filmin adını da anlamlı kılan oldukça özgün bir denemenin altından başarıyla kalkmış demek lazım ve edebi yoğunluğun usta işi bir görsellik ve oyuncu yönetimiyle birleştiği nadide yerli filmlerden İşe Yarar Bir Şey.

Yıldız: * * * 

Not: Bu arada Kadıköy Sineması'nın yeni yüzünün beni çok mutlu ettiğini, hem salonların perde büyüklüğü ve enine salon yapısının hem de koltuk numaramızı gişeden seçebilmemizin öncelikli tercih nedeni olduğunu belirteyim (Rexx'e taş atılıyor burada). 
   

15 Ağustos 2017 Salı

Personal Shopper İzleyiciye Saygısı Olmayan Bir Atmosfer Filmi

Sanki biraz da Türkçe çevirisinden (Hayalet Hikayesi) dolayı daha çok salonda gösterilme ve gişe yapabilme ihtimali Başka Sinema yerine genel dağıtıma almıştı onu ve gösterim tarihi 3 kez ertelendikten sonra Temmuz'da izleyicisiyle buluşabilen Personal Shopper'ın özellikleri beklenmedik biçimde Cannes'da bu filmden 3 yıl önce aynı ödülü kazanan Heli'yi hatırlattı bana. Heli burada çok daha olumlu olarak anılacak, yanlış anlaşılmasın.


Bazı filmler bulmaca gibidir, hatta bazen izleyiciye saygısı dahi yoktur. Yönetmen ben deneysel bir şeyler yaptım anlayan anlasın, bana ne der. Siz aklınızı zorlarsınız ve bu bulmacayı çözmeye çalışırsınız ama bulmaca o kadar girift ya da uçucu bir yapıya sahiptir ki ne yaparsanız yapın tutarlı bir bütüne ulaşamazsınız. Adeta anlaşılmaz olmak için yapılmıştır. Geçtiğimiz yılın Cannes'ında yönetmeni Olivier Assayas'a yarım bir mizansen ödülü getiren Personal Shopper da rahatlıkla bu filmler arasında görülebilir. Atilla Dorsay bu filmler için 'ukala' kelimesini kullanıyor, her zaman olmasa da en azından bu film için haklılık payı olduğu kanaatindeyim. Kristen Stewart'ın başrolünde olduğu karakter bir yandan zengin bir kadına alışveriş danışmanlığı yapıyor diğer yandan yeni ölmüş ikizinin hayaletinden işaretler bekliyor, filmin ağırlığı bu işaretin gelip gelmediği, telefondan rahatsız edenin kardeşi ya da bir başkası olup olmadığı üzerine. Yönetmen çoğu zaman atmosfer peşinde, yer yer korku-gerilim filmi sonlara doğru polisiye gizemi içinde gezinen belli ölçüde merak uyandıran ve yönetmeninin mizansen kurma ustalığını çeşitli sahnelerde hissettiren bir film olmakla beraber filme dair ne yorum yaparsanız yapın zorlama kaçıyor, tam olarak ikna olamıyorsunuz. Hele danışmanlık yaptığı zengin-çekici kadına yapılan bir suikast ve katilin kim olduğunu sezdiğimiz bir sahne var ki (kadının sevgilisi) filmin kilidi burası ve başkarakterin kadını sembolik düzlemde öldürüp sevgilisine sahip olma hayaliymiş tüm izlediğimiz, kardeşinin hayal-eti de bu hayalci kişiliğin bir dışa vurumu olsun deseniz kimse itiraz edemez herhalde size ama çok zorlama bir yorum olur bu. Keza iletişim teknolojilerinin karşımızdaki insanın fiziksel yokluğuna rağmen bizleri bir araya getirdiği günümüzde aslında hayaletlerle konuştuğumuz metaforu da aynen zorlama, ki filmin özünün bu olduğu çokça yazılmış.
Cannes'da aynı ödülü 2013 yılında kazanan Heli, o da bulmaca gibiydi ama film bittiğinde içerisindeki tuhaflıkları aklımızı biraz yorunca bir yere oturtabildiğimiz bir yapıya da sahipti. Şöyle ki; önce cinsel isteği yerinde bir abiyi yeterince gösteriyor, sonra bu abinin kız kardeşini kaçıran bir uyuşturucu karteli ortaya çıkıyor. Abi kardeşinin kartelin elinde olduğu bu süreçte cinsel isteğini kaybediyor ve daha önce eşiyle sevişirken problem yaşamayan abinin artık aynı başarıyı sağlayamadığını görüyoruz, tabii pek anlam veremiyoruz izlerken, sonra kız kardeşini kurtarmak için polise gidiyor ama ne hikmetse polisin bu konuda ona yardımcı olamayacağını anlıyoruz, başka bir sahnede bu kartellerin devletin üniformasını giydiğini de akılda tutuyoruz yine ve abiye yardımcı olamayan kadın polis tuhaf biçimde onu eve bırakırken göğüslerini ikram ediyor. Neyse en sonunda kız kartellerin elinden kurtuluyor ve abi eşiyle sorunsuz biçimde sevişmeye yeniden başlıyor, cinsel isteği yerine geliyor tekrar. Ama o son sahnede eve geri gelmiş kız kardeşin karnının belirgin biçimde şiş olduğunu, kartellerin elinde hamile bırakıldığını öğreniyoruz ve film orada bitiyor. Alın size bulmacanın hası. Devlet kartelle işbirliği içinde olduğundan abiye yardım edemiyor ve kartelin elindeki kız kardeşin tecavüze uğradığını biliyor, abi de bunu biliyor ve o yüzden kız kardeşinin başka erkeklerin cinsel saldırısına uğradığını düşündüğünde psikolojik olarak bundan etkilenip cinsel gücünü kaybediyor, kız kardeşin kartelden birileriyle cinsel ilişkiye girerken bunu engellemesi gereken ama devletin kartel ile işbirliğinden dolayı bunu yapamayan kadın polis, onlar kız kardeşini kirletiyorsa sen de beni kirlet başka şekilde ödeşme şansımız yok diyor aslında. Aynı ödülü farklı yıllarda almış iki bulmaca-film ama Heli'ye yaptığım yoruma bırakın karşı çıkmayı filmi dikkatle izleyen hiç kimse bu yorumda en ufak bir zorlama bile bulamaz. Film bittiğinde aklımızı zorladığımızda parçalar birleşiyor, her parça bütün içinde tutarlı. Keşke Assayas da bir bulmaca-filmdeki mizansen ustalığını atmosfer yaratmaktan ibaret sanmasaydı, bu ustalığın Amat Escalante'nin filmindeki gibi sağlam bir senaryoyla desteklendiğinde anlam kazanabildiğini görseydi.

11 Haziran 2017 Pazar

2000'lerin En Sevdiğim 25 Filmi

Evet 'En İyi' ibaresini bilerek kullanmak istemedim.'En Sevdiğim' demeyi tercih ettim, malum sinema ciddi ölçüde öznel bir alan. New York Times'ın yayınladığı 2000'lerin 25 filmi listesinden sonra bir furyadır gidiyor özellikle twitter'da. Şahsen böyle bir listeyi 2020'de yapmayı düşünüyordum ama hadi ben de eksik kalmiyim dedim. 2020'de belki güncelleriz.

Kış Uykusu / Nuri Bilge Ceylan

Beyaz Bant / Michael Haneke


Saklı / Michael Haneke


4 Ay 3 Hafta 2 Gün /Cristian Mungiu


Frantz / François Ozon


Muhteşem Güzellik / Paolo Sorrentino


Bir Kahin / Jacques Audiard


Aşk / Michael Haneke


Uzak / Nuri Bilge Ceylan


İki Gün Bir Gece / Dardenne Kardeşler

Piyano Öğretmeni / Michael Haneke


Gomorra / Matteo Garrone


Bir Zamanlar Anadolu'da / Nuri Bilge Ceylan


Heli / Amat Escalante

Le Havre / Aki Kaurismaki


Büyük Budapeşte Oteli / Wes Anderson

Kinatay / Brillante Mendoza


Çocukluk / Richard Linklater

Dönüş / Andrey Zvyagintsev

Aç Kalpler / Saverio Costanzo


Artist / Michel Hazanavicius

Satıcı / Asghar Farhadi

Gir Kanıma / Thomas Alfredson

Üç Maymun / Nuri Bilge Ceylan

Hayat Ağacı / Terrence Malick

28 Mayıs 2017 Pazar

Naomi Kawase veya Hong Sangsoo'nun Palmiye'ye Uzanması Şaşırtmaz


2009 yılından itibaren düzenli olarak günü gününe takip ettiğim Cannes yılları içerisinde 2010 ve 2015 yılına ayrı parantezler açmak gerekmişti. Her yılın en iyi filmlerinin çok büyük kısmına ev sahipliği yapan festival bu yıllarda başyapıt olarak görmenin mümkün olduğu hiçbir film çıkaramamıştı, iyi denebilecek filmler de fazla değildi. Yine de 2010'da ödüllerin dağıtımından önce Tanrılar ve İnsanlar'ın, kısmen de Biutiful ve Başka Bir Yıl'ın diğerlerinden ayrıldığı söylenebilirdi, keza 2015'te Carol için benzer bir yorum yapılabilirdi, her ne kadar ben Dheepan'ı daha çok beğensem de. 70.yıl pastası ne yazık ki o zayıf yıllardan biri görüntüsü veriyor. İşin ilginç tarafı çok iyi olmasa da diğerlerinin biraz önünde denebilecek bir film de yok bu yıl. Evet her yıl bazı filmler eleştirmenleri böler ama bazıları üzerinde de büyük oranda konsensüs sağlanabilir, bu yıl her film eleştirmenleri bölmüş, neredeyse hepsinin (Jacques Doillon'un Rodin'i dahil) seveni var çokça da sevmeyeni var. İş böyle olunca da tarihin en bilinmez ödül dağılımına doğru yol alıyoruz.
Ben bu yıl Uzakdoğu'nun yılı olabileceğini düşünüyorum. Üstelik Naomi Kawase ilk olarak 1997 Cannes'ında Altın Kamera sonra 2007'de Büyük Ödül almış ve şimdi 2017, neden benim yılım geldi demesin, bir de favorinin olmadığı böylesi vasat bir yılı hazır yakalamışken. Filmin konusu da bu kanıyı güçlendiriyor, sinemanın da ham maddesi olan ışık üzerine, bir yönüyle sinema salonunda birçok insanla beraber film izlerken karanlığı delip geçen ışığın yarattığı o büyülü ortam üzerine bir film bu. Jüri başkanı Almodovar'ın Netflix tartışmalarında insanların filmleri sinema salonunda izlemesini ne kadar önemsediğini düşündüğümüzde neden olmasın diyorum, yabancı basında Kawase'nin Hikari'deki şiirsel yaklaşımını beğenmeyen çok olsa da, beğenisine güvendiğim birkaç yerli yazarın böylesi bir biçeme ne kadar saygı duyduklarını biliyorum.Diğer Palmiye'ye uzanabilecek isim ise Hong Songsoo, bana kalırsa 2015 yılında Şimdi Doğru Sonrası Yanlış adlı filmi Locarno yerine Cannes'da yarışsa o zaman da bu ödülü alabilirdi. Yine Geu-Hu ile üslubunu koruyan iyi filmlerinden birine imza attığını düşündüğümüzde Palmiye'ye uzanabilir, en kötü ihtimalle bir senaryo ödülü alabileceğini düşünüyorum. Bir önceki yazımda da filmlerinin sinemalara dağıtımının çok zor olduğu bu yönetmenin Cannes'dan alacağı ödülün önemine değinmiştim çünkü bu sayede daha fazla insan tanış olacak Hong Sangsoo ile, olmalı da demiştim.

Elbet Michael Haneke'yi de unutmayalım. En formsuz haliyle bile film çekse ödül alabilecek bir 7.sanat anıtı. Varsın Batı hayal kırıklığı desin, bence festivalin entelektüel yoğunluğu en yüksek filmlerinden biri Happy End. Çok beğendiğim bir yazar da evet pek beğenilmedi, çünkü bu film Aşk'a nazaran genel izleyiciye daha bir mesafeli diyordu. 3.Palmiye'yi alamasa da en azından 70.Yıl Özel ödülü gibi bir ödül ile ayrılması gerektiğini düşüyorum. Ayrıca Zvyagintsev, Campillo, Östlund ve Loznitsa'nın da çeşitli ödüllerde söz sahibi olmaları şaşırtmayacak diğer isimler olduğunun altını çizelim. Bir de bu yıl epeyce 'tür' filmi yapılmış. Şu Hollywood'un ilk zamanlarında izleyiciyi nasıl daha fazla filme çekeriz diyen tüccar kafasıyla farkına vardığı ikili 'yıldız ve tür olgusu'ndaki tür işte, ama malumunuz bu filmlerin pek bir derinliği olmaz, yer yer derinleşiyor gibi gözükseler de bir filmden tür filmi diye bahsediyorsak o film sığ bir filmdir. Bu yıl Ramsey, Safdie Kardeşler ve Fatih Akın bu klasmanda beklendiği gibi epey bir taraftar topladı, yani içi boş ama yönetmenin biçimsel marifetleriyle dikkat çeken tür filmlerinin en çok yönetmen ödülü almaya eğilimli olduğunu düşünürsek bu gruptan biri bu ödülü alabilir, Lanthimos da içi boş, varı yoğu sıra dışı olma çabasıyla belki bu ödül için düşünülebilecek diğer bir isim.
En çok üzüldüğüm konu da François Ozon'un en incelikli filmi Frantz'ı geçen yıl Venedik'e göndermesi, oysa uzun filmografisine karşın sadece 3.kez katıldığı Cannes Ana Yarışı'nda Frantz ile bu yıl Palmiye'ye uzanması işten bile değildi. Burada yarışan filmi L'Amant Double, Frantz ayarı değil ama tür filmlerine göz kırpan ortalama bir Ozon'un bile, hele ki Almodovar sinemasıyla bazı benzerlikleri düşünüldüğünde ödül alması beklenmelidir.   
    
Ödül Verme Kuralları

Son yıllarda bu konuda yine epeyce yol kat edildi, ama yine de Cannes'da filmleri izleyen bazı kişilerin dahi bu kuralları tam bilmediğini, ödül gecesi niye öyle oldu böyle oldu gibi ifadelerine şahit oluyoruz. Buraya da yazalım ki Cannes'ın web sitesinde yazılı olan kuralları okumayan birilerinin burayı okuyacağı tutar belki, ne polyannacılık ama!

-  Ana yarışmada jüri bir filme kendi belirlediği özel ödülü ayrıca vermek istemediği takdirde 7 kategoride ödüller verilmektedir. Bunlar;
   Altın Palmiye, Büyük Ödül, Yönetmen, Jüri Ödülü, Senaryo, En İyi Aktrist, En İyi Aktör.
- Altın Palmiye ödülü tek bir filme gitmek zorundadır.
- Sadece ödüllerden biri iki film arasında paylaştırılabilir.
- Senaryo veya Jüri ödülünü alan filmden biri oyuncu ödüllerinden birini ya da jürinin belirlediği özel bir ödülü alabilir. Bu da Altın Palmiye, Büyük Ödül ve Yönetmen ödülü alan filmin başka bir ödül alamayacağı anlamına gelir.

David Lynch Meselesi

Cannes'ı yerinden takip eden biri festivalin bu yılki jeneriğinde (görüntülemek isterseniz burayı tıklayın) merdivenlere yazılan yönetmenlere ithafen Nuri Bilge Ceylan'ın Michael Haneke ve David Lynch arasında olmasını olumlamıştı. En üstte de David Lynch vardı, bende Cannes'da daha başarılı olmuş Haneke, Dardenne'ler ve Ceylan varken niye Lynch en üstte diye hayıflandım aslında, twitter'daki 'Linç'severler pek rahatsız oldu tabii, çok seviyorlamış 16 yıldır sinema film çekmeyen bu yönetmeni. Hımmm...İzlediklerim arasında sevdiğim bir filmi yok açıkçası, üstelik sinema perdesinde 1 tane filmini bile izleyemediğim birini küçücük ekranda izleme motivasyonum da yok, sinema filmiyse bunların adı, adı üstünde sinema perdesinde izlenmelidir. 'Linç'sever gençler de onlineizle.com, torrent vs. gibi platformlarda izliyor zaten ve çok sevdiklerini söylüyorlar, umarım bir gün bu yönetmen üzerine uzun uzun yazarlar da ben de nesini sevmişler öğrenirim, belki bende severim belli mi olur. Ne önemi var canım sinema perdesinde gösterilmesi için yapılmış filmi küçücük ekranda izlemişlerse de, çok seviyorlarmış işte... Neyse sonuçta yaptığı sinemayı sevemediğim biri Lynch, üstelik asıl izlenmesi gereken yerde, sinemada izleyemediğim için daha da uzaklaşmış olabilir bana, öyle ki 1990 yılında Altın Palmiye aldığını bile bilmiyordum, öğrenince şaşırdım. Bunu da garipsediler, nasıl bilmezmişim Lynch gibi yönetmenin Palmiye kazandığını, he canım işim gücüm yok sinemanın en büyük ödülünü almış filmleri sinemada izleyemeyeceğimi bile bile açayım arşivi yıl yıl ezberleyeyim, sebep? Öyle bir şey yapsam bile gözümden kaçacak ilk kişilerden biridir Lynch. Hatta Pulp Fiction ve Piyanist gibi filmlerin Palmiye aldığını bilirim de sinemaya yaklaşımlarını beğenmediğimden bazen sanki almamış gibi düşünürüm, bilinçaltımın almamalıydı almamalıydı ısrarının çıktısı mı acaba? En nihayetinde bir sanatçı hangi sanat dalında olursa olsun üretiyorsa o sanat dalı adına yaşıyordur, hele sinema gibi çağın bir sanatıysa bu...Lynch'in sinema filmi üretmesine görünür hiçbir engel yok, ama beyefendi tv dizisi üretmeyi tercih ediyor ve benden onu bir sinemacı olarak ciddiye almam bekleniyor öyle mi? 

30 Nisan 2017 Pazar

Ankara Film Festivali Sönük Geçti

Ankara Film Festivali'nde geçen yılın tadı yok, her yıl aynı canlılıkta olacak değil ya ! Yine de insan öyle istiyor. Hele ki İstanbul Film Festivali'nin programını gördükten sonra...Yaklaşık iki yıl kadar önce haftalarca vizyonda kalan Abluka'yı burada tekrar göstermenin mantığını ben çözemedim açıkçası. Ankara her yıl Venedik Film Festivali'nden birçok film getirirken bu yıl o da yok. Oysa İstanbul, Venedik'ten şu ana kadar izleyemediğimiz ve bundan sonra da sinemada izlememizin pek mümkün olmadığı önemli iki filmi getirmiş. Amat Escalante'nin The Untamed'ı ve Gaston Duprat ve Mariano Cohn ikilisinin El Ciudadano Ilustre'si, bunlara son Cannes'da Mizansen kazanan Personel Shopper da eklenince fark daha da ortaya çıkıyor. Neyse ki Personel Shopper bir aksilik olmazsa vizyona girecek. İstanbullu izleyicilerin iki farklı sinema etkinliğinde izleme şansı bulduğu yine Cannes'dan ödüllü Brillante Mendoza'nın Ma'Rosa'sı da yine aynı şekilde Ankaralı izleyiciye çok görülmüş. Daha öncesinde gösterilmediği gibi festivalde de yok yani.

O Gerçek Bir Auteur


Onun adı Hong Sangsoo, geçen yıl da Locarno'dan Altın Leopar kazanmış filmini yine festivalde izlemiştik bu yıl da San Sabastian'da Gümüş İstiridye kazanmış Dangsinjasingwa Dangsinui Geot (Kendin ve Sen) adlı filmini izledik, üstelik o kadar üretken bir yönetmen ki, geçen Berlin'de Altın Ayı için yarışan bir filmi daha var henüz izleyemediğimiz ve nihayet Mayıs'ta da bir kez daha bir filmi ile Cannes'da Altın Palmiye'ye aday. Böylesine kısa sürede Avrupa festivallerinde bu kadar görünürlük elde eden başka bir yönetmen var mı bilmiyorum doğrusu. Her ne kadar her filminde sanki aynı filmi mi izliyoruz hissi geçse de auteur olmak biraz da bu değil mi? Birkaç karakter var Kendim ve Sen'de ama özellikle bir adam var (gerçek adı Yoo Joonsang olan, filmdeyse sanırım Youngsoo) ve bu adamın sevgilisine çok benzeyen alkolik bir kadının mahallede adı çıkar ve bu adam o kadının kendi sevgilisi olduğunu sanır bu yüzden sevgilisinin kalbini kırar ve terk edilir sonra biraz pişman da olsa sevgilisine bir türlü ulaşamaz, çok sonraysa karşısına o alkolik kadın çıkar ve büyük olasılıkla onunla aşkı yeniden yakalar. Kaybettiği sevgilisi ile tekrar birlikte olduğu, hafızanın silindiği tuhaf ama çok hoşuna giden bir noktadadır, her şeye en baştan başladığını sanır tahminimce. Gerçi bu benim yorumum tabii, muhtelif yorumlara da açık film. Bir yandan da hayal ile gerçek arasında seyreden dokusunu da unutmadan... Elbet izleyicisinden çaba isteyen zor filmlerden ama ben Sangsoo'nun kesinlikle bu çabanın karşılığını verdiğini düşünüyorum. Tiyatroya fazlasıyla yaklaşan bir yaratıcı sinemasını yeğleyen yönetmeni keşke daha fazla insan izleyebilse diyorum. İşte bu yıl zorlu geçeceği tahmin edilen 70.Cannes'dan alacağı hacimli bir ödül, ki o ödül Altın Palmiye olursa böyle bir fırsat oluşacaktır. 

Marco Bellocchio'dan Fai Bei Sogni (Tatlı Rüyalar) ICS'ye göre 2016'da gösterime girmeyen filmlerin en iyisiymiş. O da nesi demeyin. Uluslararası Sinefiller Birliği. Filmin ise anne sevgisinin yüceliğine vurgu yaptığı ifade edilebilir. Güzel genç bir anne 9 yaşındaki oğluyla hoşça vakitler geçirdiği bir gün aniden ölüverir ve bu oğlan hiç beklemediği bu boşluğun ağırlığını hayatı boyunca sırtında taşır. Sahi durduk yere annesi onu niye bırakıp gitmiştir. Hayatı boyunca bu öfke ve bazı soru işaretleri yakasını bırakmaz. Yazılar yazar, başarılı biri olur, sevdiği kadını da bulur gibi ama çocukluk baki kalır işte. Film yer yer ivme kaybetse farklı yollara sapmaya çalışır gibi yapıp geri dönse de küçük bir çocuk için annenin ne denli önemli olduğunu (üstelik hep var olacağı düşünüldüğü andaki kaybının) ve boşluğunun kimselerin kolay kolay dolduramayacağını akıcı bir senaryoyla anlatıyor, bittiğinde azımsanmayacak bir duygu yoğunluğu izleyiciye geçiyor. En azından bana geçti.  

Berlin'in bu yılki Altın Ayı'lısı Testrol es Lelekrol (Beden ve Ruh) yine Berlin'de ödül almış ve yine Ankara Film Festivali'nde iki yıl önce izlediğimiz aynı isimli Polonya filminden oldukça farklı denebilir. Orada hayatla ölüm arasındaki paralellik burada başka bir bağlamda kullanılmış. Yine bir aşk filmi ve kimilerince Amour gibi Lobster gibi örneklerle kıyaslanan, benzerlerinden bir çırpıda farklılaşan, aşkın farklı yüzlerini görmek için sanata başvuranların elini boş döndürmeyen bir film, üstelik bir yandan hayvanlara yönelik bir ince duyarlık da var bu filmde... Birbirinden hoşlanan iki kişinin her gece aynı rüyayı gördüklerini fark ettikten sonra yakınlaşmaya başlamaları ilginç doğrusu. Biz de az da olsa bu rüyalara tanıklık ediyor, yönetmenin şiirsel dokunuşunu takdir ediyoruz, her ne kadar Beden ve Ruh tam anlamıyla soluksuz izlediğimiz bir film olamasa da. 

Abbas Kiyerüstemi'yi dünyaya tanıtan filmlerden Nema-ye Nazdik (Yakın Plan) de festivalde yönetmenin anısına gösterildi. Kendisini ünlü yönetmen Muhsin Makfalbah olarak tanıtan bir adam minibüste karşılaştığı kadın ve ailesine filmine finansal destek sağlamaları takdirinde filminde oynatabileceğini söyler ama bir süre sonra Makfalbah olmadığı tahmin edilince tutuklanır. Film bize İran'da yönetmen olma heveslisi ama buna imkanı olmayan bir oyunbazın gerçek hikayesini anlatıyor. Filmdeki tüm karakterler gerçek ve kendilerini oynuyorlar. Sorgu sürecinde de durumun düşündürücü yönü izleyicilere sunuluyor. Yönetmenin filmi kurgulayışı (ki aynı zaman dilimini koşut kurguyla vermenin ilk örneği olabilecek bir sahne var) ve yarattığı estetik ile gerçek bir durumu filme aldığını göstermesi de sinema aracının kendisi üzerine düşünme olanağı sağlıyor. Yine de zanlının mahkeme salonunda sorgulandığı neredeyse kesintisiz, o upuzun dakikaların sinemasal alanı törpülediği ve sıkıcı olduğunu da belirtmeliyim.

Ayrıca Calin Peter Netzer'in filmlerini sevemiyorum galiba, önceki filmi Çocuk Pozu'nu da çok sevememiştim. Yeni filmi Ana, Sevgilim'i (Orjinali Fransızca, Ana, Mon Amour) de aynı şekilde. Çetrefilli bir ilişkinin yıllara yayılan halet-i ruhiyesini izlemekten usandık artık. Kabul, yönetmen hareketli kamerasıyla Romen Yeni Dalga'sına yakışır akıcı bir dil tutturmuş. Bir genç adam ve ruhsal dengesi biraz bozuk sevgilisi Ana'nın birlikteliklerinin gelişimi, çocuklarının doğumu ve büyümesiyle beraber Ana'nın psikolojisi düzelirken ilişki çatırdıyor, bu kez fedakar adamın psikolojisi bozuluyor. Geçen yıl izlediğimiz Maiwenn'in Mon Roi'unu ciddi şekilde andırıyor. Her yıl bu kadar çok çekilen aşk filmlerine ufak da olsa bir yenilik getiremedikten sonra da benim için pek bir şey ifade etmiyor.

Sonuç olarak bu festivalde 9 film izledim, festivalde gösterilen filmlerden 1 tanesini de daha önce izlemiştim.


Yıldız Tablosu :


Kendim ve Sen      * * *

Tatlı Rüyalar           * * *

Beden ve Ruh        * * *

Yakın Plan              * * *        

Ana, Sevgilim         * *

İz                            *

Tuz ve Ateş              *

Kaygı                       *

Albüm                     *

Koca Dünya             X