14 Mayıs 2014 Çarşamba

Cannes 2014: Bir Programcının Planı*

BFI Southbank'ın usta programcısı Geoff Andrew; Dardenne Kardeşler, Mike Leigh ve Nuri Bilge Ceylan'ın içinde bulunduğu iştah kabartan bir Cannes programının karşımızda olduğunu söylüyor.

Geoff Andrew

Geçen yıl en prestijli film festivali olan Cannes'ı yazarken filmlere üç farklı insan gözüyle baktığımı söyleyebilirim. Bir sinefil, bir eleştirmen ve bir programcı olarak. Elbette hepsi tek bir insandı ama yine de aralarında az da olsa farklar olduğunu söylemek mümkün. Sinefil şöyle umut eder: (bir miktar gerçekçi olmasa da itiraf etmeliyim) Her film harikulade çıkacaktır. Bir eleştirmen az, çok farklı  bakar. Filmler hakkında yazacağı ilginç şeyleri dört gözle bekler. Bir programcıysa beyazperde de gösterilmesinin ne kadar uygun olduğuna bakar. Bu başka bir film festivali ve bir film gösterimi olabilir.

Cannes sinefiller için muazzam bir yer çünkü o ısrarcı şekilde yılın en iyi filmlerinin önemli bir kısmını ilk kez görücüye çıkarmak için çabalıyor. Bir eleştirmen ve programcı için de öyle, sinema dünyasında ne olup bittiğine dair iyi bir gösterge sunuyor. -en azından ana akıma biraz daha uzak sinemalar için-

Festivale dair bir takım şikayetler arasında büyük isimlerin -Coen Kardeşler, David Cronenberg, Abbas Kiyarüstemi, Michael Haneke ve Dardenne'ler gibi- emin biçimde resmi yarışmada yer almaları dikkat çekiyor. Benim buradaki cevabımsa, eğer bu yönetmenler daima yüksek standartlarda film üretebiliyorlarsa neden yarışmada olmasın? Ayrıca pek ünlü olmayan yönetmenlerin yarışmadaki çokluğu da vurgulanmalı. Resmi seçkide kendine yer bulamayanlar da Yönetmenlerin On Beş Günü ve Eleştirmen Haftası'nda gösterilse de bahsi geçmiyor. Belirli Bir Bakış'da kendilerine yer bulabilenlerin ise ancak birkaç tanesi adil şekilde kendinden söz ettirebiliyor.

Bu yüzden programcı ve eleştirmen için yeni yetenekleri keşfetmek güzel bir şans.  Örneğin bu yıl yarışmada iki film var: Alice Rohwacher'in  The Wonders ve Damian Szifron'un Wild Tales. Diğer seçkilerde tanımadığım yönetmen sayısı daha da fazla.

Ve gelelim festivalin bu yılki tanıdık yüzlerine: Britanya'dan Mike Leigh'nin Mr. Turner merakla bekleniyor. Timmothy Spall bir ressam olarak karşımıza çıkacak.  Ken Loach'un son filmi Jimmy's Hall ise 1930'ların İrlanda kırsalında geçiyor. Jean Luc Godard'ın  Goodbye to Language kulağa karakteristik biçimde gizemli geliyor. Oysa Michel Hazanavicius'un Çeçenistan'da geçen filmi onun Cannes'ı vuran The Artist 'i gibi olmayacağını duyumsatıyor.

Oliver Asayas'ın Cloud of Sils Maria ise Juliette Binoche, Kristen Stewart,  Chloe Grace Moretz, Hanns Zichler, Angela Winkler ve Brady Corbet'den oluşan ilgi çekici bir oyuncu kadrosuna sahip. Bernard Bonello'nun Saint Lauren'i ise Léa Seydoux, Gaspar Ulliel, Louis Garrel, Valeri Bruni-Tedeschi, Helmut Berger, Dominque Sanda ve Brady Corbet'den oluşan bir oyuncu kadrosuna sahip.

Festival'in Kanadalı gediklileri David Cronenberg ve Atom Egoyan, Maps Stars ve The Captives ile katılıyor. Hemşehrileri 25 yaşındaki Xavier Dolan ise ilk yarışacağı Altın Palmiye'ye Mommy ile katılıyor. Yakın yıllarda (2007)** The Mourning Forest ile Grand Prix kazandığında şaşırtan Naomi Kawase ise Still the Water ile dönüyor (yarışmadaki tek Asya filmi). The Burials Melquiades Estrada ile etkilemiş olan Tommy Lee Jones onun ikinci yönetmenlik deneyimi olan Homesman ile bir western çeşitlemesi yapmış gibi duruyor.Homesman ile birlikte Benneth Miller'ın Foxcather adlı filmi, yarışmadaki iki Amerikan sineması örneğinden diğeri.

Ben hepsini merakla bekliyorum tabii, ancak Leigh'nin filmi (Turner çılgını gibiyim) 4 yarışmacı içinde Palmiyeyi görmek için en heveslisi gibi duruyor. Dardenne'lerin Marion Cotillard'ı oynattıkları Two Days, One Night filmi kazanırsa şayet, 3 Altın Palmiye ile festival tarihinde olmayan bir rekora imza atacaklar. Bu güvenilir bir karar olsa da, üst düzeyde katı yarışmalara aykırı bir durum. Andrey Zvyagintsev (Dönüş, Elena) Levithan ile yarışmaya dönüş yapıyor. Abderrahmane Sissako (Waiting for Happiness, Bamako) Mali ile Timbuktu çatışmasını konu ediniyor ve kimi bahisçiler favoriler arasında gösteriyor. Nuri Bilge Ceylan, filmlerinin çoğuyla büyük ödüller kazandı. Bir önceki filmi Once Upon Time in Anatolia ile Altın Palmiye'ye çok yaklaşmıştı. Winter Sleep'in de güçlü bir yarışmacı olduğu ortada. En azından Ceylan'ın en uzun filmi, en yakın rakiplerinin 2 saatin altında oldukları düşünülürse, 196 dakikayla dikkat çekiyor.

Ve yarışma dışında kimler var? Orada bereketli. Şu an Jessica Hausner, Sergei Loznitsa, Frederic Wiseman, Jaime Rosales ve diğerleri...Ben Yönetmenlerin 15 Günü'ndeki iki ismi merak ettiğimi itiraf etmek zorundayım. İngiliz yönetmenlerden: Quenn and Country ve John Boorman'dan takip etmekte geç kalınmış Hope and Glory. Hem Leo the Last hem de The General ile yönetmen ödülü kazanan bir Cannes gediklisi. Ve Catch me Daddy, Daniel Wolfe gerilimi. Eski ve yeni: Cannes bir kokteyl. İzle burayı.

*Bu yazı Geoff Andrew'in 14 Mayıs 2014 tarihinde yazdığı yazının aslından çevrilmiştir. Yazının  aslına ulaşmak için: http://www.bfi.org.uk/news-opinion/news-bfi/features/cannes-2014-programmer-look-ahead 
**Çevirmenin Notu

25 Nisan 2014 Cuma

İstanbul Film Festivali'nden Vizyona İki Film: İtirazım Var ve Büyük Budapeşte Oteli

Türkiye Ölçeğinde Gayet Başarılı Bir Deneme

Onur Ünlü'nün daha geçtiğimiz pazar akşamı İstanbul Film Festivali'nde En İyi Yönetmen ve En İyi Aktör ödüllerini kazanan filmi İtirazım Var, filme getirilen +18 yaş sınırıyla epey ses getirdi. En baştan söylemek gerekir ki, filmde böyle ileri bir yaş sınırını gerektirecek en ufak bir durum bile yok. Kararın art niyetli olduğunu düşünüyorum. Film bir müezzinin (Serkan Keskin) devletin çözemediği (belki de çözmek istemediği) bir cinayeti çözme çabası olarak görülebilir. Polisiye türünün gereklerini yerine getiren, belli bir gerilim dinamiğini içinde barındıran, türün has örneklerinde görülebilecek ayrıntıları da ustaca bulmacaya yedirip çözüme kavuşturan, sürpriz finali de olan ama bunları biraz aceleye getirmiş bir film olduğunu söylemem lazım, ayrıca filmin başlarında (neyseki sonra kesiliyor) ardı ardına girip bizi filme yabancılaştıran şarkılara ne gerek vardı demeden de edemiyorum. Bir de bazı sahnelerde filmin meselesinden neredeyse kopup cıvıklaşmaya doğru seyreden bir mizah... ne yazık ki beni güldürmüyor. Ama hep de böyle değil, insanları güldürmek için uğraşılmamış hissi geçiren, filmdeki bir ayrıntıdan anlık bir gülmece yaratan sahnelere de şapkamı çıkarırım. Örneğin müezzinin bir takım suçluları; banka memuru kadınla ortağını köşeye kıstırdığı sahnede filme önceden giren tahtadan yapılmış sahte silahı adamın eline tutuşturduğu an hoş değil miydi? Film sayıca çok karakteri bir potada eritmeye çalışıyor. Bu da kısa sürede çok şey yapmaya çalışmanın zorluklarını barındırıyor. İster istemez bu kadar karakterle mizaha bulanmış bir polisiye çekmekten öte filmin ismine paralel bir şeyler söylemek istiyor elbet. Müezzinin yanındaki garibanın (Efraim) Ermeni kimliği, taş atan çocuklar, aslında vurulan adamın yiyip içirdiği çocukları cinsel açıdan sömürmesi, dinin amacından sapması gibi günümüz Türkiye'sine ilişkin hatları net çizilemese de yorumlar çıkarılabilir. Yine de filmin hatlarını daha net çizmesi, yönetmenin kendisini tanımladığı söylenen o uçuk kaçıklığı sınırlandırması ve Ünlü'nün birçoklarınca yerlere göklere konulamayan mizahını biraz kısması taraftarıyım. Onur Ünlü; Yavuz Turgul, Çağan Irmak gibi yönetmenlerin ticari kaygılardan biraz daha uzak olmaya çalışırken, uçuk kaçık olmuş bir hali gibi. Bu filmle birlikte (7.uzun metrajı) onlardan daha aşağıda bir yönetmen olmadığı da kesinlikle tescilli. Senaryo yazma konusundaki hünerinin yanına yönetmenlik becerileri de ekli. Film izlerken sevip sevmeme konusunda kararsız kaldığımı ama film bittiğinde daha olumlu duygularla salondan çıktığımı belirtmeliyim. Türkiye ölçeğinde bakılırsa gayet iyi bir deneme olmuş diye düşünüyorum. Box Office, Türkiye'de en son 73 salonda gösterimde olduğunu söylüyordu, apar topar kaldırılmadan izleyin siz de kendi yorumunuzu yapın. 

*Onur Ünlü ile birlikte senaryoyu yazan ve filmde bir rolü olan kişi de Sırrı Süreyya Önder.

*Ben bu yazıyı yazarken yaş sınırı +15 olmuş, büyük lütuf.

Yıldız: * *

Asıl Güzellik İse Burada

Sinemayı yönetmenler üzerinden değil de filmler üzerinden tanımlamak artık daha doğru geliyor bana çünkü birçok filmini sevdiğim bir yönetmenin sevmediğim bir filminin çıkması gibi tam tersi de mümkün. İşte Wes Anderson'un Berlin Film Festivali'nde bu yıl Jüri Büyük Ödülü kazanan filmi The Grand Budapest Hotel (Büyük Budapeşte Oteli). Yönetmene karşı olumsuz duygularımı bir çırpıda öteleyen bir hazine... Bir önceki filmi Moonrise Kingdom'ı yetersiz bulmuş, düzeyli bir çocuk filminden öteye gidemeyeceğini söylemiştim. Masalsı stilinse gerçek hayatla bağ kurmakta zayıf kaldığını (ya da bu duyguyu seyirciye geçiremediğini) ifade etmiştim. Ancak Anderson öyle film yapmış ki masal ancak bu kadar içine alır insanı dedirten cinsten. Üstelik bu masal Amerikan sinemasında çok alışık olmadığımız derecede hümanist ve duygulu. İnsan filmdeki oteli gidip görmeyi bile isteyebilir. Stefan Zweig'ı iyice okumuş olanlar filmin onun yazdıklarından esinlendiğini de anlayabilirler, sonunda da söylüyor zaten. Film onun mezarının önüne gelmiş genç bir kızın onun kitabını açışıyla başlıyor. Önce Zweig konuşmaya başlıyor, başka birinin yıllar önce ona anlattığı hikayeyi anlatacağını söylüyor. Ve o zamana gidiyoruz. O kişinin anlattığı hikaye de o kişinin gençliğinden, haliyle bir kez daha geçmişe gidiyoruz. Film bizi geçmişin geçmişinin geçmişine götürüyor kısaca, tahmin edileceği gibi sonunda da geri getiriyor. Film bir otel görevlisiyle, kominin maceralarına tanıklık etmemizi sağlıyor, ama ne maceralar. Dünya savaşının tüm kahrediciliğinin gölgesindeki güzellikler: bir aşk, dostluk, mekanın o mekanda yaşanmışlıklar dolayısıyla oluşan anlamı... Film bir mekana her dönemde nasıl da hunharca muamele edildiğine şahit ediyor, orada yaşanan tüm güzellikleri hiçe sayarcasına. Film, Zweig'ın dünyaya dair gerçekleri anlatırken o gerçekler o kadar kötü olduğu için anlattıklarının hayal ürünü olmasını istemesinin bir tezahürü gibi, hayali bir otel üzerinden tüm kötülüklerin gölgesindeki güzelliklerine odaklanarak (film hüzünlü bitse de) Zweig'ın istediğini sinemada yerine getirmiş oluyor. Filmde azıcık rolü olsa bile başroldeki komi dışındaki neredeyse tüm oyuncular yıldız, film prodüksiyon tasarımıyla olduğu kadar senaryosuyla da büyülüyor ve geçmişin içinde katman katman daha da geçmişe giderken bunu anlatmayıp görselleştirmesiyle Aşgar Farhadi'nin La Passé (Geçmiş) filminde yapamadığı, eleştirdiğim mevzunun da nasıl olması gerektiğini gösteriyor. Kısaca ciddiyetten uzak olmaya, bir masal anlatmaya çalışırken gerçekle bağını hiç bir zaman koparmayan, beklemediğim ölçüde büyülü bir film Büyük Budapeşte Oteli, bir başyapıt...

Yıldız: * * * *

19 Şubat 2014 Çarşamba

Ailenin İki Yüzü, İki Film


Bela* Geliyorum Demez ! 


Ev dış dünyanın tehlikelerinden koruyan bir sığınak mıdır? Alex van Warmerdam'a göre o kadar da emin olmamak lazım...
Bir burjuva aile düşünün lüks içinde, bahçeli bir evde çocukları ve hizmetkarlarıyla yaşıyorlar. Ama bir gün saçı sakalı birbirine karışmış, kir pas içinde bir adam evlerine geliyor. Aile erkeğinin tepkisi ne olurdu? Üstelik bu adam çok kirli olduğu için sadece eve girip banyo yapmak istese... Hollandayı 38 yıl (biz bile o kadar beklemedik) gibi uzun aradan sonra Cannes'da Altın Palmiye yarışına sokan Borgman'dan bahsediyorum. Film son derece çekici bir aksiyon sahnesiyle başlıyor. Rahip ve adamları silahlarıyla yer altında yaşayan ne idüğü belirsiz bir adamı (önce isminin Anton olduğunu öğrendiğimiz) yakalamak istiyor. Ancak bu adam bir şekilde sıvışmayı başarıyor ve bir burjuva aileyi taciz etmeye (belki iyi niyetli bir dilencidir) başlıyor. Kocanın oldukça sert tepkisine karşın evin kadını ona acıyor ve kocasından habersizce evinde yer açıyor. Anton'un aktardığına göre hastanede yatarken kadın ona bakmış, hatta yanında yatmış, kocasından hemşire olduğunu saklamış, doğruluk payı var mı bilmiyoruz. Bu arada anaç bir tavırla yaklaştığı adama karşı kocasından göremediği yakınlığın da yansısı olacak bir aşkı beslemeye başlıyor kadın, belki Anton bastırılan duyguları ortaya çıkaran bir büyücü o da muallak. Kadın bir süre sonra Anton'un evden ayrılmasını istemiyor, Anton da kaçak gibi yaşamayı... Böylece Anton arkadaşlarıyla bir plan yapıp bambaşka bir kılıkta eve bahçıvan olarak giriyor ve işler çığrından çıkıyor.
Şüphesiz film başlamak üzereyken perdede beliren 'Dünyaya saflarını sıklaştırmak için geldiler' cümlesi önemli bir referans oluyor. Beyaz ırkın, hıristiyanlığın ve burjuva sınıfının üstünlüğüne dayanan düzene ideolojik köktenci bir savaş açılıyor, film boyunca köhnemiş ve insanlar arasında uçurumlar yaratan (sınıfsal görünümü veya ten rengi gibi) bu bakış açısının sadece sığınak bellenen evin dışında değil evin içinde de bir yangın yarattığı açığa vurulmak isteniyor. Bunu şiddetin en feci şekillerine başvurmaktan bir an olsun çekinmeyen fantastik dokunuşlarla beslenmiş temsili bir yeraltı örgütü üzerinden gerçekleştiriyor. Film bir sonraki sahnede ne olacağını kestirmeyi imkansız kılacak biçimde, sonlara doğru biraz yalpalar gibi olsa da gerilimi elden bırakmayan bir senaryoyla ilerliyor ve hiçbir zaman net cevaplar fısıldamasa da oldukça anlamlı bir sona ulaşıyor. O noktada filmin ilk cümlesi aklımıza geliyor, ve rahatlıkla evet Warmerdam'ın karakterleri çocuklar ve alt sınıfları bünyesine kattığı bir yeni dünya inşa etmek istiyor diyebiliyoruz...
Filmin prömiyerini yaptığı Cannes şenliğinde kimi yazarlar filmi sevimsiz bulduklarının özellikle altını çiziyorlardı. Neden mütevazı koşullarda çekilmiş, gösterişsiz, bağımsız bir filmden bu kadar rahatsız olunur ki diye düşündüm. Yazılarında zengin, talihli olmanın karşılığı şiddet mi olmalı, ne asap bozucu filmdi gibi ifadeler kullanılmış. Acaba bu yazarlar o ailede kendi yaşamlarından birşeyler bulmuş ve bunun paniğine kapılmış olabilirler mi? Çünkü filmin en önemli dayanağı kesinlikle taraf tutmaması, sadece üzerine bir takım yorumlar yapılacak ürkünç olaylar dizisiyle bizi yüzyüze getirmesi. Film iyiler ya da kötüler gibi ahlaki yargılardan özenle kaçınıyor, hatta bu kavramları olabildiğince bulanıklaştırıyor. Borgman (bahçıvan olduktan sonraki adı) ve ekibini huzur bozucular, caniler olarak görmek de mümkün, dünyayı değiştirmek isteyen, yeni insanı ve yeni toplumu yaratmak isteyen fantastik kahramanlar olarak da...Filme bakışımız biraz da hayata, mevcut sisteme karşı nerede konumlandığımızla da ilgili, bir tür turnusol kağıdı Borgman. Ama bakışımız nerede konumlanırsa konumlansın o bakışı en az bir süreliğine yerinden oynatmayı dilediği, farklı gözlüklerle de dünyaya bakılabileceğini gösterdiği için değerli. Zaten sanatın görevi de sonsuz bakışlar evreninde öteki bellediğimizin gözlükleriyle bakabilme yetisini biraz olsun kazandırabilmek değil mi? Hem de dünyanın belki de bu gözlüklere en çok ihtiyaç duyduğu zamanda. Yıldız:* * *

*Film !f İstanbul'da Bela ismiyle gösteriliyor.

Amerikan Sineması'nın Şirinliği



Alexander Payne'nin son filmi Nebraska, Borgman gibi izleyicileri pek ikiye bölebilecek bir yapım değil, büyük olasılıkla seveni bir hayli fazla olacaktır. Ama Oscar alamazsa (ne hikmet !) çok fazla insana ulaşmaktan mahrum kalabilir. Yaşı epey ilerlemiş bir baba (Bruce Dern) bir tür kandırmaca olan büyük ikramiye size çıktı yalanına kanarak evinden ayrılıp ayrılıp Nebraska'ya gitmek ister, oğulları, karısı bir türlü laf dinletemez ve küçük oğlu en sonunda adamın içi rahat etsin diye onu alır ve uzunca bir yolculuğa çıkarlar, bu yolculuk 'bittersweet' tabir edilen bir yolculuktur. Kah tebessüm ederiz, kah gözümüz yaşlanır. Akrabalık bağları, evlilik, aile halleri, baba-oğul ilişkisi, yaşlılıktaki aceze bir bir önümüze düşer, akrabaların ailenin milyoner olduğuna inandıkları için etmediklerini bırakmaması ya da yaşlı arkadaşın (sözde arkadaş) geçmişten kaldığını iddia ettiği borcu kapatmak istemesi hep dikkat çekicidir. İnsan özünde batıda da aynıdır doğuda da. Binlerce kilometre öteden gelen bu filmleri zaten 'ortak insan'ı yakalayabildiği için bu kadar önemsemiyor muyuz? Peki alkolik olan babanın çocuklarına maddi birşeyler bırakma isteğiyle, hayatında son kez oğluna yat yere deyip adeta bir ergen heyecanıyla gençlik aşkı ve arkadaşının önünde nasıl da arabayı tek başına sürdüğünü göstermesinin çelişkine ne demeli?

Payne, Anglo-Amerikan kültüründeki evrenseli karşımızı getiriyor. Siyah-beyaz çekilmiş, bir yandan geçen zamanın kahrediciliğine biçimsel olarak da vurgu yapan film hayatın en basit anlarına doğallıktan taviz vermeden büyük bir içtencilikle dokunuyor. 3 yıl önce kimilerince başyapıt mertebesine çıkarılan İngiliz aile filmi, Mike Leigh'nin 'Another Year'ından daha dokunaklı kanımca ve geçen yıl Cannes'da kısa filmleri üst üste koymaktan başka birşey yapmayan Jia Zhang Ke'nün 'A Touch of Sin'i yerine senaryo ödülünü almayı daha çok hak eden bir film Nebraska. Oscarlarda da 6 dalda adaylığı bulunan filmin oradaki akıbeti de tabii merak konusu, ama kimseler en iyi film ödülünü alabileceğini ihtimal dahilinde bile konuşmuyor. İşin o tarafı çok da ilgilendirmiyor doğrusu. Sadece Amerikan sinemasından hep böyle filmler çıksa demeden edemiyorum. Yıldız:* * *



25 Ocak 2014 Cumartesi

Biz Büyüdük ve Kirlendi Roma


Adına Yakışır Bir Başyapıt

Sinema sanatından umudu kestiğimde ya da kendi beğenimi sorguladığım zamanlarda öyle bir film çıkageliyor ki şaşakalıyorum. İki yıl kadar önce çok büyük beklentilere kapılmadan izlediğim Almodovar harikası İçinde Yaşadığım Deri de benzer hisleri yaşatmıştı, film beni tahmin etmediğim ölçüde aldı götürdü, yönetmenin yaratıcı zekası, öykü anlatma kabiliyetinden çok etkilenmiştim (Almodovar'dan öncesinde pek haz etmiyordum). Bugün de benzer bir hisse kapıldım hatta bu hissin o zamankinden birazcık daha güçlü olduğunu bile söyleyebilirim. Paolo Sorrentino'nun La Grande Bellezza / Muhteşem Güzellik filmi yönetmenin filmografisinin yüksek ihtimalle en iyisi olacak gibi duruyor. Fellini, Rosellini, hatta Antonioni gibi yönetmenlerin ruhu yıllar sonra sanki geri geliyor, hani o büyük İtalyan sineması nerede diyenlere, işte burada! diyor film. Yönetmenin çok sevdiği oyuncusu Toni Servillo 65 yaşında Jep Gambardella adında yazarlık hayatı yarıda kalmış bir adamı canlandırıyor. Bu yarım kalmışlıkta belki içine düştüğü  lüks hayat, biraz da umutsuzluğun sonucu eğlenceye özellikle partilere düşkünlüğü de büyük rol oynuyor (Baudelaire'in bahşettiği flaneur-dandy/lion'un güncel bir versiyonunu andırıyor). Yazar film boyunca partilerden, burjuva arkadaş toplantılarına, oradan evine sonra yine sokağa çıkıp, duruyor. Bunları yaparken Roma'nın yozlaşmışlığıyla, sinemaya her daim yakışmış muhteşem güzelliği büyük bir tezat oluşturuyor. Zaten film de tezatlar üzerine. En başta aşka ve onu kaybedişe, hayata ve ölüme, gençliğe ve ihtiyarlığa...Peter Bradshaw'ın deyişiyle filmin diğer bir ismi olsa La Grande Tristezza (Muhteşem Umutsuzluk) olması bile mümkün. Film 21.yüzyıl sinemasından; hala sınırları içerisinde olduğumuz 'modern yaşam'a dair fırça darbeleri hatta eleştiri olarak da okunabilir. Hem bu çağa ait olup hem de bu çağdan kaçmak için yanıp tutuşmanın kadim çelişkisi. Nasıl ki Baudelaire'in dandizmi burjuvazinin pragmatik ve sığ zevkleri karşısında artık yeni çağa ait olmayan aristokrasinin zarafetini yüceltiyor ama ona geri dönemeyeceği için bu çağa özgü yıkılması güç bir aristokrasi inşa etmek istiyorsa Jep de sanki onu arıyor ve onu beklendiği şekilde köklerinde yani geçmişinde buluyor.
Filmin bir yerinde Jep bir kadınla yatakta yatar ve ''seks yapmamak güzeldi'' der, kadınsa ''birbirini sevmek güzeldi''. Aşkın seksten ibaret olmadığı, aşksızlıktan ötürü seksin de ne kadar kirlendiği dile geliyor, Jep'in bir arkadaşının partide dans eden kadına sürekli ''becericem seni'' demesini göz önüne alırsak haklılık payı yüksek. Bunun gibi düşünülesi diyaloglar, film boyunca birçok edebiyatçıdan alıntılar (Celine, Dostoyevski, Flaubert, Proust, Breton...), arkadaşlara dokundurmalar birbirini izliyor. Filmde net cevaplar verilmiyor, Jep'i genç iken çok sevmesine rağmen terkeden aşkı Elisa'nın onu neden terk ettiğini ve daha birçok şeyi öğrenemiyoruz. Aslında gerek de yok, hayatta ne kadarını öğrenebiliyoruz ki. Sınırları keskin şekilde çizilmiş şeyler anlatma derdinde değil film. Flaubert'in romanda yapmak istediği gibi 'hiçbirşey'in filmini yapmaya kalkıyor yönetmen, hiçbirşey üzerine bir film çekiyor, tıpkı hayat gibi. Son yıllarda birçok filmde farklı biçimlerde de olsa kendini gösterdiğini farkettiğim geçmişe duyulan özlem (Artist, Paris'te Gece Yarısı, Hugo, adı bile düpedüz Geçmiş olan Farhadi filmi ilk aklıma gelenler) fazlaca dikkat çekiyor. Geçmiş; hafızamızın ötesinde bir daha yaşanmayacak olansa, filmin aslında hiçbirşey üzerine çekildiği de doğrulanıyor bir bakıma. Alain Badiou sinemanın 7.sanat olarak anılmasının nedeninin diğer 6 sanattan sonra gelmesi değil, onları bünyesinde barındırabilmesi olduğunu söylerdi. Muhteşem Güzellik bu sözün de ne kadar haklı olduğunun filmi gibi bir yandan. Edebiyat dışında dans, tiyatro, mimari, heykel ve elbette ki resim ve müzik ile yoğruluyor ama Siegfried Kracauer'in bir zamanlar dediği gibi sinema, başka sanatlar ile izleyici arasında aracılık yapmıyor, aksine hepsini kendi bünyesinde eritiyor. Aklımızdan vurduğu gibi, bence daha da fazla kalbimizden vuruyor. Roma kenti adeta Toni Servillo'nun çok başarılı oyunculuğunun önüne geçmeye çabalıyor, zaman zaman da başarıyor... Son sahnede yazar onu uzun yıllar önce terk eden sevgilisiyle ilk kez yakınlaştığı kayalığa 47 yıl sonra gittiğindeyse yönetmen Resnais'vari çarpıcı bir final ile 2.5 saate yaklaşan bu filme yıllarca unutulmayacak bir nokta koyuyor. Roma kentiyse muhteşem güzelliğini sunmaya bir süre daha devam ediyor. Tüm umutsuzluklar yarım kalmış bir aşkın hatırasının canlanmasıyla yazarına 40 yıl sonra yeni bir roman kazandıracağını muştularken yazarın romanı çıkar, çıkmaz bilemem ama en azından yönetmenine çok büyük bir film kazandırdığı ortada. Teşekkürler Sorrentino! 
Yıldız:* * * * *

Zannımca Cannes'ın Steven Spielberg öncülüğündeki jürisi böyle bir filme hiçbir ödül vermeyerek tarihe geçmiştir, bir benzeri fiyaskoya 1994'de Clint Eastwood öncülüğündeki jüri Kieslowski'nin Rouge / Kırmızı filmini ödülsüz göndererek imza atmıştı. O günden bu yana bu denli ıskalanan ikinci film Muhteşem Güzellik oldu diye düşünüyorum.
Filmde İmdb verisine göre 25 farklı soundtrack parçası çeşitli yerlerde devreye giriyor, en dikkatimi çekenlerden birini de paylaşmak istedim. http://www.youtube.com/watch?v=EWZ0IloskZs

11 Ocak 2014 Cumartesi

Timsah Gözyaşları Bunlar...


Hollywood hegemonyasının karşısında durmaya çalışan sinemalara kısaca ulusal sinemalar deniyor. Bu hegemonyanın karşısında durmak da kolay değil, bugüne kadar bu işi en iyi becerenin Fransa sineması olduğu konusunda çoğunluk hemfikir, ondan sonra da belki İtalya'nın bahsi geçer. Yalnız son 10 yıla baktığımızda Avrupa'dan bu hegemonyanın karşısına dikilmiş bir Romanya sineması gerçeği var. Sinemanın ne kadar hayatın içinden gelirse o denli değerli olduğuna inandıran, Yeni-Gerçekçilik ruhunu 21.yüzyıla taşıyan, tutarlı anlatım dilleriyle sanki hepsi aynı yönetmenin elinden çıkmış hissi veren bir sinema bu. İşte o sinemadan gelen son bir örnek: Pozitia Copulului (Çocuk Pozu). Diğer filmler gibi iki rejim (Komünizm ve Kapitalizm) arasındaki yaşanan dönüşümleri hemen her yerde her zaman yaşanabilecek bir hikaye üzerinden anlatıyor. Annesinden tam olarak kopamayan 30'larındaki bir adamın bir trafik kazasında bir çocuğu öldürmesi sonucu yaşadıkları anlatılıyor. Filmin bir yandan kendi toplumuna bakarken diğer yandan evrensel değerleri yakalayabilmesiyle önemsendiğini düşünüyorum. Annesinin oğluna karşı kurduğu rahatsız edici şefkat bir yanda dursun. Rüşvet, yolsuzluk, üst sınıf kibri, etik, vicdan... hepsi film boyunca derine inilmese bile masaya yatırılıyor. Ana-oğul ilişkisiyle, toplumsal bir yarayı (bireysel olanla sosyolojik olanı) bütünleştirmiş gibi görünüyor. Yalnız ikisine de yeterince değinemiyor gibi bir görüntü çıkıyor. Film aslında sınıfsal olarak ayrışan bir toplumda yukarıda olanların timsah göz yaşlarına tanık ediyor bizleri (anne sayesinde). Bir açıdan İranlı Bir Ayrılık ile de benzerlikleri bulunan film hafif tonlu adli gerilim filmi gibi akıyor. Annenin ve sistemin hukuku rahatlıkla çiğneyebileceği, gerekirse her türlü işbirliğine gidebileceğini gözler önüne seriyor. Annenin oğlunun sevgilisiyle cüretkar sohbeti ve kazada ölen çocuğun ailesinin evinde kendilerinin ne kadar iyi insanlar olduklarını anlatma çabası heyecan veren sahneler olsa da, film aslında çok da yeni bir şey söylemiyor, nispeten bir kaç sahne dışında dişe dokunur sanatsal katkıdan (oyunculuk o da) falan da bahsetmek zorlama olur, bilmem yanılıyor muyum? Berlin'de geçtiğimiz yıl Altın Ayı alan film, ülke tarihinin muhtemelen en iyi filmi olan 4 Ay 3 Hafta 2 Gün'den sonra ülkesinde en çok izlenen yerli yapım olsa da, o filmin yoğun gerilimine de, sarsıcılığına da yaklaşabilmekten uzakta bence.
Bazen düşünüyorum da iyi filmleri tükete tükete benzer filmler daha aşağıda mı gözüküyor acaba diye, bu da bir ihtimal çünkü aynı ülkeler hatta aynı yönetmenler neden bir türlü bir zamanlar yaşattıkları o zevkin doruğunu bir daha yaşatamasınlar ki? Yıldız:* *
İki Not:
1-Filmin adı cenin pozisyonundan geliyor, korunmaya muhtaç insan yavrusu !
2-Çok önemli değil ama filmin henüz başlarında Orhan Pamuk'un da ismi geçiyor.

27 Aralık 2013 Cuma

2013'ÜN EN İYİ FİLMLERİ

10- BEFORE MİDNİGHT (GECEYARISINDAN ÖNCE)
Bağımsız Amerikan sinemasından gelen bu örnek, Fransız filmlerine öykünüyor gibi. En dikkat çekici yanıysa aynı oyuncularla bir ilişkilinin yaklaşık on'ar yıllık periyodunun üçüncü ayağı olması, böylesine bir sürecin filmi olduğundan haberdar olmayıp sadece bu ayağı izleyen bile oyuncuların dakikalarca süren diyaloglarına hayret edecektir.
9- LİKE SOMEONE İN LOVE (BİRİNİ SEVMEK GİBİ)
Kiarostami'nin son filmi kimilerince kariyerinin en kötü filmi olarak lanse edilse de bir gün bile süremeyen, öncesi ve sonrası olmayan ancak o azıcık zamanda bile Japonya'dan çok değerli bir kesit sunmasıyla ve yaratıcı minimalist sinemanın gereklerini yerine getirmesiyle çarpmasa bile takdirimi kazanmıştı. Cüneyt Cebenoyan'ın dediği gibi senaryosu olmayan bir filmden ziyade, Guy Lodge'un dediği gibi senaryo ödüllük bir film bile olabilir, senaryo ille de belli kalıpları kusursuz uygulamak olmak zorunda mı? Başı sonu olmadan da vermek istediğini veriyorsa film neden olmasın...
8- V TUMANE (SİSİN İÇİNDE)
Sergei Loznitsa'nın 72 planda savaşın soğukluğunu anlatma denemesi, ilk kurmacası Mutluluğum'dan biraz daha şık biraz daha derli toplu olsa da yönetmen ilk filminin özellikle ilk yarısındaki sürükleyici atmosferden çok az da olsa taviz vermiş. Açıkçası yönetmeninden daha güçlü bir hamle beklemekteydim. En azından Rus sinemasının, taa Tarkovski'ye, daha da öncesine giden duygusunu izleyicisine geçirdiği benim bugün bildiğim yegane yönetmen. Zyvagintsev tekrar kendine gelirse o da katılır elbet.
7- DA-REUN NA-RA-E-SEO (BAŞKA ÜLKEDE)
Koreli yönetmen Hong Sang Soo'nun İsabelle Huppert'i başrolde oynattığı film aynı Avrupalı (Huppert) ancak farklı görünümlerdeki kadının Kore'deki kısa tatillerinde hepsi birbirine benzeyen ama farklı yaşantılarını anlatıyor. Film ilginç senaryosu ve yerele içerden bakan sempatikliğiyle hoş bir deneyim sunuyordu. !f etkinliğinde izlediğim filmde yanımda oturan kızın ee hep aynı kadın aynı hikaye gibi serzenişi de keşke duymasaydım, hala aklımda!
6- JEUNE ET JOLİE (GENÇ VE GÜZEL)
François Ozon hemen her filmiyle belli bir standardı yakalayan önemli bir auteur. Cinsellik, voyörizm (röntgencilik) burjuva ahlakı gibi meseleleri ısrarla irdeleyen yönetmenin bu filminde, bir genç kız toplumun dayattığı biçimin dışına çıkarak cinselliği fahişelik yaparak öğreniyor. İzleyici de sorularla baş başa kalıyor. Anlatım dili, senaryosu ve başroldeki kadın oyuncunun performansıyla ortaya yine iyi iş çıkıyor.
5- POST TENEBRAX LUX (KARANLIKTAN AYDINLIĞA)
Carlos Reygadas'ın filmi listede vizyon görmeyen filmler arasında aldığı yönetmenlik ödülüne rağmen en başından beri vizyon görmeyeceği en kesin gözüyle bakılacak film. 2 kez izlenmeyi hak eden film, yoğun şiirselliyle dikkat çekiyor. Ülkemizdeki sinemalar Reygadas filmlerini göstermemeye devam etsin biz sanki onun filmlerini listelerimize almaya devam edeceğiz.
4- DE ROUİLLE ET D'OS (PAS VE KEMİK)
Jacques Audiard'ın son filmi listeye girmeyi kılpayı kaçıran Water Salles'ın On The Road'uyla birlikte izlediğim Hollywood'vari filmlerden biri. Audiard Fransız olmasına rağmen genel kitlenin de izleyebileceği tür filmleri yapıyor. Suç filminden sonra bu sefer melodrama kayan yönetmen auteur sinemasının estetik bütünlüğünden de taviz vermeyen bir yönetmenlik gösterisi sunuyor. Ve sanırım her kesimin ciddi ölçüde ilgisini çekebiliyor. Tür sinemasının sığ bir şey olduğunu düşünen bana bile film bittiğinde; duygusuyla, sürükleyiciliğiyle, görselliğiyle ne film izledik be dedirtebiliyor.
3- JAGTEN (AV)
Vinterberg'in cadı avı/mahalle baskısını irdelediği filmi alabildiğine Amerikan bir mesele gibi görünse de meseleyi tipik bir suçlu kim hikayesinden çıkarıp (kahramanın suçlu olmadığını söyleyip) toplumdaki ilişkilerin ne kadar basit biçimde kopup tehlikeli boyutlara varabileceğini gösteren bir mini ders olduğunu söylemek gerekli.
2- DUPA DEALURİ (TEPELERİN ARDINDA)
Mungiu'nun 4 Ay 3 Hafta 2 Gün'den nispeten uzunca bir süre sonra (5 yıl) yaptığı Tepelerin Ardında aslında bir önceki filmin bir nevi devamı gibi de okunabilir. Yine iki genç kız, sistemin üzerlerindeki baskısı. Yalnız farklı olan dönemler. Bir önceki film kömünizm bu ise muhafazarlık baskısı altında geçiyordu. Filmin ilginç taraflarının biri izleyicisini son sahneye kadar acaba ortaçağda mı geçiyor bu film ilüzyonuna kaptırması. Hayır 21.yüzyılda geçebiliyor dedirtmesi sanırım. Her ne kadar bir önceki filmin şaşkınlığını aynı ölçüde yaşayamasam da dört başı mamur bir film olduğunu söylemeliyim.

1- LA VİE D'ADELE (MAVİ EN SICAK RENKTİR)
Mavi En Sıcak Renktir afişinde de Elle Magazine'den bir yazarın ifade ettiği gibi sinema tarihinin en iyi, en duygu yüklü aşk filmleri arasında yerini aldı. Evet, bütün sanatların olduğu gibi sinemanın da ne yapıp edip döndüğü aşk teması etrafında sanki bu filmi bir yerlerden izlemişiz hissi yaratsa da, film birkaç açıdan değer kazanıyor. İlki ve bence en önemlisi tüm dalgalanmalarıyla tipik bu aşk filminin aynı cinsten iki kişi arasında geçmesiydi, kendi adıma yer yer çiftin lezbiyen olduğunu bile unuttum. Filmin böyle bir ilişkinin de öbüründen bir farkı olmadığını hemen her yönüyle cüretkarca sergilemesi değerliydi. Filmin diğer önemli yanıysa 3 saat gibi fevkalade uzun bir süreye yayılmasına rağmen bir an olsun çuvallamaması. Bunu başarmak kuşkusuz zor bir iş. Cannes'da 2.5 saatlik kalburüstü birçok filme (Dupa Dealuri, Bir Zamanlar Anadolu gibi) süresi sebebiyle eleştiride bulunan isimlerin bu filme çıtı çıkmadı, ya da ben görmedim. Filmin diğer önemli özelliğiyse Beyaz Bant'daki (Das Weisse Band) çocuklar ve Bir Kahin'deki (Un Prophete) Tahar Rahim'in oyunculuklarından beri (4 yıl sonra) bu denli dışavurumcu, gücünü doğallıkla yaratıcılığın en üst düzeydeki bileşimden alan oyunculukları görmek oldu. Her sene oldukça iyi oyunculuklar tabii ki görüyoruz ama bu kadarını her zaman göremiyoruz. Özellikle ikilinin ilk sert kavgalarını yaşadıkları ve yıllar sonra kafede buluştukları sahneler eminim oyunculuk okullarında uzun yıllar izletilecektir.
Not: Bu yıl listeye kattığım vizyon dışı filmler de epey fazla. Karanlıktan Aydınlığa, Başka Ülkede, Sisin İçinde ve Birini Sevmek Gibi henüz vizyon göremedi, ama ne yapalım ki listemize sızabildi...

10 Kasım 2013 Pazar

Filmekimi 2013

Filmekimi bu sene 12.kez sinemaseverlerle buluştu. 10. yıldan itibaren İstanbul dışındaki kentlere de uğrayan, bir tür Gezici sinema hüviyetine de sahip bu mini festival her zaman olduğu gibi az ama öz içeriğiyle birçok izleyiciyi tatmin etmişe benziyor. Kendi adıma Türkiye’deki film festivalleri içinde tatmin ediciliği en yoğun festival olduğunu söylersem abartmış olmam. Bu yoğunluğun kaynağının o yıl içerisinde dünyanın en saygın festivallerinde gösterilmiş, gerek eleştirmenler gerekse izleyiciler tarafından belli bir beğeniyle, çokça da ödülle karşılanmış filmlerden aldığını belirtmek lazım. Bu yıl da bu niteliğinden ödün vermeyen etkinlikte benim payıma da dokuz film düştü. Bu filmlerin sekizinin dünyanın bir numaralı sinema olayı olduğu söylenebilecek Cannes’dan geldiğini ve altısının ‘Resmi Seçki’de çeşitli taltifler gördüğünü belirtmeliyim.
İlk izlediğim film; Amat Escalante’ye Cannes’da genç yaşında ‘Mizansen Ödülü’ -ki Türkiye’de yönetmenlik deniyor- bahşeden Heli Meksika’da mütevazi yaşamları olan bir aileyi odağına alıyor. Ne var ki yaşadıkları coğrafya suç ve şiddetin kol gezdiği bir yer. Evin küçük kızının kolluk kuvvetlerindeki sevgilisinin iki paket uyuşturucuyu bu ailenin evine saklaması ve abisinin bu paketleri bulup imha etmesiyle gelişen olaylar, askeri üniformalı kişilerin bu ailenin hayatını mahvetmesine kadar gidiyor. Burada film boyunca açıkça dillendirilmeyen ama alttan alta sezdirilen bir sorun var: Neden uyuşturucu çeteleri devletin üniformasını giyer, yoksa devlet bu çetelerle işbirliği içerisinde midir? Tabii ki öyledir. O halde film bize ülkede güvenliği sağlayacak birimler suçun ta kendisiyse kime güveneceğiz sorusunu soruyor ve bir kez daha sanatın gücünü evrensel ve güncel oluşu üzerinden aldığını kanıtlıyor. Bu yönden oldukça değerli bulduğum eser , yer yer yaratıcı mizansen kırıntılarına sahipse de ödül aldığı bu kategoriden ziyade parmak basmak istediği sorunun ciddiyeti ve yakıcılığıyla ön plana çıkıyor. Yıldız:* *
Aynı gün izlediğim diğer film Jia Zhang-ke’nin A Touch of Sin’i ise şiddeti başka bir coğrafyaya kapitalizmin yeni prensi Çin’e taşıyor. Beş farklı hikaye (gerçek hayatta yaşanmış) üzerinden Çin’de çok büyüdüğü söylenen ekonomiyle birlikte iddia edilenin toplumun çeşitli katmanlarındaki karşılığını sorguluyor. Gelir dağılımının eşitsizliği ve bencillik üzerinden yönetmenin çizdiği resim nefes kesici ustalıkta sahnelerle dolu olsa da birbiriyle doğrudan bağı olmayan hikayelerin bir kısa film retrospektifi hissiyatı uyandırması etki gücünü belli oranda düşürüyor. Yıldız:* *
Festivalde her film şiddeti tüm çıplaklığıyla gösterme niyetinde değil, mesela Screen adlı derginin Berlinale de sekiz seçkin eleştirmene puanlar verdirerek oluşturduğu tabloda birinci çıkma başarısı gösteren, Şilili Gloria, orta yaşlı bir kadının hayatına odaklanıyor. Son derece özgür ruhlu, aşkı, cinselliği ve hayatın pek çok zevkini hangi yaşta olursa olsun çıkarmaya bakın diyor bu kadın. Böylesi hedonist bakışın bir çok film de bulunduğunu söylesek de, ellilerini devirmiş bir kadın üzerinden dile getirildiğine pek şahit olmuyoruz. Film filme de ismini veren başrol oyuncusunun rahatlığı, titiz senaryosuyla ve müzikleriyle son derece zevkli bir seyir sunuyor, Yıldız:* * * ona yakın bir seyir zevki İnside Llweyn Davis’te de mevcut. Coen Biraderlerin Bir Folk Şarkıcısı’nın hayata tutunabilme mücadelesini anlattığı film yönetmenlerin Barton Fink’ten bu yana yaptıkları en doğru dürüst işlerden biri deyip hakkını vermemiz lazım. 1960’ların Abd’sini gri’ye yakın mat tonlarda yansıtan yönetmen Hollywood reçetelerinin dışına çıkmaya çabalayan bağımsız yönetmenlerin sinemasına hoş sayılabilecek bir anı bırakıyor. Kara mizahın günümüz sinemasında karşılığı var mı diyenlere izletilebilecek olgunlukta bir film orta çıkıyor. Yıldız:* * Ancak Amerikan bağımsız sinemasının en önemli isimlerinin başında gördüğüm Jim Jarmusch için aynı olumlamayı yapmak mümkün değil. Adem ve Havva karakterlerini günümüze hem de vampir olarak sokan yönetmen, filmin sonunda ikiliye dünyaya dair söylettiği bir iki cümle dışında elle tutulur hiçbir şey veremiyor. Nerede bir zamanların Broken Flowers’ının enfes senaryosu nerede bugünün Only Lovers Left Alive’ı diyorum. Yıldız:X
Etkinliğin sürprizi ise Japonya’dan geliyor. Hirokazu Kore-eda Like Father and Like Son ile ülkede bir dönem sık yaşanan karışan çocuk vakalarının güncel bir örneğine değiniyor. Çocuklarını altı yaşına kadar yetiştirdikten sonra durumdan haberdar olan iki ailenin hikayesi konusu itibariyle çok şaşırtıcı gelmese de ülke sinemamızdaki benzerlerinin bir çırpıda üzerine çıkan, melodramın tuzaklarına düşmeyerek şiirselliğiyle damakta hüzünlü bir tat bırakıyor. Biri iyi bir kariyere sahip olmanın diğeriyse paylaşımcılığın temsili iki aile üzerinden yönetmen çok çaktırmadan tarafını da belli ediyor, sevgisiz, salt kan bağına dayanan bir çocukluk, ne kadar doğru bir çocukluktur, bunu soruyor. Yıldız:* * * Bunun dışında Fransız sinemasının önemli yönetmenlerinden François Ozon’un cinselliği fahişelik yaparak tanıyan Young and Beauty’si de dikkatle izlenen, yönetmenin alışık olduğumuz sularında gezen, burjuva ahlakının sınırlarını zorlayan sürükleyici bir eser. Yıldız:* * Etkinlikte şiddet ve cinselliğin yanı sıra aile kavramına da öyle veya böyle vurgu yapan filmler bunlar. O filmlerden bir diğeri, 2 yıl önce A Seperation filmiyle sinema kamuoyundan örneğine çok rastlanmayacak bir destek gören Asghar Farhadi’nin ilk kez Fransa’da çektiği yeni filmi The Past; bir önceki filminin izinden gidiyor, neredeyse onun kadar kuvvetli denebilecek filmde Fransa’da yeni bir sevgili bulan kadının İrandan gelen eşi, bir önceki evliliğinden olan çocuğu, sevgilisinin çocuğu ve sevgilisinin komadaki eşi ile sevgilisinin yanında çalışan kadın arasındaki karmaşık ilişkiler ağını çözmeye çalışıyoruz film boyunca. Yine ayrılık, vicdan, sorumluluk gibi temel insani kavramları masaya yatıran filmde alabildiğine yoğun diyaloğun sinemanın öncelikle görsel bir sanat olduğunu az miktarda da olsa unutturması kuşkusuz tartışılabilir. Fakat böylesi çetrefilli, zaman zaman izleyiciyi yoran bir senaryodan yönetmenin alnının akıyla çıkması bile takdire şayan. Bir başka İranlı Abbas Kiarostami gibi bende yurtdışında film çekebilirim diyen Farhadi bu yolda daha çok ekmek yiyeceğe benziyor. Yalnız Kiarostami kendi minimalist biçemini özenle korurken Farhadi’nin yarattığı biçemin ana akım sinemaya daha yakın olduğunu söylemeliyiz. Yıldız:* * *
Adele, c'est moi !
Üzerinde bolca konuşulacak, yazılacak film ise Cannes’da hem ana jürinin hem de eleştirmenlerin ‘Palmiye’sini alan bu yılın en etkileyici filmi olduğunu tahmin ettiğim La Vie d’Adéle ya da İngilizce adıyla Blue is Warmest Colour. Ergenlik çağındaki Adéle’in cinselliği keşfedişini anlatıyor. Aslında Adéle’in cinselliği keşif yolculuğu cinsel eğiliminin ne olduğunu anlama yolculuğunu beraberinde getiriyor. Adéle kadınlardan daha çok hoşlanıyor. Bir barda tanıştığı Mavi saçlı güzel sanatlar öğrencisiyle sevgili oluyor ve yıllara yayılan bu birlikteliği tüm gelgitleri ile önümüze seriyor yönetmen. İlk elde, sinemanın da en çok işlediği temaların başında gelen aşkı anlatan bir filmin çok da şaşırılacak bir tarafı olmadığını söyleyenler muhakkak çatlak sesler çıkaracaktır. Yalnız buradaki aşkın alışılageldik heteroseksüel bir aşk olmadığının altını çizmeliyiz. Yönetmenin üç saat gibi son derece uzun bir süreye yayılan, izleyicinin sık sık dağılmasının an meselesi olduğu bu hikayeyi büyük bir incelikle ördüğünü, çiftin aralarında yaşanan her yaşam parçasını uzun uzun gösterdiğini ve bir noktadan sonra karşımızda lezbiyen bir çift olduğunu unuttuğumuzu söylemeliyim. Özellikle dakikalarca kesintisiz süren sevişme sahnelerinin Rubens’in, Michelangelo’nun tablolarına bakmak kadar estetik bir vurgusu var.
Yıllarca ahlaksızlık, hastalık olarak ifade edilen homoseksüelliğin aslında ne kadar da doğal bir şey olduğunu, aşık olunacak kişinin nasıl dini ya da etnisitesi yoksa cinsiyeti de olmayabileceğini söylüyor bu film. Cinselliğin üremeye dayalı bir eylem olmak zorunda olmadığını zevke kapı açtığını fısıldıyor. Sadece bunları söylemekle kalmıyor, aileler arasındaki sosyo-ekonomik farklılıkları yedikleri yemekler ve birlikteliklere bakışları üzerinden de önümüze seriyor. Şüphe yok ki son yıllarda homoseksüellik Xavier Dolan ve Andrew Haigh gibi yönetmenlerle perdeye sıkça taşınır olmuştu ama Abdellatif Kechiche onların yapmak istediklerini birkaç basamak yukarıya taşıyor, olaya bireysel olduğu kadar toplumsal ve sınıfsal bir merceğin ardından bakıyor ve kesinlikle iki başrol oyuncusunun yaratıcılığın da ötesinde ne varsa toplayıp ortaya koyduğu performanstan sonuna kadar yararlanarak yapıyor bunu. Kurduğu dil ile Fransız sinemasının ustaları François Truffaut, Robert Bresson gibi isimlerin izinde gittiği söylenebilecek yönetmenin izleyiciye geçirdiği güçlü duygunun asıl çarpıcı yanı cinsel eğiliminizin ne olduğuna bakmaksızın film bittiğinde başka bir Fransız Gustave Flaubert’in ünlü çıkışını hatırlatıp size söyletebilmesi: C’est moi ! (Bu benim !). Yıldız:* * * *
Filmlere topluca bakıldığında, birçok insanın tabulardan, sınırlardan arındırılmış bir dünyada yaşamaya duydukları özlem, bunun içinde cinselliği de tüm bastırılmışlıkların ardında özgürce yaşayabilme isteği göze çarpıyor, ne var ki dünya tüm ilerlemelere rağmen devasa sınırlarla çevrili bir hapishane ve hala orman kanunları hüküm sürüyor. 7.sanat işte burada başlıyor, dünyayı daha güzel bir yer yapar mı bilinmez ama bir model bir sığınak olmaya, insandan umut kesmemizi salık vermeye devam edecek , biz de böylesi filmleri izlemeye devam edeceğiz gibi görünüyor.

31 Ekim 2013 Perşembe

Mizansen Ödülü'nün Gizemi ve Reygadas'ın Mini Başyapıt'ı


Yıllardır Cannes Film Festivali'ni takip ederim, henüz o şaşaalı Rivera'ya ayak basmışlığım yok ama her sene Mayıs ayını iple çekerim, çünkü ileriki aylarda izleyeceğimiz önemli filmlerin büyük bölümü burada ilk kez görücüye çıkar. Cannes Film Festivali'nin sanat ve ticaret arasında kurduğu sarsılmaz denge, bir yanı yaşayan sinemanın sık sık içerik açısından da hemen her zaman biçim açısından da en çarpıcı örneklerini sunarken; diğer yanıyla kırmızı halısı, yıldızları, magazinelliğiyle tartışılıyor, bu konular üzerine apayrı bir yazı hatta kitap yazılacak ölçüde değerli (zaten hali hazırda İngilizce yazılmış 2 kitap mevcut). Ben bu yazıda onlara değinemeyeceğim. Ancak yazının sonlarına doğru o festivalden ödül almış bir filmden bahsetmek istiyorum. Carlos Reygadas'dan Post Tenebras Lux (Karanlıktan Aydınlığa). Film 2012 festivalinde 'En İyi Mizansen', yani İngilizce ve Türkçe'deki tabiriyle Director/Yönetmen ödülünü kucakladı, tuhaf biçimde ödül töreninden önce bu ödülü alabilecek bir kaç filmden biri olduğunu düşünüyordum. Şayet bunda Reygadas'ın 5 yıl önceki Sessiz Işık'ını izlemiş ve yönetmeni takibe almış olmamın payı da olabilir. Ama beni böyle düşündürten asıl neden, festivalde eleştirmenleri bölen, filmden nefret eden izleyicilerin çokça olduğu filmlerin neredeyse her yıl düzenli biçimde 'Yönetmen Ödülü' ile taçlandırılması. Ben de bu düşünceyi oluşturan ilk örnek, 2009'da Brillante Mendoza'nın Kinatay ile bu ödülü alması olmuştu. Türkçe yazan eleştirmenler filmi çok zayıf bulduklarını ifade diyorlardı. Şalom'dan Victor Apalaçi yönetmenin karanlık bir otomobilin içinde nasıl film çekeceğini bilmediğini söyleyecek kadar ileri gidiyordu. Birgün'den Defne Gürsoy da hiç olmamış diyordu.
Screen adlı dergi her yıl çeşitli ülkelerden gelen 10 seçkin eleştirmene puanlama yaptırır, ve ödüllerden önce (ya da sonra) önünüze ciddiye alınacak bir tablo çıkar. İşte Kinatay o tabloda 1.2 puanla son sıralara demir atıyordu, düpedüz yarışmaya niye aldınız ki bunu demekti bu. Sonradan öğrendik ki o yıl jüride olan Nuri Bilge Ceylan festivalin en güçlü filmi demiş Kinatay'a. Hal böyle olunca, konusunun da ötesinde apayrı bir merak unsuruna dönüşüyordu film, neyse filmi izledikten sonra festivalin en iyi filmi olmasa bile en vurucu filmlerinden biri olduğunu kabul etmiştim, oldukça değerli bulmuştum. Zaten 2009 seçkisi bana göre muhteşem bir seçkiydi, 2012 ona epey yaklaşşa da o seçkiyi yakalayabilen bir yıl halen çıkmadı. Tabii ki bu kadar eleştirmenin neden filmi bu denli kötülediğini de hiç bir zaman tam olarak anlayamadım. Neyse 2011'de Drive da benzer akıbete uğradı, en azından bizim Cannes'daki eleştirmenler tarafından. Filmin apaçık B-film bozması olduğunu söylüyorlar. Cannes gibi ciddi ve seçkin bir arenada yeri olmadığını belirtiyorlardı. Gerçi yabancı basın o denli olumsuz bakmıyordu (HitFix'ten Guy Lodge'un filmi tereddütsüz Palmiye'ye layık görmesi de şaşırtıcı gelmişti). Gel gelelim o da malum ödülü aldı. İlginç biçimde bizim ülkenin ticari gösterim (vizyon) eleştirmenleri (Kinatay vizyon görememişti) Drive vizyona girdiğinde yerlere göklere koydular, yılın en iyi yönetmenliği, en iyi filmi, daha neler neler... Benim de bu blogta 2 yıl kadar önce yazdığım film gerçekten son derece estetik sahnelerle büyük keyif veriyordu ama B-filmdi sonuçta ne kadar biçimsel olarak farklı şeyler yapmaya çalışsa da. 2013'te ödülü alan Heli'de oldukça eleştirildi ilk gösterim de, beğenenleri de vardı kuşkusuz, o meşhur insanları ikiye bölen filmlerden yakıştırması yapılabilirdi, onun da vizyona girip girmeyeceğini bilmiyorum (Başka Sinema sayesinde girebilir).
Bu yıl aynı ödülü alan Heli'nin yönetmeni Escalante gibi Meksikalı olan Reygadas'a gelelim: Filmin Cannes'daki gösteriminde bir çok kişinin filmi yuhladığı söylendi, yönetmenin sinemada ne kadar saçmalayabileceğinin sınırlarını zorladığı gibi ifadelerde bulunuldu. Film ülkemizde beklendiği şekilde ticari gösterime giremedi, sadece İstanbul Film Festivali'nde gösterildi. Bende orada ıskalayınca mecbur internette izleyeceğim günü beklemeye başladım. En sonunda izledim. Filmin yoğun bir dikkat gerektirdiğini, hatta kesinlikle 1 kez daha izlenmeyi hak ettiğini ifade etmeliyim. Filmin odağında genç sayılabilecek bir çift var. Belli ki şehir yaşamından kaçmış taşraya yerleşmişler, ama taşrada da yapamayıp tekrar şehre dönüyorlar. Anlatılan hepi topu bu gibi gözükse de filmin içinde birçok detay var; en önemlisi, filmin konusu denebilecek çiftin arasındaki cinsel soğukluk. Yıllar içerisinde birçok evli çiftin yaşadığı bir durum bu. Porno bağımlılığı, cinsel isteksizlik vs. film aslında bu konuya el atıyor ama cinsellik mevzunu Gaspar Noe gibi gözümüzün içine sokarak yapmıyor, filme hak ettiği dikkati vermeyen biri böyle bir konunun mevcudiyetinden bile haberdar olamayabilir (çok da anlamlandıramayabileceği 1 sahne dışında). Sonuçta yönetmen şiirsel sinemanın günümüzdeki önemli örneklerinden birine imza atıyor. Tuhaf metaforlar, kenarları cilalı özel bir lens kullanımı, hareketli kamerası ve doğrusal olmayan anlatımıyla gerçekten takdiri hak ediyor, şehirli burjuvanın Meksika taşrasında da huzuru bulamayacağı, burjuva toplumunun da insanlar üzerinde bir tür iğdiş görevi gördüğü üzerine kamerasıyla düpedüz şiir yazıyor. Tolstoy, Dostoyevski üzerine alıntılar taşranın ünlü öykücüsü Çehovla noktalanıyor. Bütün filmin bir rüyadan ibaret mi olduğu yoksa benim daha çok düşündüğüm şekliyle taşra hayalinin mi suya düştüğü, özellikle kadının piyanoda Neil Young'tan İt is A Dream adlı parçayı çaldığında daha bir önem kazanıyor, sonuçta sanat bu, tartışmaya açık, özellikle bu film için bu muğlaklık daha da güçlü. Filmi izledikten sonra hala anlam veremediğim sahneler yok değil, mesela filmde köpeklerin işlevi üzerine hala bir yorum getirmekte zorlanıyorum (ki Meksika sinemasının köpeklerle bariz bir derdi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz). Aynı şekilde filmdeki rugby oyuncuları ne demek istiyor onu da bilemiyorum, ama o şekilde veya bu şekilde cinsel sorunları odağına alan böylesi bir film hiç izlememiştim diyebilirim, 40-50 yıl sonrasına kalır mı bu film peki? O biraz da sinema sanatının 40-50 yıl sonrasına kalabilmesiyle de alakalı sanırım. Yıldız:* * * *
Not: Uzun süredir Bugünden Kültür ve Sanat Dergisi'ne yazdığımdan ötürü bloğu biraz boşlamıştım, örneğin Filmekimi 2013 değerledirmelerim de derginin Kasım sayısında yer alacağı için blogta -şimdilik- paylaşmıyorum.