22 Mayıs 2020 Cuma

Siz Hala Netflixleştiremediklerimizden Misiniz?


Bu bir darbedir. Hem de küresel olanından. Adına da Corona denildi.

Bu kadar ay geçtikten sonra mevcut vakaların yaklaşık 10 katı asemptomatik vakalar olabileceği açıklanıyor. Bak şu işe...

Yetmiyor her yıl geçirdiğimiz basit soğuk algınlığı virüslerinin bir kısmı da Corona'nın farklı çeşitleri olduğuna göre çapraz bağışıklık geliştirenlerimiz olduğu söyleniyor.

Yani o halde, aslında mevsimsel gripten küçük bir miktar daha ölümcül olan bir hastalıkmış bu... Mortalitenin 0.2 değil de 0.5 civarında seyrettiği...

Karşımızda bir Ebola virüsü yokken neden bütün alışkanlıklarımızı alt üst ettik o zaman ve hayatı ona göre inşa ediyor artık eskisi gibi olamayız diyoruz. Adına da 'yeni normal' diyoruz...    
Valla ne yalan söyleyeyim karantina sürecinde yaşadıklarımız, malum virüsün bir plan-proje çerçevesinde hayatımıza girdiği şüphelerini çok arttırdı bende. Bir önceki yazımda şakayla karışık bu virüsün Netflix'in merkezinde üretilmiş olabileceğinden dem vurmuştum. Sonra o yazıyı çok az revize edip Sineblog adlı siteye gönderdim. O günlerde ölüm oranı rekor seviyeye %7'nin üzerine çıkmıştı. Sonra biraz inişe geçti. Tüm bir medya tek bir akış veriyordu bize. Hastalananlar tespit ediliyor, bu kadarı ölüyor, dahası bazı ölümlerin Corona kaynaklı olduğu bile tespit edilemiyor. Yani Corona'ya bağlı ölümler daha fazla bile olabilir... Uff korkmamak mümkün değildi elbet... Artık şunu görebiliyoruz: Bu virüs bir süredir toplumda görülen bazı eğilimlerin ileri noktaya taşınmasına çok yardım etti-ediyor. Yaşadığımız çok hızlandırılmış bir film gibi... Bakın, 30, 40  bilemediniz 50 yıl sonra böyle olacağız şöyle bir toplumda yaşayacağız diyenler artık o kadar beklememize gerek kalmadı, o günleri yaşamaya başlıyoruz diyor... Pess !!! Toplumda belirli yöndeki o çok yavaş ilerlemeyi, hızlandırmaya yaradı bu virüs. Hatta zorla, mecburen yaptırıyor bunu, en dirençli olana bile başka tür bir yaşama şansı vermiyor... Bir noktada insan toplumdan bağımsız bir varlık değil, insan başka insanların varlığıyla insanlaşan bir canlı... 

Hemen hatırlayalım, teknolojinin gelişmesiyle hayatımızdaki pek çok değişikliği, ve onlardan birini... Yaklaşık 16-17 yıl önce hayatımıza giren torrenti. Mesela torrent denilen internetten film izlemeye yarayan o korsan uygulama zamanla belirli bir kitleye ulaştı. Biraz da bunun farkına varan, başını Netflix'in çektiği çevrimiçi film izleme platformları dünya üzerinde giderek büyümeye başladı. Bu platformlara karşı olanların direncini kırmaya yönelik adımların ardı arkası kesilmezken direnen de direniyordu ama diğerleri nereye kadar direneceksiniz dünya buraya gidiyor canım diye bu direnişi kırmaya çalışıyordu, yalan mı? Bugün Mubi denilen yine başka bir çevrimiçi film izleme platformunun sitesine girdiğinizde karşınıza şöyle bir yazı çıkıyor. 'Filmlerimizi izle ya da indir ne zaman istersen, her türlü ekran ve cihazda, nerede istersen.' Evet nerede istersen mesela yemek yerken ya da yolda mesafeli mesafeli yürürken de izleyebilirsin, sana kalmış. Bir de sinema tarihinin önemli filmlerini ücretsiz olarak dolaşıma açtığı için övgülere boğuluyor. Mesela Jules ve Jim'i banyo yaparken izleyebilirsiniz, engel yok sonucunda. Bambaşka bir örnek vereyim. Düne kadar whatsapp ve benzeri uygulamaları, görüntülü aramaları anlamsız bulan, popomu kaldırır gider yüz yüze görüşürüm diyen insanlar bugün buna mecbur edildi. Yüz yüze görüşemiyorsun çünkü. Yok seyahat kısıtlaması, yok sosyal mesafe, ıvır zıvır... İnsanları buna alıştırmaya çalışıyorlar, net. Dünü hatırlayalım, ileride robotlarla seks insanla seksi geçecek deniliyordu değil mi? Şu birkaç ayda seks oyuncaklarının satışında büyük patlama olmuş. Başka bir örnek, İzmir kordondadaki çimlere mesafeli yuvarlaklar çizilmiş, herkesin o çemberin içinde diğer çembere yaklaşamadan oturması isteniyor. Fotoğrafı yukarıda. Tam da distopik filmler gibi değil mi yani? Bütün bunların adına da 'yeni normal' diyorlar... Amaç artık ölümleri azaltmak mıdır nedir, hastahanelerdeki yük giderek azalıyor, en azından 2.dalgaya kadar. Ölen öyle ya da böyle ölecek, büyük çoğunluksa ölmeyecek, hele ki genç ölümleri çok çok düşük, bir kısmı da bağışıklık geliştiriyor... O halde niye tüm bunlara alıştırılıyoruz? 

Yine sinemaya dönelim. Dünya festivalleri çevrimiçini tartışıyor. Bizde önce Başka Sinema vizyon filmlerini çevrimiçi yaptı. Ardından bir kale daha yıkıldı. İstanbul Film Festivali 15 filmlik güncel bir seçkiyi çevrimiçi olarak sundu. Çok fazla olumlu tepki aldı, hiçbir direnişle karşılaşamadı. Zaten yıllardır olması gerek bir şeydi ve bugüne nasip oldu diye yazıldı pek çok platformda. Yıllardır ihtiyacımız olan Coronaymış meğerse, haberimiz yokmuş. Bravo vallahi... Geçtiğimiz günlerde Ntv'nin kültür sanat programı Gece Gündüz'e İstanbul Film Festivali direktörü Kerem Ayan'ı konuk almışlar, sunucu diyor ki bugünle sınırlı kalmamalı artık çevrimiçi festivalleri gündeminize almalısınız, festivaller çevrimiçi olarak da devam etmeli. Ve güzelleme yapıyor ne güzel ki oturduğumuz yerden festival takip ediyoruz. Ne kadar konforlu bir şey bu. Bundan sonra böyle de olmalı gibi bir şeyler çıkıyor ağzından... İşte dananın kuyruğu da burada kopuyor zaten. Festivallerin taşıyıcı olduğu sanat sineması konfor alanından çıkmayı gerekli kılar, çünkü zorunlu olarak bir roman gibi parçalara bölünerek tamamlanacak bir deneyim değildir. Tek oturuşta bitirilebilen bir şeydir sinema filmleri. Ve sanat sinemasının kaliteli ürünleri dikkatin yoğunlaşmasını gerektirir. Ben film izlerken kapı çalsın, arkadaş mesaj göndersin, kedi benimle oyna desin, film defalarca dursun, geri sarılsın. Nasıl olsa istediğim saatte izleyebileceğim bilinciyle erteleyeyim. Diyelim başım ağrıdı, ne var canım yarın devam ederim. Laptoptan hd kalitesinde donma mı yapıyor, yatağa yatar telefondan devam ederim. Film aynı film sonuçta... Öyle değil elbet, inanın sinemada ve evde film izlemek arasındaki fark, bir romanı basılı kağıttan okumakla bilgisayar ekranından okumaktan bile çok daha uzak iki deneyimdir. Çünkü perde boyutu, sizin ona asgari uzaklığınız, başka insanların varlığı, hatta tanımadığınız insanlarla yan yana bir deneyime tanıklık etmek sinemadır. Öbürü youtube videosu izlemekten çok da farklı değildir. Ya da dizi izlemekten, tv filmi ya da bugüne has o internet dizileri izlemekten... Sinemanın çevrimiçine dönmesi hiç abartısız, tiyatronun kayda alınıp internetten bizlere sunulmasına eşdeğerdir. Zaten artık ona ismen sinema da denmez. Bakın yönetmen Jia Zhangke ne güzel söylüyor, kalabalıklarla omuz omuza, birlikte gülerek ağlayarak, korkarak yaşadığımız deneyimin adıdır sinema ve sinema insanları bir araya getirme sanatıdır... 

Şöyle bir gerçeklik var, istisnasız biçimde evde film izlemeyi savunanlar, dizileri ve kitle sinemasını da çok seven insanlar oluyor, bugüne kadar aksi tek bir örnek görmedim, elbet bunların bir kısmı sanat filmlerini de izliyor ve sevdiğini söylüyor, hatta kendini sinefil olarak tanımlıyor. Ancak kitle sinemasına bilhassa da dizilere mesafeli olan, sanat sineması müptelası o küçük azınlık, gerçekten sayıları çok az olan o azınlık asla evde film izlemeyi savunmuyor, savunmaz da. Tek bir örnek gösterebilir misiniz? Evde film izlemeyi savunanların yazdıkları film eleştirisi bile denemeyecek o yorumlardaki noksanlıklar da buradan kök alıyor aslında, onlar pek farkında olmasalar da. Peki neden en iyi sinema eleştirileri, filmleri sinemada izleyen ve bunu savunanlardan çıkıyor hiç düşündünüz mü? Bana filmleri (sanat filmlerini tabii ki) ilkesel olarak uzun yıllardır sinema salonunda izleyen ve buna karşın neredeyse hep evde izleyen iki grubun yazılarını gönderin, iddia ediyorum, en fazla % 5 yanılma payıyla hangilerinin filmleri sinemada hangilerinin evde izlediğini söylerim size. Şakam yok... Daha da uzatmayacağım. Bu konuda çok yazdım. Dediklerim bilimseldir.

Neyse efendim diyeceklerim bu kadar işte... Evet ben de İstanbul Film Festivali'nin 15 filmlik seçkisini izliyorum. Bu noktada böyle bir şeye karşıyım, direniş gösteriyorum dememin de hiçbir anlamı olmadığına hak verirsiniz sanıyorum. O 1200 kapasiteli çevrimiçi bileti ben almasam alacak çok fazla insan var nasıl olsa... Neyse ki henüz daha üst düzey filmlerin yönetmenleri, filmlerini çevrimiçine açmak istememiş de, oldukça zayıf bir seçkiyi izliyoruz. Ancak bu gidişle diğer yönetmenler de çevrimiçine mecbur edilecek gibi ve bu durumun yerleşmesi yaşayan sinemanın  entelektüel yoğunluğuna kesinlikle zarar verecektir. Sinemanın ölümü olur bu, filmler bir biçimde yaşar yaşamasına da netflixleşerek yaşar işte. Oralardaki kalite malumunuz... Buna ne kadar yaşamak denirse... Bir gün bir Netflix filminin Oscar almasını da göreceğiz ve bunu da devrim diye yutturacaklar diye daha bir kaç ay önce tweet atan ben artık ne diyeyim bilemiyorum. Değil Oscar, Altın Palmiye almasını da görürüz mü diyeyim ve bu devrim değil olsa olsa darbe olur. O zaman umarım bu küresel 'yeni normal' zırvalığı bir büyük provadan öteye gitmez ve sinema bu darbeden kurtulur demekle yetineyim... 

Çevrimiçi İstanbul Film Festivali Puan Tablosu

Berlin Alexanderplatz  * *

Deniz Mavileşinceye Kadar Yüzmek  * *

5 Kusursuz Sayıdır  * *

Daha Büyük Bir Dünya  * *

Davacı  * 

20 Yaşında Öleceksin   *

Hizmetkarlar  * 

İzlediğim filmler oldukça puan tablosuna eklemeler olabilir.

26 Mart 2020 Perşembe

Pandemi ve Sinema

Bir gün uzaylıların dünyayı istila ettiğine tanık olursak ve hala yaşamımıza devam edebileceksek emin olabiliriz ki uzaylı filmleri Hollywood'un tekelinden çıkacak ve sanat sinemasında kendine yer bulacaktır... Sahi biz niye uzaylıları E.T gibi deforme olmuş insan bedeninde hayal ediyoruz ki, hala kaynağı belli ölçüde gizemini koruyan koronavirüsler belki de yıllardır beklediğimiz uzaylılardır.


Televizyonda orta yaşlı bir doktorun açıklamalarını izlerken nasıl dehşete kapıldığını hissettim. Biz, evet bizim kuşak, hatta bir önceki kuşak bile böylesini görmedi diyordu ve sonra şöyle devam etti, Kuzey Yarımküre'de böylesi görülmedi... Haklı elbet, insanlık tarihi pandemiler gördü, mesela dönem dönem ortaya çıkan ve Avrupa nüfusunun önemli bir bölümünü yok eden 'Kara Ölüm' yani Veba salgınları bunlar arasında en meşhurlarındandı. Sonra 1918 yılında başlayan bugün Domuz Gribi olarak da bilinen H1N1 virüsünün yol açtığı o meşhur İspanyol Gribi de ciddi boyutta ölüme yol açmıştı. Max Weber, Egon Schiele, Gustav Klimt, Josep Kaufman, Sophie Freud gibi pek çok tanınmış figürü aramızdan aldı. Bu virüsün 2009 yılındaki çocuğu, öldürücülüğü oldukça düşük bir versiyonu da pandemiye neden olmuş ama hayatımızın akışını değiştirmeye gücü yetmemişti. Evet kuvvetle mümkün ki öldürücülüğü farklı parametrelere göre değişmekle beraber %3'ün biraz üzerindeki bugünkü mevcut pandemi önümüzdeki haftalarda hız kesmez ya da yaygın bir tedavi bulunamazsa, Kuzey Yarımküre 102 yıl sonra ilk kez böylesini gördü diyeceğiz, yavaş yavaş da diyoruz zaten. Tabii Kuzey Yarımküre böylesini ilk kez görüyor görmesine de, salgınlar konusundaki mimli kıta Afrika'da küçük çaplı Veba salgınları bile hala oluyor, tıpkı Albert Camus'nün Veba adlı romanını doğrularcasına. Ayrıca Ebola, Kolera gibi salgınlar da Afrika'da yaygın. Kimi kaynaklarda insanlara ilk bulaşı 1931'e kadar giden ve Aids'e neden olan Hiv taşıyıcılığında da Afrika açık ara dünya lideri, yaklaşık her dört, beş kişiden birinin taşıyıcı olduğu bir durumdan söz ediliyor ve korunma yolları net olan ve gerçekten insandan insana pek de kolay geçmeyen bir virüste bile durum bu. 

Yani Kuzey Yarımküre'yle falan lafı gevelemeye gerek yok, dünyanın görmezden geldiği Afrika kıtasının dışına çıkan ve bulaşıcılığı çok yüksek hastalıklar grubu içerisinde öldürücülüğü yüksek bir salgınla karşı karşıyayız ve maalesef o artık bir pandemi. Oysa bugün Covid 19 ya da Sars 2 adını verdiğimiz bu hastalığa neden olan koronavirüsün babası 2002 yılında Sars adı verilen o hastalık ilk kez ortaya çıktığında belki öldürücülüğünün daha yüksek oluşunun da etkisiyle tüm dünyaya yayılamamış ama gündemde uzun süre kalmıştı. Sonuçta dünya bir İspanyol Gribi trajedisi daha yaşamak üzerinde olduğunun farkında ve virüsün hız kesmesi için hayatı büyük ölçüde durdurdu... 2. Dünya Savaşı'ndan bu yana olmayan pek çok şey oldu. Ulusal ligler, uluslararası spor müsabakaları iptal edildi, uluslararası film festivalleri de nasibini aldı. Cannes Film Festival'i öğrenci olayları nedeniyle başladıktan sonra yarıda kalan 1968'i dışarıda tutarsak ilk kez iptal ediliyor. Kentlerdeki sinemalar kapanıyor, film çekimleri yarıda kalıyor. Kısaca tüm dünyada dünya savaşlarından bu yana ilk kez böylesi olağanüstü hal yaşanıyor. Bu noktada sinema sanatının bu durumdan nasıl etkileneceği de büyük bir merak konusu oluyor. Pek çok uzman korona öncesi ve sonrası şeklinde tarihin yazılacağını ifade ediyor. İlkçağ, Ortaçağ, Yeniçağ ve Yakınçağ olarak istiflenen çağlara bir yenisi mi geliyor. Önemli ölçüde bireyselleşen, izole olan hayatlarımız daha da mı izole olacak? Peki büyüme eğilimindeki Netflix daha da mı büyüyecek, yoksa virüs Netflix'in merkezinde üretilmiş olabilir mi?

Hepsi bir yanda dursun ama sinema tarihine bakınca karşımıza çok temel bazı
gerçekler çıkar. Örneğin Hollywood'un yükselişinde kuşkusuz iki tane dünya savaşının etkisi yadsınamaz. Elbet sadece dünya savaşlarından ibaret değildir bu yükseliş kendi iç dinamikleri de vardır ama Avrupa'da ortaya çıkan sinemanın yeni merkezinin Abd olması bu savaşlardan Avrupa'nın etkilendiği şekilde etkilenmemesinden kök alır. İspanyol Gribi'ni de içine alan bu iki savaş döneminde Avrupa, sinema açısından durma noktasına gelmiştir. Ama dikkat çekici nokta şudur ki o Avrupa bu savaşların ertesinde küllerinden doğmuştur ve tamamen savaş sonrası ikliminden etkilenerek önce İtalyan Yeni Gerçekçiliği sonraysa Fransız Yeni Dalgası gibi bence sinema tarihinin en önemli iki akımını ortaya çıkarmıştır, sinema icat edildikten yaklaşık yarım asır sonra... Bu akımlar sanat sineması kavramını ortaya çıkarmış, başta Cannes, Berlin ve Venedik Film Festivali olmak üzere uluslararası festivaller de sanat sinemasının kurumsallaşmasının yolunu açmışlardır. Artık İngilizce dışı çeşitli dillerde ve Hollywood anlatı kalıplarının dışındaki birçok film bu festivaller sayesinde belirli bir görünürlüğe ulaşmıştır. Yani demem o ki iki tane dünya savaşı olmasaydı bugün sanat sineması olarak adlandırılan bir kavramdan bahsedebilir miydik? Her zaman dile getirdiğim Abd'deki başarılı bağımsız yapımlarda bile ulaşılamayan o nahifliği Avrupa Sineması'nda bulabilir miydik? Belki yine bir şeyler bulurduk ama bugünkünden muhakkak çok daha farklı olurdu çünkü iki dünya savaşı öncesinde neden böyle büyük akımlar çıkaramadı Avrupa? Mesela savaş yıllarındaki Alman Dışavurumculuğu ya da Fransız Şiirsel Gerçekçiliği gibi akımların sinema tarihindeki etkisi yukarıda saydığım akımların son derece gölgesinde kalmadı mı? Bugün Hollywood'a alternatif olarak bahsettiğimiz sanat sineması deyince Fransız Şiirsel Gerçekçiliği'ne gidenimiz yok ve ben size çok önemli başka bir örnekten bahsedeyim. Birçoğumuz Romen Yeni Dalgası'nı duyduk, son yıllarda yine festivallerin taşıyıcı olduğu çok sayıda Romen filmi izledik ve hala izliyoruz. 2000'li yıllarda neden Avrupa Sineması bir yeni dalga çıkardı ve bu neden Romanya'dan çıktı diye düşüneniniz oldu mu hiç? Ben geçmiş yıllarda bu konu hakkında araştırma yaptığımda şuna ulaşmıştım. 1989 Devrimi'ne... Berlin duvarının yıkılışı ve Doğu Bloku ülkelerinde sosyalist rejimlerin bir bir çöküşüne. E peki 2000'lerde neden diğer Doğu Bloku ülkelerinde değil de Romanya'da bu ortaya çıktı? Bu rejim değişikliği pek çok ülkede neredeyse kansız gerçekleşirken, Romanya'da binlerin üzerinde insan hayatını kaybetti çünkü ve halk ayaklanmasıyla başlayan bir süre sonra halkı bastırmakta zorlanan askerin saf değiştirmesiyle bu darbe-devrim karışımı (ama halkın yönlendiriciliğinden dolayı bence devrim) rejim değişikliği, halkının Latin kökenli oluşunun da etkisiyle Batı Avrupa'ya çok hızlı entegre olma çabası ama AB ülkeleri içindeki en yoksulu olması gibi ülkede bitmeyen kriz hali böyle bir yeni dalgaya zemin hazırladı. Anlatacak hikaye çoktu çünkü ve anlatmaya niyetli insanlar da, 1990'larda kapitalizme geçişin bocalamasını yaşayan ülkede, öyle ki 2000 yılında tek bir film bile çekilememişti, sonrasıysa tam bir küllerinden doğma hikayesi... Elbet ülkenin yabana atılmayacak bir sinema geleneği olmasını da unutmayalım. 

İşte sinema hep kriz dönemlerinden sonra ivme kazanmış bir sanat. Mesela Türkiye için de Gezi eylemleri sonrası sinemada bir hareketlenme olabileceği düşünülüyordu. Ama olmadı, olmayacak da çünkü bizim bir geleneğimiz yok, bir Türk Sineması yok. Hemen Gezi sonrası karşımıza çıkan Kış Uykusu filmi bu geleneksizliği çok güzel anlatıyordu zaten. Sonuçta hayat mükemmel olamadığı için sanat var ve ne yazık ki insanlığın çektiği acılar sanatı besliyor. İşte bu koronavirüs pandemisi anlatacak hikayeleri arttıracaktır, tabii o hikayeler artık daha çok Netflix gibi kanallarla mı aktarılır yoksa yine bir süre sonra sinemalar eski doluluğuna kavuşur mu o da tartışma konusu ama en azından şu konuda net olabiliriz diye düşünüyorum. Bugüne kadar çok sayıda salgın filmi bize 'distopik' bir dünya tasavvur ettiler. Fiction (kurmaca) içinde değil de fictitious (hayali) içinde yer aldılar mecbur olarak. Uzaylı istilası filmlerinden pek bir farkları olamazdı, apokalips denilen türün bir parçasıydılar, anlattıkları her ne kadar olası görünse bile yaşanmışın içinden gelmediler, gelemediler çünkü böyle bir deneyimimiz yoktu. O yüzden de ezici çoğunlukla Hollywood'un içinde kaldılar ya da hadi en azından ana akım sinemanın içinde kaldılar diyelim ve sanat sinemasını salgın filmleriyle pek ilişkilendiremedik. Nedeni basit; sanatın önemli bir kaidesi vardır, gerçek hayatla, yaşanmışlıkla kurulan bağ, yaşanabilirlik katsayısının çok yüksek oluşu çeşitli eserleri sanatın alanı içerisinde, fiction içerisinde değerlendirmemize neden olur. Yani niye Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter ya da Alice Harikalar Diyarı'nda gibi filmler sanat sineması içinde değerlendirilmez ve sanat sinemasının beşiği Avrupa Sineması genel olarak olarak böyle bir sinemaya uzaktır değil mi ama? İşte sinema yaşamaya devam edecekse artık sanat sineması içinde de salgın filmleri görmemize hiçbir engel kalmadı ve bir biçimde bu pandemiye farklı boyutlarıyla yaklaşan çeşitli filmlerin İtalya, Fransa gibi Avrupa ülkelerinden hatta İran, Çin gibi Asya ülkelerinden gelmesini bekleyebiliriz diye düşünüyorum. Bu ülkelerin sayısı daha da arttırılır ama bu değişim İkinci İtalyan Yeni Gerçekçiliği vb. bir akım ortaya çıkarır mı onu kestirmek çok daha zor...

13 Şubat 2020 Perşembe

Parazit'in Ödülüne Neden Şaşırmadım

İnsan gerçekten hayret ediyor, neymiş efendim ilk defa İngilizce dışında bir dilde film En İyi Film Oscarı'nı almışmış, bu bir devrimmiş, sinema tarihinin akışını değiştirebilecek bir büyük adımmış. Hatta biri twitter'da paradigma değişti yazmış. Daha neler dedim... Bu konuda birkaç tweet attım ama yaratılan iklime o kadar hayret ettim ki, tweet ile sınırlı kalmasın blogta bu konuda bir kaydım olsun istedim. Malum tweetler geçici ama bu blog daha kalıcı ve tamamen sinema üzerine bir platform... Pek çok kez yazdım aslında, bunlar sektör ödülleri ve onların en popüleri olan (çünkü sektörel olarak en güçlü sinema ülkesi ABD'de dağıtıldığı için) Oscar'a çok fazla anlam atfedildiğini ve bunun sinema ile ilgilenen insanlar için bir şey ifade etmediğini ama sonuçta bir oyun olarak eğlenip geçileceğini, ama ne fayda !... Sinema sektörünü canlandırma amacı güden bu ödüllerin amacına ulaştığını Box Office Türkiye ortaya koyduğu verilerle açıkladı zaten, vizyona girdiği 1 Kasım'dan bu yana, yani 14 hafta 3 gün gibi bir süre içerisinde 126.955 seyirciye ulaşan Parazit, Oscar'ı aldıktan sonraki sadece 3 günde 27 bini aşmış. Filmin dağıtımcısı, yapımcısı, yönetmeni vs. için muhteşem bir olay bu. Dünyanın pek çok ülkesinde de benzer durumun gözlendiğini düşünürseniz, kârlarına kâr katacaklar. Ve belki garipseyeceksiniz ama hepsi bu kadar işte. Zaten Güney Kore sinema ve dizi endüstrisi 1990'lardan itibaren önemli atılımlar içerisindeydi, devlet politikası ve büyük şirketlerin desteğiyle küresel popüler kültür pazarına girmeye başlamışlardı ve ABD'de belirli bir izler kitleye ulaşıyorlardı. Kore Dalgası (Hallyu) adı verilen rüzgarın (Gangnam Style gibi müzik videoları da dahil) eleştirilen yanı da fazla ana akım, homojen, sığ olarak tabir edilebilecek bir kültürel dünyaya ait olmasıydı zaten, dünya üzerinde popülerleşmesi de buna bağlanıyordu. Bu konudaki çalışmaları incelerseniz çok daha geniş bir bilgiye sahip olabilirsiniz, biri de buraya tıklayarak görebileceğiniz çalışma. Ama efendim ABD dışından bir ülkeden geliyormuş bu film o zaman bu ödül Güney Kore sektörünü mü canlandırıyor? Evet biraz öyle, zaten ABD uydusu denebilecek, bir zamanlar bizim de ABD'nin yanında kapitalizmlerini korumak için savaştığımız bir ülkeden bahsediyoruz, birkaç yıl önce Cinemaximum dediğimiz sinema zincirlerini bile kademe kademe satın almış bir ülkeden... Üstelik ABD dışından bu ödülü alan ilk ülke değil ki. 2012'de The Artist'in yönetmeni hatırlarsanız Fransız idi. O dönemde hem bu durum hem de bir sessiz filme ödül verilmesi büyük bir değişim olarak lanse edilmişti çünkü çoğunluğu beyaz, yaşlı ve hatta milliyetçi akademi üyelerinin ABD dışından yapımlara oy atması çok beklenen gelişmeler değildi ama olmuştu işte. Yine daha önceki yıllarda En İyi Film Dalı'nda olmasa bile En İyi Özgün Senaryo Dalı'nda İspanyol Almodovar'ın, İspanyolca filmi Hable con Ella'nın ödül almışlığı da başka bir örnek... Neyse sonra olmaz denen oldu siyahi bir yönetmene de En İyi Film Oscarı'nı verdiler, Steve McQueen'e, 12 Years a Slave ile, ama önceki yıllarda yönetmenin çok daha sivri filmleri varken, onlar gibi değildi bu film. Sonra daha ileri gittiler yönetmeni siyahi olmasının yanında siyahi bir eşcinsel hikayesini ödüllendirdiler. Sözde o da bir devrimdi ama Moonlight (2016) adındaki bu filmin parıltısı yoktu, sinema sanatına katabileceği yeni dokunuşu ya da derinlikli bir hikayesi yoktu... Bu yıl ödülü kazanan Parazit'in dilinin de yabancı olmasına çok dikkat çekildi. Daha önceki ilklere ek olarak esasen Parazit de bu açıdan ilk, neredeyse tamamı Korece bir filmdi. Sinema dili açısından müspet yanları epey olmasına karşın, vizyona girdikten sonra 7 Kasım'daki yazımda da belirttiğim gibi Hollywood'un dünyaya armağan ettiği tür sinemasının kodlarıyla ilerleyen bir filmdi, hem de pek çok türün. Ayrıca ancak ortalama izleyiciyi güldürmeye çalışan bir mizah anlayışına sahipti. Yani en nihayetinde taa Mayıs ayında Cannes'da izleyenlerin izlenimlerinden edindiğim ve temkinliyim dediğim ve olağanüstü bazı tepkilerden tahmin ettiğim o ana akım karakteristikleri taşıyan bir filmdi. Sadece bu kadar da değil, üstelik içerik olarak karakterinin konuşmasına İngilizce serpiştiren, bahçedeki çadırın su geçirmeyeceğini çünkü onu Amerika'dan aldıklarını söyleyen dahası alt sınıf bir ailenin üst sınıfın yanında işçi olmak için o ailenin yanındaki işçileri iftira sonucu işinden edip onların yerine geçip bu kez onları işsiz bırakan, bu yaptığıyla da insanları güldürmeye çalışan bir yanı vardı. Sınıfsal derin eşitsizliği hiçbir biçimde eleştirmeyen, başkalarının ayağını kaydırarak yükselmeyi sevimli gösteren hani. Düzeni adil yönde iyileştirmeyi değil, düzenin aktörlerini değiştirip aynen işlemesini, ekonomik açıdan gayet sağcı bir tavrı meşrulaştıran bir film Parazit. İşte sonuçta ABD'nin dünyaya empoze ettiği ekonomi-politiği yeniden ve Kore dilinde üreten bir filmin ödülü alması nasıl bir devrimmiş, hangi paradigmayı değiştirmiş bilen beri gelsin. Yani bu film devire devire neyi devirmiş olabilir ki? Yani sanıyor musunuz bundan sonra sık sık İngilizce dışında dünya sinemasından çeşitli örneklerin En İyi Film Oscarı'nı alacağını. Mesela son yılların Güney Kore sinemasındaki ana akım karakteristiklere ısrarla yer vermeden kendi özgün dilini kuran ve bence şu an Güney Kore'nin en yaratıcı yönetmeni olan Hong Sangsoo'nun bir filminin bırakın En İyi Film Oscar'ını almasını, değil En İyi Film'e, En İyi Uluslararası Film'e aday olabileceğine kim ihtimal verir? Hadi diyelim bundan sonra zaman zaman İngilizce dışı dillerden filmlerin En İyi Film Oscarı'nı alabileceğini varsaysak bile sadece belli katı sınırlar dahilindeki filmlerin buna ulaşabildiğini görürüz. Bir devrimden, bir paradigma değişiminden bahsedeceksek tam anlamıyla bir sanat filminin ya da Ken Loach ve türevi politik sinema örneklerinin bu ödülü alması gerekir. Öyle bir şey olursa, işte o zaman paradigma değişmiş olur çünkü paradigma bir şeyin nasıl üretileceği konusundaki modeldir, sadece filmde konuşulan dilin farklı olması değil. Burada gördüğümüz dev bir kapitalist endüstrinin her seferinde çok ama çok küçük yenilikleri bir devrim gibi lanse ederek kendi cazibesini yeniden ve yeniden üretmesi ve kitleleri de buna inandırması. Siz siz olun her şeye inanmayın !

8 Şubat 2020 Cumartesi

Bu Da Cesar Toto (Biraz Da Eğlenelim)

Bu pazarı pazartesiye bağlayan gece Oscar Ödülleri dağıtılacak, yani Amerikan sektör ödülleri... Takip edenleriniz bilir, geçtiğimiz günlerde de Cesar Adayları açıklanmıştı. Adaylara şöyle bir baktım da ne göreyim, iki ülkenin sektör ödülünün belli başlı dallarındaki adayları arasında izlemediğim film sayısı Cesar Adayları'nda daha az, yok denecek gibi... Hal böyle olunca da günlerdir pek çoğunun yaptığı Oscar Toto yerine ben de Cesar Toto yapayım dedim çünkü Oscar'ın En İyi Film Dalı'nda olup sinemalarımıza henüz uğramayan ne 1917'yi, ne Little Women'ı izlemiştim, Ford ve Ferrari'yi hiç merak etmemiştim, üstelik dahası da var, zaten beğendiğimi söyleyebileceğim film sayısı da çok az ama Cesar'larda öyle mi? Hem de hatırlarsanız Oscar Adayları açıklandığında kimilerinin neden, nasıl aday olmadı, olamaz böyle bir şey dediği filmlerden biri olan Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi'nin de epey bir adaylığı var burada. Yani bir Amerikan ödülüne bir Fransız filmi neden aday olamadı demek yerine pek çok dalda aday olması beklenen yerde kaç ödül alabileceğini tahmin etmek daha sağlıklı değil midir? Sonuçta bu ödüllerin biri Amerikan diğeri Fransız (ki pek çok ülkenin benzer ödülü var) sinema sektörünü canlandırmayı amaçlıyor ve bana kalırsa birinin diğerine üstünlüğü yok. Ama malum, sinemayla ilgili hemen herkes Oscar konuşuyor, çokluk Cesar'a ilişkin doğru dürüst bir bilgileri bile olmayabilir çünkü Fransa'da sinema hiçbir zaman Amerika'daki kadar 'ticari' odaklı bir uğraş, o çapta bir büyük sektöre dönüşmedi, sinemanın sanatsal yönüne eğilim hep daha güçlüydü. Yani bu bağlamda Fransız sineması kültür emperyalizminin bir parçasına dönüşemedi, kitlelerin ruhuna işlemedi...  Sanırım benim farkında bile olmadan Cesar Adayları'ndan biraz daha çok filmi izlemiş olmamın altında bir Fransa-Fransız hayranlığı değil de iki ülke sinemasındaki bu paradigma farkı etkili oldu... Elbet bir çok Oscarsever bu listeyi garipseyecek hatta anlamsız bulacaktır. Sonuçta dünyanın pek çok diyarına benzer biçimde Türkiye gibi bir Amerikan mahallesinde salyangoz satmak olur mu?

En İyi Film: 
Kim Alır: Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi (Portrait de la Jeune Fille en Feu)
Kim Almalı: Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi
(Portrait de la Jeune Fille en Feu)
Kim Alabilir: Sefiller (Les Misèrables) 

En İyi Yönetmen:
Kim Alır: Ladj Ly (Sefiller)
Kim Almalı:  Ladj Ly (Sefiller)
Kim Alabilir: Celine Sciamma (Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi) 

En İyi Kadın Oyuncu: 
Kim Alır: Adèle Haenel (Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi)
Kim Almalı: Adèle Haenel (Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi)
Kim Alabilir: Noèmie Merlant (Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi)

En İyi Erkek Oyuncu:
Kim Alır: Damien Bonnard (Sefiller)
Kim Almalı: Melvil Poupaud (Yüzleşme)
Kim Alabilir: Daniel Auteuil (Yeni Baştan)-Roschdy Zem (Suç Mahalli)

Yabancı Dilde En İyi Film:
Kim Alır: Parazit (Gisaengchung)
Kim Almalı: Genç Ahmed (Le Jeune Ahmed)
Kim Alabilir: Acı ve Zafer (Dolor y Gloria)

En İyi İlk Film: 
Kim Alır: Sefiller
Kim Almalı: Sefiller
Kim Alabilir: Atlantics

En İyi Orjinal Senaryo:
Kim Alır: Celine Sciamma (Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi)
Kim Almalı: Celine Sciamma (Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi
Kim Alabilir: Ladj Ly (Sefiller), François Ozon (Yüzleşme)

En İyi Uyarlama Senaryo:
Kim Alır: Bedenimi Kaybettim (J'ai Perdu Mon Corps)
Kim Almalı: Bedenimi Kaybettim (J'ai Perdu Mon Corps)

En İyi Animasyon:
Kim Alır: Bedenimi Kaybettim (J'ai Perdu Mon Corps)
Kim Almalı: Bedenimi Kaybettim (J'ai Perdu Mon Corps)

En İyi Görüntü Yönetimi:
Kim Alır: Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi
Kim Almalı: Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi
Kim Alabilir: Sefiller

En İyi Prodüksiyon Tasarımı:
Kim Alır: Thomas Grèzaud (Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi)
Kim Almalı: Thomas Grèzaud (Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi)

En İyi Kurgu:
Kim Alır: Sefiller
Kim Almalı: Sefiller
Kim Alabilir: Yeni Baştan

En İyi Orijinal Müzik:
Kim Alır: Fatima Al Qadiri (Atlantics)
Kim Almalı: Fatima Al Qadiri (Atlantics)
Kim Alabilir: Dan Levy (Bedenimi Kaybettim)

Not: Belli başlı dallardaki fikirlerimi paylaştığım bu listede Türkiye'deki sinemalarda henüz gösterilmemiş, Roman Polanski'nin J'accuse'ünün de bazı ödüller alabileceğini öngörsem de izlemediğim için listede yer vermedim. 

30 Ocak 2020 Perşembe

Ne Çektin Be Çocuk !

Jerzy Kosinski'nin aynı adlı romanından uyarlanan Boyalı Kuş, 2. Dünya Savaşı yıllarında her ne kadar açıkça dile getirilmese de Polonya'da başlayan bir hikaye. Ailesinin onun daha güvende olacağını düşündükleri için terk ettikleri Yahudi bir çocuğun başına gelenleri anlatıyor... Romanını üniversiteye başladığım ilk haftalarda okuduğumda bu kadarı da olmaz, pes demiş sonra romanı büyük ölçüde unutuvermiştim ama birkaç sahne de aklımda kalmıştı doğrusu... Çek Yönetmen Vaclav Marhoul bir çok tarihi filmde olduğu gibi siyah beyazı kullanmayı tercih etmiş ve görsel olarak başarılı sayılabilecek bir filme imza atmış. Romanın bu ilk uyarlaması elden geldiğince romana sadık kalmaya çalıştığı için uzayan süresini çok fazla hissettirmeyecek bir akıcılıkta da ilerledi açıkçası ama o çocuğun başına gelenler gerçekten yenilir yutulur şeyler miydi? Ona bakan ilk kadının ölümüne şahit olup daha sonra bir köle olarak oradan oraya savrulan hayatında hemen her yerde şiddet görüyor, kimisinde tecavüze uğruyor, kimisinde farelerle dolu bir lağıma atılmaktan son anda kurtulurken tecavüzcüsünün lağıma düşmesini sağlıyor. Kimisinde gözleri oyulan bir adama sonra onun gözlerini oyanın intiharına şahit oluyor... Gerçekten insanın sabrını zorlayan ve bazen de abartılı sahneler bunlar, yazarının gördüğü biçimde resmedilen ama savaşın nasıl bir cehenneme yol açtığını göstermeye çalışan bir tarafı da olan. Ve üzerine düşünülesi bir kaç sahne de var, mesela yönetmen, bir kadının küçük çocuğa tecavüzünü gösterip bir erkeğin o çocuğa tecavüzünü göstermeyip ima ediyor ve dahası kadının bir hayvanla birlikte oluşunu gösteriyor. Düşünmek için yetmez mi? Peki çocuğun o hayvanın başını kesip kadına camdan fırlatması, bir erkekliğe geçiş ritüeli değilse nedir? Ve çocuk o sahneden sonra ilk kez insanlara da şiddet uygulamaya başlar hatta öldürür ama ilk denemeyi bir hayvan üzerinde gerçekleştirmiştir, pek çok katil gibi... O dönemki Avrupa'nın totaliter rejimlerini bir Yahudi çocuğun gözünden anlatan film 169 dakika gibi uzun bir süreye sahip olmasa ve bazı sert sahneleri törpülense kesinlikle Oscar'a aday olur, Parazit gibi özünde Amerikan karakteristiklere sahip bir filmin olmadığı Uluslararası Film Dalı'nda bu ödülü kucaklayabilirdi. Üstelik Venedik Film Festivali'nde yarışmış bir film Boyalı Kuş, ne hikmetse yıllardır çıkardıkları filmler bu kadar çok Oscar kazanan başka bir festival yokken... Sonuçta sinema açısından biraz kısır geçen son dönemde İstanbul Modern'deki gösteriminin hemen ardından Başka Çarşamba'ya konuk olan film 28 Şubat'ta vizyona girecek.

Yıldız: * * *   

12 Ocak 2020 Pazar

Onat Kutlar Anmasındaydık

25 yıl önce 12 Ocak tarihinde günlerce verdiği yaşam mücadelesini kaybetmişti Onat Kutlar, kör bir şiddet eylemine kurban gitmişti. Ben ilk olarak henüz üniversite yıllarındayken İshak adlı öykü kitabıyla tanımıştım onu. Daha 23 yaşındaymış yazdığında. Cevat Çapan'ın anlattığına göre o dönem edebiyat çevrelerinde Sait Faik'le kıyaslayanlar dahi olmuş Kutlar'ın öykücülüğünü, daha sonra Fransa'ya giden ve orada sanat sinemasının kurumsal olarak yükselişine çıplak gözle tanık olan Kutlar oradan aldığı ilhamla 1965 yılında Sinematek Derneği'nin kuruluşuna da öncülük etmiş bir isim ve o noktadan sonra çoğunlukla film eleştirmeni ve insan hakları savunucusu olarak bilinen Kutlar'ın anmasında çeşitli demeçlerinin yer aldığı videolar, Cevat Çapan ve Adnan Özyalçıner'in Kutlar hakkında anlattıkları, Genco Erkal'ın, Kutlar'ın Bahar İsyancıdır kitabından okuduğu bir bölümün yanı sıra, Hülya Uçansu'nun Kutlar için günümüzde yazdığı bir mektuba şahit olduk, ki belki de anmanın en etkileyici bölümüydü. Bir de Çapan'ın Kutlar için söylediği o ne ürettiyse akıllı bir kalp ile üretti cümlesini değerli buldum. Gece, Kutlar'ın 1993 yılında hakkında olumlu bir eleştiri yazdığı İdil Biret'in piyano resitaliyle sona erdi. Uzun yıllar sonra Kutlar'ın anısına yeniden canlandırılan Sinematek Derneği'nin Kadıköy Belediyesi'yle ortaklaşa düzenlediği, Zeynep Oral ve Cem Davran'ın sunuculukları üstlendiği Süreyya Operası'nda gerçekleşen gecede küçük teknik aksaklıklar ve biraz metne bağlı kalınmasından kaynaklanan monotonluk da göze çarptı.  

27 Aralık 2019 Cuma

2019'un En İyi Filmleri *



1-Les Fréres Sisters / Jacques Audiard

2-Portrait de la Jeune Fille en Feu / Celine Sciamma

3-Le Jeune Ahmed / Dardenne Kardeşler

4-Sorry, We Missed You / Ken Loach

5-Elisa y Marcela / Isabel Coixet

6-Peterloo / Mike Leigh

7-Mi Obra Maestra / Gaston Duprat

8-A Hidden Life / Terrence Malick

9-Gangbyeon Hotel / Hong Sang-soo 

10-Der Goldene Handschuh / Fatih Akın

11-Les Misérables / Ladj Ly

12-In Fabric / Peter Strickland

13-Alpha: The Right to Kill / Brillante Mendoza

14-Rojo / Benjamin Naishtat

15-Dylda / Kantemir Balagov

16-Synonymes / Nadav Lapid

17-Om Det Oandliga / Roy Anderson

18-La Paranza Dei Bambini / Claudio Giovannesi

19-Gisaengchung / Bong Joon Ho

20-It Must Be Heaven / Elia Suleiman 


* Listedeki filmler daha önceki yıllarda da olduğu gibi 2019 yılı içerisinde sadece sinema salonunda izlediğim 'güncel' filmlerden oluşmaktadır, yine aynı yıl içerisinde sinema salonunda izlediğim klasikleri hak verirsiniz ki listeme almadım. 


7 Aralık 2019 Cumartesi

Celine Sciamma'dan Yalın Bir Aşk Filmi

Bence Celine Sciamma'nın filmi son yıllarda gördüğüm en yakıcı final sekanslarından birine sahip. Yönetmenin filmin son planında insan ruhunun derinliklerindeki o yüce duygunun, aşkın, nasıl bir şey olduğunu yansıtışından etkilenmemek zor.

Cannes'daki gösteriminden bu yana, tabii benim için seçkiye girdiğinden bu yana da demek mümkün, yılın en merak ettiğim filmiydi Celine Sciamma'nın Portrait de la Jeune Fille en Feu'sü (Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi). Nedeni Cannes ödül töreninin hemen öncesinde yazdığım yazıda vardı: Kadınların romantik dönem filmleri konusundaki hünerleri. Mesela Jane Campion, Nicole Garcia ya da Isabel Coixet'inin filmlerinde az mı yüreğimiz dağlanmıştı? Ama Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi, Filmekimi sonrasında öyle bir övüldü ki, ister istemez beklentimi biraz düşürmek durumunda kaldım... Hep söylemişimdir aşırı övgünün olduğu yerde filmler ortalama beğeniye yaklaşacak karakteristiklere sahip olduğunun işaretlerini verir. Bunun belki istisnaları vardır ama ezici çoğunlukla dediğim gibi olur... Açıkçası filmi izlerken de işte iyi ki beklentimi biraz düşürmüşüm dedim, bu film aşka bakışımızı darmaduman edecek kadar derinliğine sahip mi pek sanmıyorum açıkçası, çok da entelektüel çaba isteyen sahneleri yok, elbet ağırbaşlı yine de izlemesi kolay mı kolay bir film ve bir şerh düşeyim, diyaloglarına biraz daha dikkat kesilmek gereken bir tarafı da var... Şimdi hemen bunlar mı problem demeyin. Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi'nin biçimiyle ya da içeriğiyle sinemaya çok da yeni bir şey kattığını düşünmüyorum, yani o abartılı övgüleri mecburen bir kenara bırakalım ama sonra bu söylediklerimi de bir kenara bırakalım çünkü film son derece yalın anlatımının ardında kırık bir aşk hikayesi anlatıyor ve ben aşkı anlatan iyi niyetli her filmin değerli olduğu kanısındayım ve bunu sinema sanatının sunduğu imkanları oldukça iyi kullanarak yapıyor. Üstelik aşıkların ikisinin de hiçbir suçu olmayan, tam zaman ya da mekan yanlıştı, biz ne yapalım filmi bu, ah etmenin mümkün olmadığı türden... 1700'lü yıllarda geçen hikaye, bizim bugünkü toplumumuzdan bile daha geri kalmış bazı özelliklere sahip. Bir genç kadının hiç tanımadığı bir adamla evliliğe zorlandığı dönemin Fransa'sında adam bu kızla evlenmek için onun yağlı boya bir portresini görmeyi şart koşar. Bugünkü gibi whatsapp ya da instagram ne arasın! Ve bunun için ressamlar çağrılır, ama kızımız poz vermez çünkü böylesi bir evliliğe haklı olarak isteksizdir. Ta ki ressamların sonuncusu gelene kadar, ona karşı da ilk başta isteksiz olacağı düşünülür ya, neyse ki yavaş yavaş alevlenmeye başlayan aşkın etkisiyle bir süre sonra portresini çizmesine izin verir. İlk başta ressam gizli gizli gözlemlediklerini tuvale aktarmaya çalışmış, pek de başarılı olamamıştır. Aşkın alevlenen ateşine koşut olarak tamamlanan ikinci tablo bir yanda adeta çiftin aşklarının dışavurumu gibidir, diğer yandansa kaçınılmaz bir ayrılığın habercisi... Filmin öncelikle aşkla sanat arasında paralellik kuran bir savunusu var, ayrıca dönemi yansıtışı ve aşkın nasıl da güçlü bir duygu olduğunu ve bazen aşık olunacak kişinin cinsiyetinin beklenilenden farklı olabileceğini, başroldeki ikilinin (Adele Haenel ve Noemie Merlant) başarılı yorumunun ardında büyük özenle yazılmış bir senaryo ve harikulade görüntü yönetimi eşliğinde aktarıyor. Kuşkusuz filmdeki kadrajların çoğu, ünlü bir ressamın tablolarından çıkmış izlenimi veriyor. Bunun sinemanın resim sanatıyla ilişkisini ön plana çıkardığını da düşünebiliriz, hem biçim içerik uyumu açısından da resim sanatına bir övgü taşımış olur. Filmin yalın görünümünün ardındaki zarafet diyelim biz ona ya da filmi izledikten sonra geçen sürede bir miktar daha derinleşiyor hissi, bu açıdan biraz Michael Haneke'nin Amour'u da öyle değil miydi dedirtiyor sanki. Biraz zaman geçtikçe biraz üzerine düşündükçe içimizde büyüyüp başyapıt bölgesine girebilecek, her anlamda tam bir kadın filmi.  

Ve her şeyin ötesinde Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi, günümüzde içi epeyce boşaltılan aşkın iç ateşinin yüze nasıl vurduğu ve bazen bir müzik parçasının (Vivaldi'nin Dört Mevsimi'nden Yaz) bile o ateşi nasıl alevlendirebildiğiyle neticelenen muhteşem final sekansıyla bence daha da büyük bir filme dönüşüyor... Ki filmin ilk yarısında bunun işaretini verdiği bir piyano sahnesi var, bu ve bunun gibi detaylar filmin neden senaryosuyla bu kadar ön plana çıktığını aktarıyor bize.

Yıldız: * * * *