24 Haziran 2021 Perşembe

Hoş Geldin İstanbul Film Festivali

Yaklaşık 7 ay sonra tekrar sinema salonlarında olmanın mutluluğu, Cannes arefesinde İstanbul Film Festivali coşkusu. Fahiş fiyatlara (1 tam bilet 45 lira) rağmen salonların doluluğu...

Céline Sciamma'dan Bir Şiirsel Mini Başyapıt


Herhalde dünyada annelerin yerini doldurabilecek hiçbir şey yok. Bu salt klişe bir cümle değil. Antropoloji biliminin tüm birikimi ışığında ortaya konulmuş bir olgu. İnsan evladının, özellikle de çocuğun anneyle kurduğu sevgi bağının memelilerin yüzbinlerce yıllık tarihinde bir eşi benzeri yok. Evet maalesef babalarla çocukları arasında, daha ileri gidelim, eşler arasında dahi bir benzerine çok rastlanamamış bir acı gerçek bu... Ve Alev Almış Bir Genç Kadının Portresi ile son yılların en etkileyici filmlerinden birine imza atan Céline Sciamma, daha mütevazi ama belki de annenin kaybına ilişkin sinema tarihinin en şiirsel filmlerinden birine imza atıyor Küçük Anne (Petite Maman) ile. Öncelikle bir anne ve kızının huzurevinden ayrılışlarıyla başlayan hikaye hayatını kaybeden anneannenin evine geldiklerinde bambaşka bir şekle bürünüyor. Küçük kız yanında annesi olmadan evin etrafında oynarken kendisine oldukça benzeyen yaşıtı bir kızla çok iyi arkadaş oluyor, böylece film ağırbaşlı yapısının ardında bir miktar gizem yaratan bir hal de alıyor. Filmin sonuna kadar da başta gördüğümüz anneyi bir daha görmüyoruz (mı acaba?)... 72 dakika gibi kısa süresini çok iyi yazılmış, duru bir anlatımla perdeye taşıyan film, kendisini izletirken izleyicisine beyin jimnastiği yapma şansı da veriyor, ki zaten sanat sinemasından beklediğimiz de bu.
  

Hong Sangsoo'dan Bir Resital

Pek çok elementin toplamından meydana gelen sinema için resital diyerek övgüyü bir kişiye bağışlamak diğerlerine haksızlık olmaz mı? Peki ya karşımızda sinemanın, yönetmenin sanatı düsturunu mükemmel biçimde dolduran biri varsa? Hong Sangsoo hemen her yıl bir filmini izlediğim ve hiç duraksamadan yaşayan en yaratıcı 5 yönetmen arasına alacağım biri. Son filmi Takdim (Inteurodeoksyeon veya Introduction) ile kendi sinemasının tüm karakteristiklerini barındıran aynı zamanda sinemasını bir miktar yenilemeye de çalışan katmanlı ve yoğun bir film gerçekleştirmiş. Evet yoğun, öyle ki 66 dakikaya bu kadar şey nasıl sığar, üstelik hiç acele etmeden, plan plan, sekans sekans, kelime, kelime ördüğü öykü hiç mi es vermez ya da es verdiği andan sadece saniyeler sonra dikkat çekici bir diyalog, kamera hareketi ya da sahne geçişi gelir, bu plan-sekans olmasa da olurmuş dedirtmez... Biri daha kısa iki bölümden oluşan öykü, babası akupunktur doktoru ve babasına tedavi olmaya gelen meşhur bir eski tiyatrocuyla ilişki yaşayan anneye sahip bir gencin (Young-ho) etrafında cereyan ediyor. Young-ho aynı zamanda kırık da bir aşk hikayesi yaşıyor, her ne kadar rüya olarak görsek de. Babası kazandığı yüklüce paranın haksız kazanç olduğunun farkında, annesinin sevgilisi de sevmediği kadına seviyormuş gibi yaptığının... Young-ho, annesi ve annesinin sevgilisiyle bir araya geldiği yemekte neden tiyatrocu olmaktan vazgeçtiğini çok güzel özetliyor: Sevmediğim bir kadınla öpüşmek kendimi sevgilime karşı kötü hissettiriyordu. Her eylem mutlak bir anlam taşır, bir kadına sarılmam için onu sevmem gerekir. Etik olan budur. Elbette bu dedikleri annesinin sevgilisini çileden çıkarıyor. Neden ola ki?  Anne de ne yapacağız bu çocukla çok hassas diyerek dert yanıyor. 
Sinema tarihine geçebilmek çapta bir sahne, bilmem abartıyor muyum... Sangsoo; insan ilişkileri, özelde de kadın-erkek ilişkilerine bakışındaki ince ustalığı bir adım daha ileri götürüyor ve ben şuraya varıyorum: Sangsoo sinemasından öğrenecekleri olan genç sinemacılar kadar dikkatlerini vermeleri durumunda son yıllarda daha da görünür olan psikolojiye meraklı ilişki koçlarının da öğrenecekleri bir şeyler var. Yönetmenin kariyerinin en iyi filmlerinden biri olan Takdim, geçtiğimiz Berlin Film Festivali'nde en iyi senaryo ödülünü kazandı. 

Özgün Bir Deneme

Rumen Sineması Avrupa Festivalleri'ndeki güçlü görünürlüğünü sürdüyor. Nasıl sürdürmesin ki. Altın nesil olarak adlandırılabilecek pek çok farklı yönetmen ile kalburüstü filmler gerçekleştiriyorlar, yaklaşık 20 yıldır... Radu Jude'un Türkçe bir isme sahip Osmanlı Western'i Aferim!'i de (ki ben pek sevmem) sanıyorum ki ülkemizde vizyon görememişti. Kaçık Porno (Babardeala Cu Bucluc Sau Porno Balamuc) adlı son filminin Türkiye'de vizyona girmeyeceğini öngörmek ise
 hiç zor değil. Üstelik Berlinale'den kazandığı bir Altın Ayı'ya rağmen. Neden, çünkü bugün sadece twitterda bile milyonlarca izlenen birkaç dakikalık pornografik videolardan biriyle başladığı için. Halbuki Fransa, Almanya, Hollanda veyahut Portekiz vizyona girdiği ya da yakın zamanda gireceği ülkelerden sadece birkaçı... Evet üç bölümden meydana gelen film bu üç bölümden önce bir porno olarak başlıyor. Adı porno olsa dahi yine de şaşırtıcı bir giriş... Daha sonra ise filmin girişinde gördüğümüz bu videosu internete sızmış kadın öğretmenin kentin içinde, gündelik hayatından izler, ikinci bölümde yönetmenin siyasetten cinselliğe ve tabii pornonun kökenine, kurmacaya, gerçeğin kendisinin değil temsilinin yüceltilmesine (ki girişte erkeğin videoyu açtıktan sonra erekte olabilmesi önemli detaydır), 1989 Rumen Devrimi'ne kadar sözlerini fotoğraf ve görüntülerle bir araya getirdiği bir 'essay film', üçüncü bölümdeyse öğretmenin veliler tarafından yargılanışı uzun uzun perdeye geliyor, yoğun ve yorucu diyaloglar eşliğinde... Cinselliğin hayatın temeli olmanın yanında, hayatımızı küfürlerden, reklam afişlerine kadar çepeçevre saran bu gerçeklik ve diğer yandan böyle bir gerçeklik yokmuşçasına davranan (fermuarının çekik olmasını fazlaca önemseyecek kadar) ahlaki iki yüzlülük filmin konusu denilebilir. Bir öğretmeni internete düşmüş videosundan ötürü çocuklarına kötü örnek olacağını düşünerek yargılayıp diğer yandan videoyu izlerken duyulan haz ve güçlü istekte bir çelişki yok mudur? Jude bu çelişkiler bütünü üzerine özgün bir deneme gerçekleştiriyor. Kendine has, yer yer uçarı ve oldukça eleştirel ve de hazmı zor, bir kez daha izlenmeyi hak eden bir üslupla. Takdir edilesi... 
    

Hamaguchi Yükselen Değer

Ryusuke Hamaguchi, şüphe yok ki günümüz Japon sinemasının yükselen bir değeri...  Geçtiğimiz yıllarda benim ilk izlediğim filmi olan Asako 1-2 ile gönlümüzü fetheden yönetmenin kendi öykülerinden seçip uyarladığı yeni filmi Çarkıfelek (Guzen to Sozo) bir yerde aralarında küçük bağlantılar da yakalanabilecek üç öyküyü 121 dakikalık süresine yayan bir yapım. Sangsoo ve Linklater sinemasından izlerin özgün bir bireşimi, hatta Rohmer sineması da bu bireşime katılabilir sanıyorum. Tesadüfler, kaçan fırsatlar, geri dönüşü olmayan hatalara ilişkin diyalog ağırlıklı durumlardan ibaret bir sinemayı yeğleyen yönetmen, bana kalırsa
bu üç öykünün her birinde volümü bir miktar daha arttırıyor. Özellikle ana karakterin yürüyen merdivendeki bir kadını 20 yıl önceki arkadaşına benzetmesiyle başlayan son öykü; teknolojik bir kazayla yanlış adreslere giden e-mailden muzdarip bir kadının öyküsünden internetin kullanılmadığı yakın geçmişimize dönüyor. Burası sevgi, dostluk, benzerlik, mazi, hatırlamak gibi kavramlar üzerinden insana dair pek çok olumlu (en azından son kertede) duyguyu izleyicisine geçirmeyi başaran etkileyici bir bölüm. Film de en etkileyici noktada bitiyor. 

Michel Franco'dan Sert Bir Film

B
u Meksika ne menem bir ülkedir. Kendi adıma Amat Escalante'nin Heli'sinde uyuşturucu kartelleriyle işbirliği içindeki askeri üniformalıları görmek etkileyiciydi mesela. Ama Franco'nun Kronik adlı filmini hatırlayan ben yönetmenin siyasi konulara girmektense daha bireysel hikayeler anlatmayı tercih ettiğini düşünmüştüm. Kronik öyle bir filmdi çünkü (onun da sadece finali sertti) ama Yeni Düzen (Nuevo Orden) adlı filmiyle o da siyasi konulara giriyor. Filmi "Savaşın Sonunu Ancak Ölüler Görür" diyerek bitirişinden de anladığımız geleceğe dair umudunu yitirmiş yönetmenin filminde konformist zenginlerin konforunu kaçıran bir grup devrimci görünümlü kitlenin saldırısıyla ortaya çıkan kaosu bastırmak adına asker hemen yönetime el koyuyor. Ama ne el koyma; tecavüz, şiddet, şantaj gırla gidiyor. Adeta böyle bir fırsat ellerine geçsin diye beklemişler sanki. Biraz tanıdık geldi mi? Askerin asıl derdi düzeni sağlamak da değil hani, kendi hiyerarşisi içinde zenginlerin parasına konuyor, hiyerarşi içindeki askerlerin bir yetersizliğinin serencamı ölüm oluyor. Zaten hemen herkesi öldürmeye pek meyilliler... Film tanıtım broşüründe bir distopya olarak tanıtılıyor ama sonuçta Meksika dünyadaki suç ve şiddetin bu kadar başını çeken bir ülke olmasaydı, herhalde bu filmler de üretilmezdi değil mi?

Bir Feminist Meta-Harror

Sansür (Censor) için jenerik perdeye yansıdığında BFI ibaresini (yani British Film Institute) gördüğümde çok kötü bir film izlemeyeceğimizi düşündüm açıkçası. Bu ibareye sahip hemen her film öykü-içerik ve teknik yönden belli bir düzeyi tutturur. Sansür de onlardan biri. VHS furyasının yaşandığı bir dönemin sansür kurulundaki bir kadını merkeze alan film, bir noktadan sonra (sonlarına doğru) izlediğimiz film ile o yoğun şiddet içeren B ya da belki Z olarak tabir edilen VHS filmler arasındaki sınırları muğlaklaştırıyor. Burada filmin başrolündeki Enid (Niamh Algar)'i küçükken kız kardeşini o filmlerden birindeki gibi kaybetmesinin etkisiyle o filmlerdeki öyküyü tersine çevirmeye çalışmasına neden olan bir güdünün harekete geçirdiğini belirtmek gerek. Sonuçta öyküsünde bazı eksiklikler barındırsa da bir kadın elinden çıktığı apaçık, bence yine de özgün olarak görülebilecek bir meta-harror Sansür.

Malgorzata Szumowska'nın Michal Englert ile birlikte yazıp yönettiği Bir Daha Asla Kar Yağmayacak (Sniegu Juz Nigdy Nie Bedzie) yanında taşıdığı masaj yatağıyla Pripyat'dan (Çernobil felaketinden sonra boşaltılan kent) Polonya'ya gelen bir gencin hikayesi... Sanırım Polonya'da bir sitenin içinde (Polonya küçük evreni olsa gerek) özellikle kadınlara masaj yapan ve onların cinsel yönden ilgisini çeken bu genç üzerinden yönetmen Polonya-Ukrayna gibi iki Slav toplumuna bir şeyler anlatmak istiyor. Ancak yönetmenin daha önceki filmleri gibi (Cialo ve Twarz gibi) filmin bir odak sorunu var. Müziğin kullanımı, senaryonun bir takım paraboller çizmesi, başarılı bir görüntü yönetimi
 gibi tüm sürükleyici unsurların yanında inanılmaz dağınık... Film bittiğinde belli belirsiz güçlü bir duygu geçse dahi o duygunun niye geçtiğine ilişkin akılcı bir açıklama yapan az olsa gerek. En azından Szumowska filmleri benim için hep aynı, bir duygusu var ama bu bir yanılsama olabilir mi düşüncesi? Avrupa festivallerinin ilgisini çekiyor ne yapalım ki...

Festival Yıldız Tablosu

Küçük Anne  * * * *

Takdim    * * * *

Kaçık Porno  * * * *

Çarkıfelek  * * * * 

Yeni Düzen  * * * 

Sansür     * * *

Hatıra Kutusu  *

Bir Daha Asla Kar Yağmayacak  * 

Doğal Işık  *

15 Nisan 2021 Perşembe

Yine Aşk Ve Yine Şu Fransızlar

Pandemi koşullarının mutasyonların da etkisiyle olası senaryoların en kötülerinden birini yaşattığı ve önümüzü görmekte zorlandığımız şu dönemde neyse ki edebiyat yönünden şanslıydık. Yaşayan yazarların en iyilerinden biri olarak görülebilecek Orhan Pamuk'un tarihi olduğu kadar hatta belki daha fazla siyasi roman türünde değerlendirilmesi gereken Veba Geceleri romanı has sanata susuzluğumuzu belli ölçüde giderdi. Ama tahmin edilebileceği gibi ilgi, çeşitli pazarlama tekniklerine rağmen okumayı sevmeyen geniş kitlelerin sinemaya (adı üstünde kitle sineması) ve özellikle dizilere gösterdiği ilginin çok çok altında kaldığı için bir tartışma ortamı da yaratamadı. Yazarın şahsına duyulan nefret ve sanki edebiyatla güçlü ilişkileri varmışçasına yazarın hiçbir romanını okumadan ya da bitiremeden yazarın yazarlığını kötüleyenlerin atıp tuttuklarını saymıyoruz elbette... Diğer yandan İstanbul Film Festivali 40. yılını sınırlı sayıda filmle çevrimiçi olarak sessiz sedasız gerçekleştirdi ve gerçekleşiyor. Bu süreçte ah ! keşke sinemalarda izleseydik dediğim bir filmle de karşılaşmış bulunmaktayım. Les Choses qu'on dit, les choses qu'on fait adlı (sanırım Söylediğimiz Şeyler, Yaptığımız Şeyler anlamına geliyor) Türkçe'ye filmin içeriğine son derece uygun bir çeviriyle Gönül İşleri olarak geçen film, yine en iyi şekilde Fransızlar'ın kotarabileceği türden bir karmaşık ilişkiler filmi. Arzular, aşk, ilişki, evlilik, dostluk gibi kavramlara toplu ve sistematik bir akış atan film yeni tanışan Daphne ve Maxime karakterlerinin geçmiş ilişkilerini birbirine anlatmasıyla başlayıp daha sonra geçmişin de geçmişinin anlatımıyla  iki saat içinde giderek genleşen bir yapıya bürünüyor. Birbiriyle bağlantılı pek çok ilişkiye dair bilgilere sahip olduğumuz filmdeki bu ilişkilerde kendi hayatlarımızdan bir takım izleri bulmak da mümkün olsa gerek. Ama gerçekten pek çok Fransız filminde (Bazı Avrupa ortak yapımları olarak genişletmek de mümkün) olduğu gibi buradaki karakterler dürüstlükleriyle olduğu kadar dürüst olamadıkları anlarda dahi kendilerine saygı duyulacak soylu hislere sahip. Film bittiğinde karakterlerden hiçbirine kızmak ya da onları yargılamak mümkün değil ama anlamak mümkün.  

Yıldız: * * * *

7 Ocak 2021 Perşembe

Bir İtalyan Filmi Ve Yine Şu Erkeklik Meselesi Ve Sevgisiz Büyüyen Çocuklar

Sinemaların açılışı bir kez daha ertelendi. Bu kez Mart'a. Öyle olunca da en başta Başka Sinema, ve daha sonra İstanbul Film Festivali için ellerindeki filmleri çevrimiçinde göstermekten başka şans kalmadı... Diğer yandan filmleri çevrimiçinde göstermek için zaten biraz fazla hevesli değiller miydi? Bir öngörümüydü bilinmez çoğu filmi çevrimiçinde tüketmişlerdi ve geriye herhalde bir avuç film kalmıştı... Festival geçen yıl fiziksel olarak gerçekleşebilseydi muhtemelen orada gösterilecek filmlerden biri, D'Innocenzo Kardeşlerin Favolacce (Çirkin Masallar) adlı filmi gösterildi mesela. Pek çok İtalyan filminin ya da İtalyan kökenli yönetmenin kadim meselesi iktidar olgusuyla ilintili bir film. Mafyanın anavatanı olan bu ülkenin çıkardığı bu filmler hiç kuşkusuz onulmaz iktidar hırsının filmleridir ya da mafya filmi olmasına bile gerek yok, Matteo Garrone'nin daha birkaç yıl önce izlediğimiz Dogman'ı da öyledir. Ve Çirkin Masallar da öyle. Bir yanda ergenliğe yeni giren oğlunun komşunun kızıyla birlikte olmasından gurur duyan baba, diğer yanda oğlunu dövmeden duramayan baba ya da misafirliğe gelen hoş bir kadınla nasıl cinsel birliktelik yaşayacaklarını tartışan babalar, daha doğrusu argo tabirle onu nasıl düdükleyeceklerini, ona sahip olacaklarını tartışanlar. Öbür yanda yine ergenliğe yeni giren bir oğlan çocuğunu onunla birlikte olmaya ikna etmeye çalışan bir genç kadın bir de yaşıtı başka bir kız. Ve acısı kadınlar tarafından da içselleştirilen erkeklik teamülleri. Ve çocuk doğurmaktan ötesini düşünmeyen aileler işte ve sevgisiz yetişen çocuklar... Bir erkek, hele de kadının biraz dişiliği ön plandaysa onunla birlikte olmak zorundadır, onu reddederse muhtemelen kadın onu eşçinsellikle itham edebilir. Aslında bizim gibi Akdeniz ya da Doğu toplumlarına tanıdık değil mi bu anlatılanlar. Hem erkeği hem kadını bir noktada erkek temelli tahakkümün taşıyıcısı konumuna iten bu çarpık anlayışlar... Gerçekten erkek için de zor, sürekli zedelenmemesi gereken bir iktidarı koruma çabası... Baba, bir sahnede komşunun havuzundan çıkardığı kızının saçlarını kestiriyor ve kesin o asalak kömünistlerden bit bulaşmıştır diyor. Ve tüm bunların faşizmin kurucusu, o da ne enteresandır ki eski bir Marksist olan Mussolini'nin ülkesinden çıkması bir tesadüften ibaret mi? Sonuçta epeyce dağınık, bir odak noktası tutturamayan ama başı ve sonuyla kısmen bir bütüne ulaşan ve merakla izlenen bir film Çirkin Masallar... 

Yıldız: * * *

27 Aralık 2020 Pazar

2020'NİN EN İYİ FİLMLERİ

Sinemaların aylarca kapalı kalıp açıldıktan kısa süre sonra tekrar kapandığı şu üzücü yılda yine de sinemalarda bazı önemli filmler izleyebildik. Gerçi çevrimiçi gösterimler de arttı ya! Oralarda da birkaç bir şey izledim özellikle de festivallerin çevrimiçi gösterimlerinde. Ama hem çok etkilendiğim örneklerle karşılaşamadım hem de o kadar çok çevrimiçi gösterim oldu ki, hepsine yetişemedim, yetişmek de istemedim açıkçası. O yüzden yıllardır olduğu gibi bu yıl da sinema perdesinde gösterilen filmlerden bir ilk 10 oluşturdum (son iki yıldır ilk 20 oluşturmuştum) ve filmleri izledikten sonra bu blogta yazdığım yazılardan küçük parçaları da kırpıp altına ekleyerek... Şöyle dönüp bakınca az sayıda film arasından gayet doyurucu bir toplam çıktı diye düşünüyorum...  

1- UNDİNE

"İşte bir kez daha sinema sanatının gücü... Barbara, Phoenix, Transit gibi filmlerini ilgiyle izlediğimiz, gitgide çıtayı yükselten Christian Petzold'un bana kalırsa en muhteşem filmi olmuş Undine..." "...ve elbette  Christoph'u başarıyla yorumlayan Franz Rogowski ve Undine'yi mükemmel yorumlayan Paula Beer'in katkısıyla. Hani şu melankolik güzel, yoksa artık Paula Beer'e aşk filmlerinin unutulmaz kadını mı demeli, en azından perdeye yansıttığı ruhuyla hayallerimizin kadını olduğu kesin. Ve Undine'de gerçekten bir tür hayalin izdüşümünü canlandırıyor Paula Beer, önce François Ozon'un Frantz'ı, sonra Transit ve şimdi Undine'yle oyunculuğunu taçlandırıyor...Velhasıl az sayıda film izleyebildiğimiz şu tuhaf yılın en büyülü, en romantik, en güzel filmi Undine..."

2- SHEYTAN VOJUD NADARAD (ŞEYTAN YOKTUR)

"...kimi yönlerden başyapıt düzeyinde görülebilecek bir yapım. Yönetmenlik meziyetlerinden bahsetmiyorum. İşin o tarafı mütevazi aslına bakarsanız." "...son derece çarpıcı bir senaryoya, daha doğrusu senaryolara sahip film 150 dakikayı aşan süresine dört farklı öyküyü sığdırıyor." "...Her öykü, dramatik gelişim çizgisiyle; yarattığı merak duygusu, barındırdığı sürprizleri, iç tutarlılığı (ve tabii ki dış tutarlılığı) ve etkileyici anlarıyla önemli bir bütünlük oluşturuyor, hem anlatımı hem de anlattıklarının son derece önemli bir meseleye dokunması sebebiyle..."


3- ETE 85 (85 YAZI) 

"...İnsan ruhunu başarılı biçimde tahlil edebilen sayılı yönetmenlerden olan Ozon; aşkın, bencilliğin, kıskançlığın, pişmanlığın, vicdanın, paylaşımcılığın iç içe geçtiği, son kertede olgunlaşmak için belki bir takım acıların da yaşanması gerektiği ama hayatın tüm bu acılara rağmen var olduğu ve geçmişi öyle ya da böyle geride bırakmak gerektiği yönünde bir tür ders niteliğinde bir filme imza atıyor..."



4- DOMANGCHIN YEOJA (KAÇAN KADIN)

"...perdeden sahnelerin içine girmek isteyeceğimiz düzeyde yumuşak bir sinema dilini destekleyen son derece hoş kadrajlar, mükemmele yakın oyuncu yönetimi ve doğal oyunculuklar, az ve ölçülü kamera hareketleri, ve yine az miktarda sahneler arasında ve içinde bakış açımızı değiştiren zoom-in ve zoom-out yapan bir kamera ve yine geçişlerde tercih edilen sınırlı müzik kullanımıyla şiirsel bir anlatımı yakalıyor..."


5- DRUK (KÖRKÜTÜK)

"Hayata niye gelir ki insan? Cevabı bir çırpıda vermesi kolay olmayan bir soru... O cevap, mutlu olmak için neden olmasın, mümkün olabildiği kadar çok mutlu anlar yaşayarak bu hayattan ayrılmak neden olmasın ve bu mutluluğa önemli katkısı olan alkolü neden yadsıyalım?..." "...Tam da alkolün insana yaşattığı dinamizmi perdeye yansıtan ve izleyicilere nakşetmeyi başaran film gerek oyuncuların performansları, gerekse finaldeki dans sahnesiyle etkileyici bir bütünlüğe de ulaşıyor. Hani mutlu sonla biten, şu kendini iyi hisset denilen filmler vardır ya. İşte o filmlerin ulaşabileceği yüksek çıtalardan biri Körkütük."


6-  J'ACCUSE (SUBAY VE CASUS)

"...insanlık tarihinin, Fransa gibi hukuk ve demokrasinin beşiği ülkelerde bile ne kadar haksızlıklara gebe olduğunu göstermesi açısından değerli ve adaletin ne kadar gecikmeli geldiği, geldiğinde bile tam bir adaletin sağlanamadığı mevcut durumda Emile Zola gibi yazarların, bir ülkedeki aydınların korkusuzca bildiklerini savunmasının ne kadar önemli olduğunu vurgulamakta..."...Ve anlattığı olayın öneminden hareketle mesajı net olarak veriyor. Sonucu ne olursa olsun hakkın peşinden koşun..."


7- SWEAT (TER)

"...bir Polonya yapımı ve bence ilginç ve yenilikçi bir hikayesi var..." "..Hani halk arasında instagirl olarak da bilinen şu  instagram fenomeni kadınları takip ediyor, daha doğrusu bir tanesini. O kadının yaşamına tanık ederken 600 bin takipçinin ne kadar yapay olduğunu anlatıyor. Belki de kadına o kadar çok ilgi gösterenin olduğu yerde tetiklenen  arzusuzluk ve bir noktada kadını bir tür vicdan muhasebesine de götürecek iyi örülmüş olay örgüsüyle kayda değer bir yapıma dönüşüyor."


8-  ASA GA KURU (ANNE GİBİ)

"...sağlam senaryolu klasik bir filmin karakteristiklerini taşıyor ama zaman açısından sıçramalı kurgu anlayışıyla da bir nebze özgünleşiyor. Ve önemlisi,  anlamlı bir mesajın peşinden gidiyor. Evet, sevgiyi önceliyor, sevgi emektir diyor ama sadece emek vererek gerçek bir annenin yeri tamamen doldurulabilir mi diye de soruyor. Üstelik o anne yeni doğmuş çocuğunu bir takım baskılar sonucu mecburen başkasına vermek zorunda  kalmış olsun..." 


9-  NOWHERE SPECIAL (ALELADE BİR YUVA)

"...Passolini'nin dingin, kontrollü anlatımı da film İngilizce olsa bile bu filmin bırakın ABD bağımsızı olmasını İngiltere'yle bile alakası pek yok dedirtiyor. Tipik bir Kıta Avrupası örneği... Evet fazlalıkların törpülenmesinin de ötesinde bir minimal senaryo ama yine de melodramın tuzaklarını düşmesi çok mümkün bir örneği oralara yaklaştırmayan bir senaryo bu."



10- BANDAR BAND (HAYALLER BANDOSU)

"...Film alelade bir yol filmi olarak gerçekçi stilde başlayıp sonlara doğru bir rüya sekansına evriliyor. Aslında hiç göze batmadan son derece yumuşak bir geçişle yapıyor bunu ama bir yandan da şaşırtıcı, sürpriz bir geçiş bu ve filmi büyüten. İşte film yapmak için türlü türlü engellerin ne olduğunu söylemeden bu engelleri ve İran'da sanatçı olmanın ne kadar zor bir şey olduğunu oldukça yaratıcı biçimde anlatmak mümkün..."


*  Filmlerin orijinal adlarını kullanmaya çalıştım. Yanında da eğer farklıysa Türkiye'deki gösterim adlarını

18 Aralık 2020 Cuma

Undine, Yürek Burkan Bir Başyapıt

İşte bir kez daha sinema sanatının gücü... Barbara, Phoenix, Transit gibi filmlerini ilgiyle izlediğimiz, gitgide çıtayı yükselten Christian Petzold'un bana kalırsa en muhteşem filmi olmuş Undine... Undine, Alman mitolojisinde orman içi göllerde yaşayan bir su perisi ve ölümsüz. Ancak bir erkekle evlenirse ölümlü olan ama o erkek tarafından terk edilirse de o erkeği öldüren bir su perisi bu. Dünyaya adım atıp defalarca hüsrana uğramış bir su perisi yani... Gerçi bu miti bilmeseniz ne gam. Petzold, mitolojide ve masallarda gerçek hayatla kurulan saydam ama güçlü bağların çok iyi ayırdında o yüzden ki tüm masalsılığın ardında capcanlı, gerçekçi bir aşk hikayesi yaratmış. Hakiki, ölümsüz aşkın peşinden gidenlerin, hiçbir zaman ulaşamayacağı belki bir hayal(et)in peşinden gidenlerin, ama ne olursa olsun bir ruhun tadabileceği en kutsal duygunun peşinden gidenlerin, "sevmenin ve sevilmenin" peşinden gidenlerin filmini yapmış. Undine kentin mimarisine ilişkin seminerler veren bir sanat tarihçisi ve aşık olduğu adam Christoph ise bir dalgıç, bir de onu çok kısa süre önce düş kırıklığına uğratan bir önceki aşkı Johannes var. Johannes tarafından terk edilen Undine acı içinde bir akvaryumun önünde durur ve adeta akvaryumun içinden bir ses Undine diye onu çağırır. Undine aşktan ümidini kesip alegorik anlamda sulara mı dönecektir. Yoksa hiç beklemediği anda yine aşk onu bulacak mıdır? Biraz öyle olur ve dinleyicilerinden Christoph o an karşısına çıkar ve yanlışlıkla çarptığı akvaryum kırılır ve Christoph ile Undine suların altında kalırlar. Ondan sonrası son derece tutkulu bir aşktır. Ama diğer yandan Undine, Johannes'i tam olarak unutabilmiş midir? Johannnes'i tam olarak unutamamışsa Christoph'a karşı samimi olması gerekmez mi? Ve işte buradan sonra belki de en masum insani zaafların, duyguların geçişkenliğinin ve bir noktada aşkın imkansızın sınırlarında gezinen halinin tek cevabı olmayan portresi bize sunulur. Dediğini yapıp Johannes'i öldüren Undine, sulara döner, bir tür hayalete dönüşür. Ve bu olay suyun altında uzun süre oksijensiz kalıp beyin ölümü gerçekleşen Christoph'un yaşama dönmesiyle sonuçlanır. 
Ve Petzold tüm bunları gayet kısa süre içerisinde hiçbir objeyi, hiçbir ayrıntıyı es geçmeden perdeye yansıtır. Berlin'i de arka fona yerleştirerek... En başta Sebastian Bach'ın Adagio BWV 974'ü ve kısmen de Allesandro Marcello'nun Obeo Concerto'sunun bir filmin dokusuna bu kadar uyum sağladığı nadir anlardan birini yaşatır Petzold ve elbette  Christoph'u başarıyla yorumlayan Franz Rogowski ve Undine'yi mükemmel yorumlayan Paula Beer'in katkısıyla. Hani şu melankolik güzel, yoksa artık Paula Beer'e aşk filmlerinin unutulmaz kadını mı demeli, en azından perdeye yansıttığı ruhuyla hayallerimizin kadını olduğu kesin. Ve Undine'de gerçekten bir tür hayalin izdüşümünü canlandırıyor Paula Beer, önce François Ozon'un Frantz'ı, sonra Transit ve şimdi Undine'yle oyunculuğunu taçlandırıyor...Velhasıl az sayıda film izleyebildiğimiz şu tuhaf yılın en büyülü, en romantik, en güzel filmi Undine. Petzold da artık sinemanın devleri arasında...

Yıldız: * * * * *
    İşte filmle bütünleşen Bach'ın o müthiş parçası 



30 Ekim 2020 Cuma

Bir Metafor Film: Hayaller Bandosu

Dünya sinema tarihine adını bırakmış şu meşhur ülke sinemasından, İran sinemasından o kadar yönetmen, o kadar film var ki; ama son yıllarda bir 'Ana Akım Güney Kore Sineması'nın görünürlüğünün yanına bile yaklaşamıyorlar, yalansa yalan deyin. Bırakın vizyonu, yerli festivallerde dahi kaç tane İran filmi görebiliyoruz... Boğaziçi Film Festivali'nin son gününde uluslararası yarışma filmlerinden birini görme fırsatım olurken onun bir İran filmi olmasına ayrı sevindim. Evet belki festivalin düzenleyicilerinin (ortakları Trt, Kültür Bakanlığı, Anadolu Ajansı vs.) muhafazakar çizgiye yakın duruşu İran sinemasına özel bir ilgi yaratmış da olabilir. Düşünsenize, filmi izleyip kamuya açık bir alanda gösterilip gösterilemeyeceğini denetlemeye gerek duymayan filmler bunlar çünkü daha ağır denetim mekanizmasından geçecek şekilde yönetmenleri tarafından bir takım anlatım yöntemleri (metafor, dolaylı anlatım, eksiltili anlatım vs.) icra ederek buralara kadar geliyorlar... Manijeh Hekmat'in prömiyerini Toronto Film Festivali'nde gerçekleştiren Hayaller Bandosu (Bander Band) adlı müzikal filmi aslında bir özgürlük çığlığı, ülkede müzik icra edebilmenin, sanat icra edebilmenin ne kadar zor olduğunu anlatmaya çalıyor. Üç kişilik bir müzik grubu Tahran'da verecekleri konser için yola çıkıyorlar, önce büyük bir sel onları karşılıyor, adeta denize dönmüş yollarda bir süre gidiyorlar, sonra yolun kapalı olduğunu belirten insanlar karşılarına çıkıyor, çevredeki beldelere erzak götürecek bir araç gelecek ama bizim bu üçlü o aracın kendileri olabileceğini ifade edip erzakları taşıyorlar, daha sonra bir polis durduruyor, daha sonra yine sel karşılarına çıkıyor, bir yerde gitar sala dönüşüyor, bir yerde yol bitiyor, sonundaysa geçmeleri gereken köprünün yıkılmış olduğunu fark ediyorlar... Film alelade bir yol filmi olarak gerçekçi stilde başlayıp sonlara doğru bir rüya sekansına evriliyor. Aslında hiç göze batmadan son derece yumuşak bir geçişle yapıyor bunu ama bir yandan da şaşırtıcı, sürpriz bir geçiş bu ve filmi büyüten. İşte film yapmak için türlü türlü engellerin ne olduğunu söylemeden bu engelleri ve İran'da sanatçı olmanın ne kadar zor bir şey olduğunu oldukça yaratıcı biçimde anlatmak mümkün... Hatırlayanlar olacaktır, geçen yıl Elia Suleiman'ın Burası Cennet Olmalı adlı filmi de Filistin'de film yapmanın zorlukları üzerineydi ama Manijeh Hekmat, yaratıcılığın sınırlarını daha çok zorluyor.  

Yıldız: * * *

25 Ekim 2020 Pazar

Mohammad Rasoulof'tan İnfaz Öyküleri


Boğaziçi Film Festivali kapsamında gösterilen Mohammad Rasoulof'un son filmi Şeytan Yoktur (Sheytan Vojud Nadarad) kimi yönlerden başyapıt düzeyinde görülebilecek bir yapım. Yönetmenlik meziyetlerinden bahsetmiyorum. İşin o tarafı mütevazi aslına bakarsanız. Ancak son derece çarpıcı bir senaryoya, daha doğrusu senaryolara sahip film 150 dakikayı aşan süresine dört farklı öyküyü sığdırıyor. Bu öykülerin ortak noktaları var; biri infaz memuru, diğer üçüyse askerde infaz görevi verilen erler hakkında. Hatta bu öykülerdeki her bir karakterin adlarının farklı olduğunu bilmesek öykülerin sadece iki karakterin geçmişi ve bugününü anlattığını bile düşünebilirdik, o da ilginç olurdu doğrusu ve filmin böyle bir şansı vardı yine de böyle bir denemeye girişilmemiş ancak ikinci ve dördüncü öykü gerçekten bunu düşündürtecek türden... Neyse birbirinden bağımsız bu dört öykünün ilki son derece mülayim aile babasının yaşamından bir kesit sunuyor, karısı baskın bir karakter ve adam bir miktar ezilen bir koca. Ta ki, öykünün finaline kadar böyle, o sert final ile pembe gözlükleri bir daha takmamak üzere çıkarıyoruz.
 Diğer öyküler ise ülkedeki zorunlu askerlik göreviyle ilintili ve acısı askerlere de infaz görevleri zorunlu tutulabiliyor. Sevdikleri kadınlarla zaman geçirebilmek için üç günlük izin alma hakkı olan bu askerlere insanları infaz etme şartı var ve aslında bir hak falan yok, gerçekleştirdikleri infazın ödülü o üç günlük izin işte. Her öykü, dramatik gelişim çizgisiyle; yarattığı merak duygusu, barındırdığı sürprizleri, iç tutarlılığı (ve tabii ki dış tutarlılığı) ve etkileyici anlarıyla önemli bir bütünlük oluşturuyor, hem anlatımı hem de anlattıklarının son derece önemli bir meseleye dokunması sebebiyle... Hatırlatalım, yönetmen filmin Berlin Film Festivali'nde gösteriminden bir süre sonra tekrar hapis cezasına çarptırıldı.  

Yıldız: * * * *       

21 Ekim 2020 Çarşamba

İşte Filmekimi Galaları, İşte Sinema

Vallahi festivalleri özlemişiz, bu sene fiziki olarak  gerçekleşemeyen İstanbul Film Festivali, Filmekimi'yle birleşti ve pek çok dikkat çekici yapımı 'Filmekimi Galaları' başlığıyla izleyici karşısına çıkardı. Dileğimiz mesafelerin ortadan kalktığı tıklım tıklım salonlara da bir an önce dönebilmek...

François Ozon büyük bir sinemacı ! 

Kuşkusuz çok filmini izledik Ozon'un. O kanıksadığımız temaları olan bir auteur. Fransız sineması içindeki ana akıma sıkça yaklaşan, Yer yer farklı türlere yakınlaşan, farklı pek çok film... Mesela benim için 2016'daki Frantz filmi başyapıtıdır, hala da en anlamlı, en güzel filmi olduğu kanaatindeyim, aşılamayacak ama belki zor da olsa erişilebilecek bir eşik... Bu kanaatimde pek yalnız da sayılmam üstelik... Ama bir yandan şunu da düşünürüm, Frantz gibi bir filmi gerçekleştiren yönetmen, hiçbir zaman çok kötü filmler çekmiyor, belki kötü denebilecek filmini bulmak bile zor ama Frantz'ta ulaştığı o incelikli seviyeye çok yaklaşabilen bir toplam da oluşturamıyordu sanki, belki çok  kısa aralıklarla film üretmesinden ötürü bazı filmlerinde içerik olarak biraz aleladelik göze çarpmıyor değildi. Ama her filmini de ilgiyle izledim yalan yok ve bir kez bile bir Ozon filminden çıktıktan sonra olumsuz duygulara kapıldığımı anımsamıyorum. Kadın İsterse (2010) ve Yeni Kız Arkadaşım (2014) dahil... Ve işte o Ozon bana kalırsa son filmi 85 Yazı (Ete 85) ile birlikte bir kez daha vitesi yükseltiyor ve en güzel filmleri arasında anılabilecek bir filme imza atıyor. Alain Chambers'in Mezarımda Dans Et (1982) adlı romanının uyarlaması olduğu yazsa da Ozon'un kendi hayatından ögeler taşıdığını da rahatlıkla düşünebileceğimiz filmde iki genç, Alexis ve David'in 1985 Yazı'ndaki 6 haftalık yakın arkadaşlıklarına götürüyor bizi. Alexis'in penceresinden izlediğimiz olaylar zincirini onun anımsadığı, anlatmak istediği kadarıyla biliyoruz, ama çok sayıda bilgiye de sahibiz bir yanıyla... Alexis'in David'e hissettiği yoğun duygulardan hareketle 100 dakikalık süresince hayata, ölüme, hatta Fransa gibi bir coğrafyada bile daha dün diye baktığımız 1985 yılının toplumsal hayatında yol kat edilmesi gerektiğine ilişkin çıkarımları içine alan gayet doyurucu bir metin sunuyor. Dönemi yansıtan müzikleri, sanat yönetimi ve oyuncu yönetimiyle bu metni taçlandırıyor. Temel olarak aşkın, deliliğin sınırında gezmemizi sağlayan nasıl olağanüstü bir duygu olabildiğine şahit ederken, insan ilişkileri arasındaki o incelikli bağları ıskalamayıp, öykü içerisinde çizdiği parabollerle izleyicisine yoğun duygular yaşatmayı başarıyor. İnsan ruhunu başarılı biçimde tahlil edebilen sayılı yönetmenlerden olan Ozon;
 aşkın, bencilliğin, kıskançlığın, pişmanlığın, vicdanın, paylaşımcılığın iç içe geçtiği, son kertede olgunlaşmak için belki bir takım acıların da yaşanması gerektiği ama hayatın tüm bu acılara rağmen var olduğu ve geçmişi öyle ya da böyle geride bırakmak gerektiği yönünde bir tür ders niteliğinde bir filme imza atıyor. Film bittikten sonra Alexis'le beraber biz de biraz daha büyümüş olarak salonu terk ediyoruz. 

1950 yılından bu yana kesintisiz gerçekleştirilen (1968'i ayrı yere koyuyorum) Cannes Film Festivali, 2020'de de gerçekleştirilebilseydi, Altın Palmiye'nin güçlü adayları arasına Ozon'un  85 Yazı'ını da ekleyebilirdik diye düşünüyorum. Ortalama bir Cannes Festivali'ni gözümüzün önüne getirdiğimizde en azından bir senaryo ödülünü rahatlıkla alabilecek bir film 85 Yazı.

Hong Sangsoo'dan şiirsel ve içtenlikli bir film

Nasıl tarif etmeli ki bu filmi? Kuşkusuz o kadar kolay değil bir Hong Sangsoo filmini yazmak... Berlin Film Festivali'nde en iyi yönetmen ödülünü kazandıran son filmi Kaçan Kadın (Domangchin Yeoja) için özünde dört kadının hikayesi diyerek başlamak doğru olacaktır. Elbette bu kadınların bir tanesi başrol. O da Gam-hee... İşte Gam-hee sırasıyla diğer üç kadın arkadaşını ziyaret ediyor ve aralarında geçen birkaç farklı sahnedeki muhabbetlerine şahit oluyoruz. Bir tanesi eşinden boşanmış, diğeri kısa süreli ilişkiler yaşayan ama bu ilişkileri yürütemeyen başka bir müzmin yalnız, diğeri ise evli ama eşinin fazla göz önünde olmasından, muhtemelen yeterince bir arada olamamaktan rahatsız, Gam-hee ise beş yıldır evli olduğu eşinden bugüne değin bir gün bile ayrı kalmamış ama eşini sevip sevmediğinden emin bile değil, muhtemel ki hiç ayrı kalmadığı bir eş o kadar da çekici gelmiyor. Dahası da var; son ziyaret ettiği arkadaşının o  göz önündeki eşi Gam-hee'nin eski sevgilisi ve görünen o ki Gam-hee'nin hala bir şeyler hissettiğine dair emareler mevcut... Sangsoo başrolün her sahnede bir biçimde izleyici olduğu üç farklı durak inşa ediyor. Her zaman olduğu gibi bolca diyaloğa yaslanan, hatta bir kez daha izlemenin de faydalı olacağı. Bununla beraber perdeden sahnelerin içine girmek isteyeceğimiz düzeyde yumuşak bir sinema dilini destekleyen son derece hoş kadrajlar, mükemmele yakın oyuncu yönetimi ve doğal oyunculuklar, az ve ölçülü kamera hareketleri, ve yine az miktarda sahneler arasında ve içinde bakış açımızı değiştiren zoom-in ve zoom-out yapan bir kamera ve yine geçişlerde tercih edilen sınırlı müzik kullanımıyla şiirsel bir anlatımı yakalıyor. Evet bilinçli biçimde öyküde yorum yapmamızı çok da zorlamayacak düzeyde eksiltiler bırakıyor, tıpkı anlattığı karakterlerin iç dünyası gibi...  Zaten o karakterler değil mi ki birbirlerinden farklı hayatları olmasına rağmen bir türlü bütünlenmiş hissedemeyen...

Danimarka'dan kararında alkole övgü

Hayata niye gelir ki insan? Cevabı bir çırpıda vermesi kolay olmayan bir soru... O cevap, mutlu olmak için neden olmasın, mümkün olabildiği kadar çok mutlu anlar yaşayarak bu hayattan ayrılmak neden olmasın ve bu mutluluğa önemli katkısı olan alkolü neden yadsıyalım? Thomas Vinterberg'in Körkütük (Druk) filmi daha önce Mads Mikkelsen ile birlikte çalıştığı The Hunt filmi gibi bir tezli film aslında. Danimarka'daki bir yerleşim birimindeki lisede görev yapan dört arkadaşın hikayesi... Film insanın
 alkol açısından eksik doğduğu, evet bir takım filozoflardan yola çıkarak insanın vücudunda % 0.05 promil alkolün eksik olduğu ve oranı burada tutmak gerektiği düşüncesini kanıtlamaya çalıyor ve karakterler bunun için gün içinde ara ara alkol alıp ölçümünü yapıp işyerindeki performanslarına bakıyorlar ve bunu gerçekten yazıya da döküyorlar... Bu ilginç konulu film neticede kararında alınan alkolün insana olumlu etkileri olduğu görüşünde. Tam da alkolün insana yaşattığı dinamizmi perdeye yansıtan ve izleyicilere nakşetmeyi başaran film gerek oyuncuların performansları, gerekse finaldeki dans sahnesiyle etkileyici bir bütünlüğe de ulaşıyor. Hani mutlu sonla biten, şu kendini iyi hisset denilen filmler vardır ya. İşte o filmlerin ulaşabileceği yüksek çıtalardan biri Körkütük. 
Festivalde izleyici karşısına çıkan başka bir film ise Magnus Von Horn'un Ter (Sweat) adlı filmi, bir Polonya yapımı ve bence ilginç ve yenilikçi bir hikayesi var çünkü son derece güncel bir meseleyi takip ediyor. Hani halk arasında instagirl olarak da bilinen şu  instagram fenomeni kadınları takip ediyor, daha doğrusu bir tanesini. O kadının yaşamına tanık ederken 600 bin takipçinin ne kadar yapay olduğunu anlatıyor. Belki de kadına o kadar çok ilgi gösterenin olduğu yerde tetiklenen  arzusuzluk ve bir noktada kadını bir tür vicdan muhasebesine de götürecek iyi örülmüş olay örgüsüyle kayda değer bir yapıma dönüşüyor. 

Tsai Ming-Liang'ı sinemada izlemek, hele hele covid 19 belasının sinema salonu olanaklarını oldukça kısıtladığı böyle bir dönemde... Bir şans, bir ayrıcalık bence. Başka Sinema kapsamında dahi gösterime girmeyecek bir filmi festivalde yakalayabilmek gerçekten değerli ve kuşkusuz Ming-Liang sineması özel bir sinema. Günler (Rizi) adlı filminde yönetmen, iki yalnız karakteri izleğine alıyor ve bizi bu karakterlerin karşılaşmasına götürüyor. Bilinçli olarak altyazının kullanılmadığı filmde, buna ihtiyaç hissettirmeyen, zaten sinemanın başlı başına bir dil olduğunu kanıtlayan bir yaklaşım sergiliyor... Film, kameranın hareket etmediği, sürece uzun planlardan oluşuyor. Kameranın hareketli olduğu anlar ise yok denecek kadar az. Son derece özenli kadrajlar içerisinde biraz da oyuncularının gücüyle büyüyen film bir biçem denemesi olarak gerçek sinefillerin ilgisini hak ediyor... Ve salonun önemli bir kısmı daha film bitmeden terk-i diyar ediyor.

Festivalin başka bir Uzakdoğulu yönetmeni Naomi Kawase. Bilmem bana katılır mısınız? Kawase yaşayan sinemanın kadın yönetmenleri arasında üst sıralarda kendine yer bulabilecek bir isim. Belki başyapıt olduğuna hemfikir olunan bir filmi olmayabilir. Ama yoğun şekilde film üreten ve her filmiyle belli bir kaliteyi tutturduğunu düşünebiliriz. Son filmi Anne Gibi (True Mothers), şayet Cannes Festivali gerçekleştirilebilseydi, büyük olasılıkla Altın Palmiye için yarışacaktı. Ödül alabilir miydi bilinmez ama değerli yanları olan bir yapım.  Japonya'da Baby Baton adında çocuğu olamayan ailelere, çeşitli nedenlerden ötürü çocuklarına sağlıklı şekilde bakamayacak hamile kadınların çocuklarını evlatlık olarak veren bir kurum üzerinden b
iyolojik anne ile korucuyu anne olma haline değinen film aslında tipik bir yeşilçam melodramı olabilmekten bir auteur dokunuşuyla büyük oranda sıyrılıyor. Evet, sağlam senaryolu klasik bir filmin karakteristiklerini taşıyor ama zaman açısından sıçramalı kurgu anlayışıyla da bir nebze özgünleşiyor. Ve önemlisi,  anlamlı bir mesajın peşinden gidiyor. Evet, sevgiyi önceliyor, sevgi emektir diyor ama sadece emek vererek gerçek bir annenin yeri tamamen doldurulabilir mi diye de soruyor. Üstelik o anne yeni doğmuş çocuğunu bir takım baskılar sonucu mecburen başkasına vermek zorunda  kalmış olsun... Kawase'nin Japon insanlarındaki tevazu gibi bir takım inceliklere şahit olmamızı da sağlayan bu sıcacık filmiyle yüreğimizi ısıttığını söyleyebilirim... İlginç biçimde Kawase'nin dertlerine yakın bir yerden yüreğimize seslenen bir film de 
Uberto Passolini'nin Alelade Bir Yuva'sı (Nowhere Special) oldu. Annesinin terk ettiği, babasının ise nedenini tam bilemediğimiz bir hastalıktan yakın zamanda öleceğini tahmin ettiğimiz küçük bir çocuğu evlat edindirme çabaları ve Passolini'nin dingin, kontrollü anlatımı da film İngilizce olsa bile bu filmin bırakın ABD bağımsızı olmasını İngiltere'yle bile alakası pek yok dedirtiyor. Tipik bir Kıta Avrupası örneği... Evet fazlalıkların törpülenmesinin de ötesinde bir minimal senaryo ama yine de melodramın tuzaklarını düşmesi çok mümkün bir örneği oralara yaklaştırmayan bir senaryo bu.

Ve diğer yanda yukarıda anlattıklarımın zıttı bir film, tipik bir Amerikan filmi, elbet büyük bütçeli stüdyo filmlerinin dışında, hani şu Amerikan bağımsızı denilen çizgiye yakın. Ama sonuçta bir Amerikan filminin alışılageldik özelliklerini de taşıyor... Filmden çıktıktan sonra bizim özellikle genç eleştirmen, sinefil (???) kuşak yine övgülere boğar diye düşündüm. Biraz sosyal medyayı kurcalayınca her zaman olduğu gibi yine yanıltmadılar. Bu çocuklar derinliksiz, inceliksiz hatta kısmen ne anlattığı bile belirsiz filmlere inanılmaz ilgi duyuyorlar. Paul Thomas Anderson'un filmleri, özellikle Master'ını ne övmüşlerdi. Manchester by the Sea ve Roma'ya zaten hiç girmiyorum... Neyse bu Venedik Film Festivali'nde şaka maka Mussolini'den gelen sağcı köklerden midir nedir kaçıncı Amerikan filmine hem de üst üste (4.kez) Altın Aslan verdiler. Adeta Amerikan sinemasına ipoteklediler bu ödülü. Sonra bu filmler Oscar yarışında da bir biçimde adını duyuruyor. Nomadland için de bu ihtimalin güçlü olduğunu söyleyebiliriz... 
Yine filme dönecek olursak, Nomadland, göçebelerin toprağı anlamına geliyor. Şu meşhur 2011 krizinin sonrasında araçlarında yaşayan bir grubun hikayesi... Ancak ne bahsi geçen bu ekonomik krize ne de özellikle odağına aldığı başroldeki kadının dünyasına dair hiç derinleşemeyen bir öykü anlatmaya çalışıyor. Tipik bir Amerikan sığlığı diyorum ben ona, sığlığa ilgi duyuyorsanız ayrı tabii... Başrol yollara çıkıyor. Belli başlı insanlarla yüzeysel karşılaşmalar yaşıyor ve film kişiler arasındaki sığ muhabbetlere zaman zaman küçük felsefi dokunuşlar eklemeyi de ihmal etmiyor. Hayatın ölümlü olduğu ama vedalaşmak yerine yolun sonunda buluşuruz demeyi tercih etmek gibi, artık ne kadar felsefi bulursanız... Bunlar haricinde festivalde beş film daha izledim. 
Afrika çöllerinde geçen yerli belgesel Tenere hayli şaşırtıcı konusu ve zorlu çekim şartlarıyla takdirimi topladı. Düşünün ki günlerce, belki haftalarca uçsuz bucaksız bir çölden kısıtlı imkanlarla Libya'ya, oradan da Avrupa'ya geçmeye çalışıyorsunuz. Çölün farklı noktalarında sürekli lastikler gözünüze çarpıyor ve onların hepsi çölü geçmeyi başaramayan insanların mezar taşları. Denizde ölenlerin iki katı insanı yutan Sahra'daki bu 21.yüzyıl trajedisini belgeleyen yönetmen Hasan Söylemez'i kutlamak lazım. Yaramaz Çocuk (Enfant Terrible) ise kısa ömrüne birçok film sığdıran Rainer Werner Fasbinder'in tiyatro ve sinema hayatını plastik bir estetikle ele alıyor. Özenli bir yapım olmasına karşın, çok benim kalemim değildi. Alabora (Surge) ise günlük rutinin dışına bir delirium ile çıkmak isteyen karakterin bir gününü takip eden, etkileyici oyunculuğu dışında bir mana bulamadığım yapım oldu. Matteo Garrone'nin Pinokyo uyarlaması ise yine iyi tasarlanmış, iyi çekilmiş bir çocuk filmi neticede. Yine Pedro Almodovar'ın İnsan Sesi de 3o dakikadan ibaret olduğundan yorum yapmak pek mümkün değil.    

Not: İzleyeceğim filmler arasında ön saflarda Christian Petzold'un Undine'si de vardı ama başka bir meşguliyetim dolayısıyla onu kaçırdım. Artık bir aksilik olmazsa Kasım'daki vizyona kaldı.   

Filmekimi Galaları Yıldız Tablosu

85 Yazı  * * * *

Kaçan Kadın  * * * *

Körkütük  * * * *

Ter  * * *

Anne Gibi  * * *

Alelade Bir Yuva  * * *

Günler  * * *

Yaramaz Çocuk  * * 

Alabora  *

Pinokyo  *

Nomadland  * 

İnsan Sesi  * (???)

Belgesel Yarışması

Tenere  * * *