
Ermeni asıllı Fransız yönetmen olarak bilinen Robert Guediguain'ın vizyondaki 2.haftasını doldurmak üzere olan son filmi La Villa (Deniz Kıyısındaki Ev) pek çok açıdan oldukça etkileyici olmakla birlikte, çok fazla parçayı tek potada eritme yaklaşımıyla belli bir ivme de kaybediyor hiç şüphesiz. Babalarının felç geçirmesiyle Marsilya'da denizin kenarındaki bir villada toplanan yaşını almış 3 kardeşin yaşadıkları olarak özetleyebileceğimiz film. Bize en az tanıttığı yaşlıca olanın dışında (1952 doğumlu Gerard Meylan- filmde Armand) harikulade bir hatip olarak tanıtılanın (Jean-Pierre Darroussin-filmde Joseph) genç sevgilisiyle (benim François Ozon'un Yeni Kız Arkadaşım filminden hatırladığım büyülü güzel Anais Demoustier- filmde Berangere), eski bir tiyatrocu olanı (Ariana Ascaride-Angele) da hayranı bir balıkçıyla gönül işleri cenderesine alıyor. Önce yapılaşmayla bozulan cennet doğaya ilişkin bir film görünümündeyken, Arap mültecilerin dramı ve onlara kucak açan sol-kanat aydınları anlatan bir filme evriliyor. Özellikle mültecileri anlatmaya başladığı neredeyse filmin son 1/3'lük bölümü yönetmenin izleyiciye hem önemli sözler sarf ettiği hem de bunları görselleştirdiği anlarla dolu. Siyahi bir ordu mensubuyla Joseph'in tartışmaları oldukça ilginç mesela. Joseph'in önce ordu tarafından konforu sağlanan bir burjuva sınıf mensubu sonraysa ırkçı biri olarak görülmesi ve tepkisi. Siyahi olanın devletin ''baskı aygıtı'' görevindeyken beyazın ona muhalif bir noktadan bakması ama baskı aygıtının bunun pek de farkında olmaması, ve tabii ki 3 kardeşin kendi isimlerini yankıladıkları, göçmenlerinse ölen kardeşlerinin ismini yankıladığı final bölümü bence önemli şeyler anlatıyor. Kayıpları olanlar ve olmayanların farkı olarak mı yorumlamalı bu sahneyi? Mülteci çocuklarının birbirinin ellerini bırakmadığı ve onların ellerini bırakması için Joseph'in bulduğu yöntem de ilgi çekici. Ayrıca Angele'in bir takım talihsizlikler sonucu ölen kızı da yine filmin içinde kendine yer buluyor. Felçli babayla da önemli bir bağlantı noktası var onun, bir de komşuları var sanıyorum ki ve oğlu var yine bu toplama katılan. Üstelik filmdeki oyuncuların yıllar önce yine benzer bir deniz kenarında çekilmiş filminden alınan gerçek bir flashback var. Yine de keşke fazla dağılmadan derdini anlatmış olsaydı Guediguain demeden edemiyorum.
Yıldız: * * *
Bir Uzun Not
Bir takım gazetelerde ya da ona eşdeğer sayılabilecek online mecralarda yazan eleştirmenlerin hiçbiri bu filme dair yazı yazmadı. Anladığım kadarıyla nedeni şu: Cinemaximum'un Arthouse salonlarında gösterilen birçok filme basın gösterimi yapılmıyor. Sektörün ayıbı kuşkusuz. Bana kalırsa sinema üzerine yazmayı sadece basın gösterimi yapılan filmlerden ibaret görerek de eleştirmen olunmuyor. Onun adı olsa olsa memurluktur. Eleştirmen entelektüel gelişmeyi amaçlamalı, hele ki kendi eleştirdiği alanda... Festivallerde gösterilmiş, kayda değer filmleri (her ticari filmi demiyorum bakın dikkatinizi çekerim) bırakın izlememiş olmasını yazmamış olması dahi ayıp. Peki o zaman basın gösterimi yapılsın izleyeyim yazayım, geri kalanlardan bana ne diyebilir mi bir eleştirmen? Belki şöyle diyebilir: Aldığım maaşla yiyecek ekmeği zor buluyorum. Zaman zaman basın gösterimi yapılmayan bazı arthouse filmlere 12 lira, evet sadece 12 lirayı nasıl cebimden verebilirim. O para, akşam yiyeceğim ekmek arası domates-peynir param benim... Bizim eleştirmenlerin çoğunluğu aynı biçimde yerli ya da yabancı festivallerde izledikleri filmler üzerine de yazmaz. Memlekete İstanbul Film Festivali gelir, bizim eleştirmen memurluğa devam eder ve sadece vizyondaki basın gösterimi yapılan filmleri yazmakla meşguldür...Gerçi Cannes'a yazmak için gidenleri de gördük. Biri Ceylan'ın son filmini beğenmedim diyor, nedeni de bugüne kadar teknik olarak mükemmele yakın filmler yapan yönetmenimizin teknik hatalar yapması ama neden böyle yapmış olabileceğine dair fikri yok, teknik hata yapmış, doğal olarak kötü işte, o kadar. Diğeri yardımına yetişiyor. Red kameraya geçtiği için kamerayı kullanmayı bilmiyor, o yüzden hatalar yapmış diyerek sözde eleştiri yazısı yazıyor. Yetmiyor, sürekli filmi kalın bir romanla eşdeğer tutuyor. Dikkat edin bir romanla değil, kalın bir romanla eşdeğer tutuyor. E bre cahil eşdeğer olsa o filmin en az 25-30 saat sürmesi gerekir, hayatında hiç mi kalın roman okumadın? Ve gelelim bana, niye sürekli bu konulara değindiğim soruluyor, hatta eleştirmenlerin yakınındaki kişiler şikayette bulunuyor benden. Neden bu kadar uğraşıyormuşum, eleştirmenim diyen herkes eleştirmenmiş zaten de falan, kafaya takmaya gerek yokmuş. O zaman şöyle diyeyim; ben bu blogta 8 yıldır kendi çapımda eleştiri yazıları yazıyorum. Neden peki? Çünkü kaliteli eleştirileri okumaktan büyük haz duyuyorum ve bu bende yazma isteğini kamçıladı, yıllar önce. Rekin Teksoy, Nijat Özön hatta Memet Baydur gibi isimler artık aramızda yok. Burçak Evren ne güzel ki yazıyor ama çokça doğrudan sinema filmleri değil de sinemaya dokunan konular hakkında yazıyor, ki elbet değerli, Zahit Atam da biraz öyle, araştırmacı derinliğine saygı duymamla birlikte nadiren doğrudan sinema yazsa dahi orada bile sinemanın çok dışına çıktığı kanaatindeyim. Mehmet Basutçu, Atilla Dorsay, Vecdi Sayar, bir oranda da Sungu Çapan gibi ustalar aradığım lezzette yazmayı sürdürüyor ama artık onlar da yaşlandılar, bu diyardan gittiklerinde onların yerini doldurabilecek kim var? Sorulması gereken bu. Nasıl ki film yönetmeni kaliteli filmler izleye izleye film çekmek isteğine sahip oluyor ya da romancı iyi romanlar okuya okuya bu isteğe sahip oluyor, öyle bir şey. Belki daha önce de söylemişimdir, benim için kaliteli bir film izlemek kadar büyük bu haz. Benden sonraki kuşağı da geliştirecek bir şey olacak: Kaliteli eleştirileri okumak.
Başlık sizi yanıltmasın. Bu adam sinema dışında bir yazı mı yazdı şimdi demeyin. Bu blog sinema blogu. Sinemaya dokunmayan, bir biçimde sinemayla ilişkilenmeyen hiçbir yazı olmaz burada. Ancak sinema da sadece sinema değildir. Ben hep bunu savunurum. Sadece bir filmin artıları eksilerinden ibaret yazan, onun dışında tek cümle edemeyecek olan insandan da eleştirmen meleştirmen olmaz...
Bu yazıya gelince yine sinema filmi izlemek için sokaklara düştüğümde gördüklerimin beni şaşkına çevirmesi üzerine çıktığını söyleyebilirim. Yazının sonunda izlediğim filme dair görüşlerim de olacak. Şimdi gelelim başlıktaki soruya, bu soruyu sorarken aslında cevabını da vermiyor muyum sizce ya da İstanbul'u biraz bilenler cevabı zaten kendileri veriyor. Bu yazıyı yazarken bir İstanbullu ya da İstanbul tarihçisi olarak değil daha önce sadece birkaç kez İstanbul'a gelen, kısa bir süredir de İstanbul'da yaşayan birinin gözlemi olarak yazıyorum. Yoksa ben şehrin tarihine dair büyük laflar edebilecek biri değilim. Haşa !
Beyoğlu ve Kadıköy, İstanbul'un Avrupa ve Asya yakalarının merkezi konumdaki iki ilçesi. Öyle ki bir yerde Galatasaray-Fenerbahçe rekabetinin bile çıkış noktası... Her ne kadar Kadıköy'de yaşayan kitle Avrupai olagelmişse de Avrupailik söz konusu olduğunda sanki daha önce akla gelen bir yer vardı. Beyoğlu'nun en işlek noktası dünyaca ünlü Taksim Meydanı'na çıkan İstiklal caddesi yıllarca Türkiye'nin Avrupa'ya açılan yüzünün bir simgesi olarak görülmüş, belki Kadıköy'e pek uğramayan Türkiye'nin çok farklı renklerinin (o kadar da Avrupai olmayan) de yolu Taksim'den geçmiş ama eğlence yaşamıyla, kültür-sanat faaliyetleriyle, Batılı turistlerin önceliği oluşuyla bir simge olarak görülmüş Taksim-İstiklal. AKM de, Cumhuriyet Anıtı ve Gezi Parkı da o simgeselliğin somutlaştığı bir üçgen oluşturmuş. Cumhuriyet Anıtı için Beyazıt Meydanı düşünülürken, bölgenin dini-mistik atmosferinin anıtı gölgeleyebileceği ve bu durumun yeni rejimin ruhuna uygun olmadığı için Taksim'in seçildiği de biliniyor. Bu noktada Cumhuriyet Anıtı'ndaki sivil kıyafetler içindeki Atatürk'ün, arkasındaki iki Sovyet generaliyle beraber Batı'ya baktığı ve bunun ne anlamlar ifade edebileceği de apayrı yazıların konusu herhalde.
Yine kendini dinin gereklerini yerine getiren bir müslüman olarak gören (%73, Konda'nın 2017 araştırmasıdır) ya da dinin tüm gereklerini yerine getirmese dahi kendini dinsiz olarak görmeyen yani kendini müslüman olarak gördüğünü açıkça söyleyen (%84, yine Konda'nın aynı araştırmasıdır) bir Türkiye toplumunun içinden çıkan, o meşhur Gezi Parkı eylemlerindeki dokunun, Arap Baharı'ndan ziyade Avrupa'daki eylemlere benzemesi de Taksim'in o Avrupai yüzüyle de ilişkiliydi. Muhtemelen o yüzün son göründüğü yer Gezi Parkı eylemleri oldu zaten.
Gelin görün ki Taksim'de Avrupai olarak adlandırdığımız o seküler kitleden eser
kalmamış, 2010'larda değiştirilmeye başlanan çehresi; içkili mekanlara getirilen bazı kısıtlar ve Galataport ihalesinin konut fiyatlarını arttırması gibi hem siyasi hem ekonomik nedenlerle seküler kesimin Beşiktaş ve Kadıköy'e başlayan göçü, onlardan boşalan evlere çokça Suriyeli ile birlikte pek çok Arap ülkesinden Türkiye'de yaşamak için gelenlerin yerleşmesi, buna eklemlenen o seküler yüzün simgelerinden AKM'nin yıkımıyla birlikte tam karşısına inşa edilen bir camii ve giderek kendini Taksim'de azınlıkta hissetmeye başlayan diğer sekülerlerin de bölgeyi terki...Buna bir süre öncesine kadar süren ve Batılı turistleri de hedef alan terör eylemlerinin bu turistleri korkutması oysaki Arapların turistik ilgisinin azalmak şöyle dursun daha da artmasını da eklediğimizde sonuç birkaç yıldır Taksim'e ayak basmamışların bugün şaşkına döneceği bir vaziyette. Artık Türkiyeli seküler-dindar mevzunu da aşan bir başka gerçek bu. Evet hangi saatte giderseniz gidin artık Taksim-İstiklal'in %80-%90'ı Arap. Birine bir şey sormak istediğimde en az 4-5 kişiden cevap alamadıktan sonra, yaşadığım ohhh! en sonunda Türkçe bilen birini buldum duygusunu nasıl anlatayım size.
Kadıköy ve ulaşım açısından muhteşem bir kavşakta yer alan Zorlu Center, kültür-sanat açısından doyurucu olduğundan İstiklal'e gelmeyeli uzun zaman olmuştu ve kendi ülkemde ilk kez bu denli yabancı hissettim. İşte eğlence yaşamının yanı sıra, yıllarca kültür-sanat etkinliklerinin merkezi olan, İstanbul Film Festivali başta olmak üzere, diğer film şenliklerinin de merkezi olmuş bu diyarda birkaç yıldır yapılamayan Beyoğlu Sineması'nın Yaz Şenliği gerçekleşti. Arap kantonuna dönüşen Taksim-İstiklal'de inatla eski bir kültürün yaşaması için çabalamak da az şey değil. Kabul edelim seküler kültürün alanı burası, yani genel anlamıyla film şenliklerini takip etmeyi de içinde barındırarak zuhur eden son günlerin meşhur deyişiyle o kültürel hegemonya küçük bir kesime ait ve ne yapalım ki o kesim seküler...
Neredeyse hiç Türk görmeden ve oldukça az başı açık kadın görüp İstiklal'deki yürüyüşünüzü tamamlıyor ve sinemaya varıyorsunuz. Buradaki doku dışarıdan tamamen farklı, adeta böyle bir yolculuktan sonra böyle bir yere nasıl vardım hissi ya da böyle bir mekanın burada ne işi var hissi diyelim biz ona. Filmler hala sadece Türkçe altyazıyla gösteriliyor. Arapça altyazı yok, dükkanların pek çoğu Arapça tabelalar asmış oysaki, Taksim-İstiklal'deki Arapların da ilgisi o dükkanlar zaten, dur gelmişken bir de sanat filmi izleyeyim demiyorlar.
Artık Beyoğlu Sineması sanki ben İstiklal'e ait değilim diye bağırıyor. Nereden nereye... Öyle ki o İstiklal'deki bir sokak adı ülke sinemasının adını bile koymuştu uzun yıllar önce: Yeşilçam. Salon ses sistemiyle, koltuklarıyla zaten yenilenmişti, gayet konforlu ama akşam vakti olmasına ve şenlikte başka bir seansı bulunmayan üstelik vizyona girmemiş bir film gösterilmesine rağmen hepi topu 7 kişiyiz.
Hiç de Fena Olmamış Denebilecek Bir Alman Filmi
İstanbul Film Festival'i zamanı yoğun programım dolayısıyla kaçırdığım birkaç filmden biriydi Üç Tepe. Gerçi bakmayın Alman dediğime yönetmen Berlin doğumlu da başrolde Arjantin asıllı Fransız güzel Berenice Bejo var. Sanıyorum ki filmin çekildiği yer de İtalyan Alpleri ve Alman-İtalyan yapımı olarak geçiyor. Filmde anneyle oğlu bolca Fransızca konuşuyor, annenin sevgilisiyle oğul Almanca konuşuyor, bir ara İngilizce de konuşuluyor. Bir birleşmiş Avrupa filmi işte.
Deniz ve havuzların birleştiği göz alıcı bir planla açılıyor film. Oğul yüzmeyi yeni öğrenmiş, havuzun içinde debeleniyor. Sonraysa anne-sevgilisi ve oğlu bir dağ evinde görüyoruz. Kısa süre babası da sanıyoruz bu sevgiliyi (Alexander Fehling- filmde Aaron) çocukla (Arian Montgomery-filmde Tristan) yakınlaşma çabaları, çocuk da zaman zaman yakın hissediyor kendini Aaron'a. Aaron, sevdiği kadınla ve onun oğlunu da kabullenerek bir aile kurmaya çalışıyor.
Bu süreçte oluşan pürüzler giderek gün yüzüne çıkıyor. Çıktıkları dağ evinde aileyi temsil ettiği söylenebilecek (ana-baba-çocuk) üç tepeye tırmanma girişimi de bu zorluğun somutlaştığı etkili bir alan. İlginç biçimde filmin başındaki Tristan'ın yüzme çabasıyla, daha sonra tepede gözü bağlı, sadece ses ile Aaron'u bulma çabası tersine dönüyor ve Aaron, adeta Tristan'ın yerine geçiyor. Benzer acizlikler Aaron'un başına geliyor, şu ünlü psikanalitik eleştiri diliyle 'kastre ediliyor' Aaron. Tristan annesini ona bırakmıyor ya da beni var eden iktidarı (öz babayı) tanırım sadece, seni değil diyor.
Yönetmen görüntü yönetmenliğinden yönetmenliğe geçmiş bir isim, Jan Zabeil. Doğanın muhteşem biçimde kullanışına şahit oluyoruz haliyle. Görsel gücüyle insanı baştan çıkaracak anlar var filmde ve çekimi zor sahneler de oldukça etkili biçimde kotarılmış ve de gayet vakarlı bir anlatım dili tutturmuş yönetmen. Bir iki tane sanki çok gerekli olmayan sahne gördüm desem de, bir an bile sıkılmadım çünkü gerçekten belli bir temponun altına inen filmler, üstelik henüz yönetmen ikinci uzun metrajını çekiyorsa bir yüke dönüşebiliyor.
Yıldız: * * *
Uzun yıllar önce bir fotoğrafçı dostumuz dünyaca ünlü bir fotoğrafçının, Sebastiano Salgado olsa gerek, fotoğraflarını hayranlık içerisinde bize gösterdiğinde, bu fotoğraflardaki bir takım temel fotoğrafçılık hataları dikkatimi çekmişti. Ne bileyim, bakış boşluğunu almamak ya da çerçeveye giren arabanın bir kısmını dışarıda bırakmak gibi şeyler hatırlıyorum sanki. Dostumuz; Salgado anlatacağını zaten öyle bir muhteşem anlatıyor ki o kuralı uygulamak zorunda olan biri değilim, kes gitsin diyor demişti. E bir Salgado olmak kolay değil diye de bitirmişti sözünü. Ahlat Ağacı'nı izledikten sonra ansızın bu aklıma düşüverdi. Evet Ahlat Ağacı yönetmenin sinemasındaki bitmek bilmez arayışlarının çok özel bir durağı. Birazdan değineceğim.

Yönetmenin önceki filmi Kış Uykusu ne kadar da zengin bir içeriğe sahipti, yıllar geçse bile her izlendiğinde yeni bir detay yakalanabiliyordu... Dahası var. Çehov'un Karım ve İyi İnsanlar öyküsünün bileşkesi olmasının yanında Karım'da sadece bahsi geçen ama anlatılmayan çavdar hırsızları, Kış Uykusu'nda kirasını ödemeyen kiracılar olarak anlatılmıştı ya; geçen gün Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşleri'ni tekrar okurken bu kiracıların da romandaki Acılar adlı bölümün içindeki Okul Çocuklarıyla Çatışıyor ve çok daha büyük oranda yine aynı bölümün içindeki Kulübedeki Acılar ve Temiz Havada adlı kesitlerden meydana geldiğini fark ettim. Filmdeki taş atan İlyas da romanda Alyoşa'ya taş atan İlyuşa. Sonra, Alyoşa'nın İlyuşa'nın evine para getirişi, İlyuşa'nın erkin temsili olarak gördüğü subay olma isteği (filmde de polis), İlyuşa'nın babası Yüzbaşı Snigirev'in anacığım dediği kötürüm eşinin (filmde anacığım dediği anasının) Alyoşa'yı tanıyamaması, Alyoşa ile Yüzbaşı Snigirev arasında geçen bazı diyaloglar, hatta Snigirev'in bir sarhoş olarak anılması ve sonunda Snigirev'in paraları yakmasa dahi kumların içine fırlatışı... Bayağı bayağı olay örgüsü-atmosfer tasarımı bu kesitlerden esinlenerek oluşturulmuş. Yani Dostoyevski ya da diğer çeşitli yazarlardan bazı cümlelerin kullanılması ya da yarattıkları bir ânın filmdeki bir âna benzerliğinden öte bir durum bu. Yönetmen kabul etmese dahi (!) bana kalırsa Çehov'un öyküleri esinlenmeden öte Türkiye uyarlamasına yakın dururken (çünkü karakterler ve olay örgüleri aynı, bazı diyaloglar dahi aynı) Karamazov Kardeşler'den alınan kesitlerse evet esinlenmeye denk düşüyor. Alyoşa, filmde Aydın ve Nihal'in, Snigirev ise İmam Hamdi ve İsmail'in bileşkesine dönüşmüş. Tuhaf olansa filmin kredilerinde Karamazov Kardeşler'in bahsinin geçmemiş olması. Bu yönetmenin düpedüz yararlandığı eseri gizleme eğilimi taşıması anlamına gelmez mi? Zaten Çehov'un adı geçen öykülerinin hangileri olduğunun bahsi geçmeyip sadece ''Anton Çehov'un hikayelerinden esinlenilmiştir'' şeklinde dile gelmesi de benzer bir gizleme eğiliminin sonucu değil miydi? Çehov'un 200'den fazla öyküsü var, hangisi olduklarını ara ki bulasın. Bu yüzden Nuri Bilge Ceylan
'fan'ı olduğunu iddia edip bu öykülerin hangileri olduğunu bilmeyen o kadar çok eleştirmen ve akademisyen var ki ülkede... Sonuçta, Karamazov Kardeşler'den alınan kesitlerden kredilerde bahsedilmemesi bence önemliydi. Nasıl ki filmin ana karakteri Aydın, özellikle filmin içindeki gelişmelere bağlı olarak odasındaki afişi gizleme eğilimi taşıyorsa, yönetmen de yarattığı eserin her aşamasında, yarattığı karakterle paralel hareket ediyor, esinlendiği eseri elinden geldiğince gizleyecek kadar ve ben, sinemada yarattığım karakter aslında benim demenin daha yaratıcı bir yolunu hatırlamıyorum. Bu benim bakış açımla böyle ve bunun gibi yönetmenle anlattığı karakter arasında başka çeşitli paralellikler bulmak

mümkündü, uzun uzun yazmıştım onları da. İşte Ceylan sinemasında izleri Mayıs Sıkıntısı'na kadar giden bu anlatım yöntemini üst-kurmaca olarak adlandırabiliriz ya da meta-fiction. Elbette yönetmen Kış Uykusu'nda topu izleyiciye biraz fazlaca atıyor, onun film karşısında alabildiğine etken olmasını istiyordu, gerekirse defalarca izlemesini gerektirecek kadar. Yani bir üst-kurmacanın içinde olduğumuzu anlamamız o kadar da kolay değildi. Her ne kadar 3 saati aşan süresi ve çok uzun diyalogları gibi bazı zorluklar barındırsa da son filmi Ahlat Ağacı bu bakımdan daha izleyici dostu bir film. İzleyicinin bir üst-kurmaca içinde olduğunu anlaması için daha açık donelere sahip. Filmin merkezinde Sinan Karasu (Doğu Demirkol) adında yazdığı romanı bastırmaya çalışan üniversiteden yeni mezun bir genç var. Yazdığı romanın bir meta-roman olduğunu kendi ağzıyla itiraf ediyor. Üstelik yazdığı romanın adı da filmin ismiyle aynı: Ahlat Ağacı. Yöre insanları üzerine, deneme-öykü karışımı (nasıl isimlendireceğini bile bilemeyecek kadar toy) olarak isimlendirmeye çalıştığı bu kitabın hevesli bir gencin ilk çabası olduğunu anlıyoruz. Kitap böyle ve film olarak Ahlat Ağacı da aynen öyle. Sinan'ın taşradaki gezintilerinde yörenin farklı insanlarıyla karşılaştığı durakları izliyoruz, büyük oranda. Her durakta karşılaştığı insanlar bir daha karşısına çıkmıyor. Evini, annesi, babasını, bir ölçüde nineyi, dedeyi bu anlamda ayrı tutuyoruz. O öykünün başlı başına diğer ayağı. Karşısına o kadar çok insan çıkıyor ki; eski sevgilisinden, mahalledeki arkadaşlarına, belediye başkanından, kahvedeki piyango satıcısına, bir yazardan, kum işiyle uğraşan zengince bir adama, iki imama... Sinan hepsiyle farklı diyaloglar içerisine giriyor 3 saat 8 dakikalık filmde. Özellikle iki imamla tartıştıkları sahne sanıyorum ki 20 dakikayı geçiyor. Filmin bu edebi hali insanların aklına çok sayıda eseri çağrıştırıyor. J.D. Salinger'in Çavdar Tarlasında Çocukları'ndan, biraz filmin çekildiği mekanın da etkisiyle Homeros'un Odysseia'si hatta biraz zorlamayla İvan Turgenyev'in Babalar ve Oğulları ya da başka eserler diyenler olabilir. Bense filmde başka bir yazarı gördüm. Yazıma Karamazov Kardeşler'in Ceylan üzerindeki etkisinden başlamıştım. Bana kalırsa Sinan'ın iki imamla 20 dakikadan uzun süre tartıştığı kesit de Karamazov Kardeşlerdeki bazı yoğun tartışmaları andırıyor. Örneğin romandaki Büyük Engizisyoncu adlı kesiti. Elbette Kış Uykusu'ndaki kadar bir tıpatıp durum söz konusu değil, bu açıdan özgün bir metne benziyor (gerçi kredilerde yine bir Dostoyevski alıntısı göze çarpıyor) ama oradaki tartışmanın adeta şekil değiştirip müslüman bir coğrafyaya uyarlanmış hali bu. Bu farklılaşmayı esas zorunlu kılan da sinema ve edebiyatta yapılabileceklerin üst sınırının farklı oluşu. Romandaki kesitte İvan Karamazov ve Alyoşa Karamazov arasında yoğun bir din felsefesi tartışması yaşanır, öyle bir an gelir ki İvan'ın yaklaşık 12 sayfa süren bir monoloğu vardır, o süreçte haliyle Alyoşa'nın çıtı çıkmaz. Filmde benzer bir monolog yok. Edebiyatta dahi oldukça zorlayıcı olan bu kesiti aynı hacimde, sinemada görmek herhalde imkansız olsa da, Ceylan sinemanın sınırlarını alabildiğine zorluyor ve bu sahnede edebiyata tarihte benzerine az rastlanmış şekilde yaklaşıyor, ağırlıklı olarak din felsefesi birbirinden farklı iki imamın tartışmalarına daha sonra bir plan-sekans içerisinde Sinan'ın da dahil olmasını izliyoruz. Bunun dışında öpüşme sahnesinde Hatice'nin (Hazar Ergüçlü) ansızın Sinan'ın dudağını ısırdığı ya da Asuman'ın (Bennu Yıldırımlar) gecenin bir yarısı kalktığında Sinan'ın babası İdris'i (Murat Cemcir) köpek için ağlarken gördüğünü anlatması Dostoyevski romanlarından çıkmış gibi yoksa Çehov muydu? Aynıları mıydı emin değilim ama benzer sahneleri bir yerlerde okudum diye hatırlıyorum. Bir ara belki çıkar.

Film yönetmenlik tercihleriyle de üst-kurmaca bir eserin gereklerini tamamlıyor. Nasıl ki Kış Uykusu'nda kendisi olamayan tiyatrocuyu teatral bir içerik-biçim içerisinde izliyorsak, Yönetmen henüz ilk kitabını yazan toy bir genci de sizce nasıl bir içerik-biçim içerisinde izlemeliyiz sorusunun cevabını veriyor. Birbiri ile çok fazla bütünlük arz etmeyen öyküler mi biraz da sayıklama mı, karalama mı diyebileceğimiz bir toplam izliyoruz. Her kesit kendi içerisinde gayet anlamlı aslında, özellikle ilk yarı mizaha ikinci yarı da mizahı bırakmadan hüzne de yakın duruyor. Bolca düş ya da düşsel tabir edilecek anlar var filmin içerisinde ve yine genç yönetmenlerde çok fazla karşımıza çıkan türde rahatsız edici bir metafor bombardımanı var ve yoğun kamera hareketleri... 2 yıl önce yönetmenin bir sonraki filmi daha hareketli olabilir diye öngörüde bulunan beni bile zaman zaman aşan bir dinamizme ulaşıyor film. Gündelik diyaloglar içerisinde, Sinan'ın filozof edaları da zaman zaman bu toplama katılıyor ve sanki biraz eğreti duruyor. Kış Uykusu'ndaki farklı eserlerden meydana gelen eklektik yapı bu kez yönetmenin önceki eserlerine atıfta bulunan bir karışım görüntüsüyle kendini ele veriyor. Bir Zamanlar Anadolu'da'yı akla getiren ayrıntıda fark edilen köpek gibi ve Kasaba'yı akla getiren ilkokul atmosferi, Mayıs Sıkıntısı'nın köy ortamı ya da İklimler'in kadın ve erkek arasındaki onulmaz iletişimsizliği, Kış Uykusu'nun kötülüğe karşı koymamamak tartışmasının burada İslam'ı nasıl yaşıyoruz tartışmasına dönmesi gibi... Postmodern sularda yüzdüğünü göstermeye daha çabalamış bir film Ahlat Ağacı. Sinan kahvedeki piyangocuya 'yoksulluğunda postmodern bir ambiyans var' diyor, ben de film için aynısını söylemeyi düşünüyorum... Bazı kesitler görsel açıdan yönetmenin önceki filmleriyle kıyaslanabilecek kadar etkileyici olmayı başarsa da (ağacın yanı başındaki flört sahnesi gibi) pek çok sahnede görsel doku diğerleriyle zıtlık oluştururcasına vasat bir görünüm sergiliyor. Dahası bazı sahnelerde göz göre göre kamera iç mekandan dışarıya doğru bir çevrinme hareketi yapıyor ve böylece ışık patlaması yaratılıyor. Sinema bölümlerinde 1.sınıfta neyse de 2.sınıfta çektiğiniz kısa filmde yapıldığında

dersten kalmanıza neden olacak hareketler bunlar... Dahası var, gündüz patlayan ışıklara gece patlayan kıpkırmızı bir far ışığı ekleniyor bir sahnede. Bitmiyor, bazı diyaloglarda zaman- mekan bütünlüğü sekteye uğratılıyor. Örneğin diyalog kesintisiz devam ederken, yolda yürüyen o iki kişinin mekanı değişiyor, sonra bir daha değişiyor. Ancak diyalog kaldığı yerden devam ediyor. Aks çizgisi unutuluyor. Yani sağ taraftaki oyuncu, kameranın devamlılığı içerisinde sol taraftan çerçeveye giriyor ayrıca bunlara bazı sahnelerde işlevsiz denebilecek kamera hareketleri ekleniyor. Finalde Sinan'a arkadan hızla yaklaşıp sonra aniden Sinan'ı ön cepheden durağan biçimde gördüğümüz sahnedeki gibi. Bu konuda bazı yorumları okuduğumdaysa yok artık dedim. Yönetmen Sony kameradan Red kameraya geçince kamerayı kullanmayı bilememiş diyen de var, kurguyu tek başına yapmış o yüzden devamlılık hataları olmuş diyen de. Bu yorumları yazanlar da herhangi biri değil yani, kimisi filmi Cannes'da kimisi Türkiye'deki basın gösteriminde izleyen eleştirmencikler... Valla bence yönetmen sadece amiyane tabirle NBC sineması olarak adlandırılan sinemaya değil, bir zamanlar, mesela Jean-Luc Godard'ın yaptığı gibi dünya sinemasına da küçük bir meydan okuma gerçekleştiriyor, belki sinemayı teknik kusursuzculuğa indirgeyen yaklaşımlarla da bir güzel dalga geçiyor. Filmde pek de olağanüstü edebi yetilerini göremediğimiz Sinan ilk romanında en fazla ne kadar ustalık sergileyebilecekse film de o kadar ustalıklı görünmeye çabalıyor. Sinan'ın meta-romanı artık Ceylan'ın elindeki araç sinema olduğundan bir meta-sineroman oluveriyor. Film biter bitmez bir yazı yazan Guardian'dan Peter Bradshaw haklı, artık bu Ceylanyen bir biçemdir ve film çekmek için maddi-manevi serveti böylesine riskli (adeta risk nedir sorusuna risk budur yazan kompozisyon çocuğu cesareti bu) bir biçeme indirgemek de, değil 15 dakika alkışı daha fazlasını bile hak eder bence. Yeri gelmişken çok sayıda ve acemice tasarlanmış görüntüsü veren film afişlerinin de filmin genel dokusuyla tam uyum içerisinde olduğunu belirteyim. Kış Uykusu'nda kendi olamamak üzerinden yeni bir boyut kazanan afiş mevzuu, burada da gençliğin toyluğuna evriliyor. Hatta, twitter'dan biri Ceylan dünya sinemasının en genç-kariyerli sinemacısı Xavier Dolan'a mı dönüşmüş diye yazmış. Aslında bu tweet, çok kişinin Ceylan'ın afişler bağlamında ne yapmaya çalıştığını anlamamasına cevap olmuş, belki farkında bile olmadan.
Ayrıca filmin çekildiği mekan da her zaman olduğu gibi yönetmenin son derece bilinçli bir seçimi. İstanbul'un dışında hem Avrupa'da hem de Asya'da toprağı olan yegane ilimiz Çanakkale, üstelik taşradır, İstanbul ise merkez. Dünya tarihine farklı şekillerde iz bırakmış olması da cabası. Yönetmenin odağındaki merkez-taşra geriliminin genleşip Batı-Doğu gerilimine uzandığı bir doğal bölge burası. Truva efsanesinin orada yaşanması da filme ayrı bir derinlik katmış. Yönetmen de Truva atını filmde oldukça etkili biçimde kullanıyor. Truva atının sahtekarlıkla ilişkili bir obje olması dikkatimi çekiyor. Sinan'ın bir yazarla (Serkan Keskin) yine uzunca sayılabilecek diyaloglarından sonra bu atın içine gizlenişi ama sonra dışarı çıkmayı başaramayıp paniklemesi, yazının başında da andığım gibi yönetmenin filmlerini yaparken gösterdiği gizleyici tavra çok uygun. Üstelik bu yazarla arasında geçen diyaloglar da oldukça düşündürücü. Görmeyi bilip anlatamamak ya da birinin elinden çıkardığı eşyaya diğerinin el koymasının etik olup olmaması gibi... Artık bu nokta filmin evrenselliğinin ardında daha yerel tartışmaları gündeme getiriyor. Daha doğrusu yönetmenin eski arkadaşı Zeki Demirkubuz ile arasındaki tatsız münasebeti bilenler için anlamlı bu diyaloglar. Yıllara varan bu kavganın ne olduğunu bilenler bilmeyenlere anlatsın diyelim. Bu diyalogların böyle bir gönderme olduğu aklımdan geçse de ilk başta üzerinde durmadım aslında. Ancak daha sonraki bir sahne bu kanıyı çok güçlendirdi. Demirkubuz'un alametifarikası denilebilecek açılan kapılar ve televizyonda melodram izleyen insanları aynı sahnede görmek bir yana, o sahnede Sinan, ceketinin cebindeki parasının çalındığını fark ediyor, yani bir hırsızlık/sahtekarlık söz konusu. Daha sonra çalanın baba olduğu düş ile gerçek arası bir sahnede imâ ediliyor. Son noktada Sinan'ın babasının yolunda hayatına devam edeceği perdeye yansıyor. Ben biraz da buradaki babanın sinemamızın ilk üreticileri olduğunu düşünüyorum. Kış Uykusu'nda net biçimde hedefe konan Muhsin Ertuğrul mesela. Evet Sinan bir yandan Ceylan'ın hırsız/sahtekar olabileceğini düşündüğü öncülleri ile aynı yoldan ilerlerken yanında kimse olmasa bile kendi yolunu bulma amacı da taşıyor. Suyun çıkmadığını görmesine karşın, kuyu kazmaya başlıyor ya da Truva atından çıkamaması nasıl da paniğe sürüklüyor. Yine kendini öldürmesini de benzer açılardan yorumlayabiliriz elbet. Üstelik kitabı bir tane satmamışken, babasından başka kimse okumamışken Sinan'ın bildiği yoldan dönmemesi tıpkı yönetmenin ilk filmlerini çektiği ve çok çok az insan tarafından izlendiği zamanları anımsatıyor. Yine Sinan'ın yazarla gerçekleştirdiği diyalogta da, zamanın ne göstereceği belli olmaz, biri yürür gider benzeri bir diyalog hatırlıyorum. Demirkubuz'un Masumiyet ile başyapıtına ulaştığı iddia edilen zamanlarda, hatta biraz daha sonra Ceylan, Kasaba ile umut vaat eden ama çokça kusurları olan bir filme imza atmıştı. Yıl 1998'di. Anlayın artık ! Bana göre yönetmenin kimsenin ondan bir beklentisi olmadığını ifade ettiği, sinemayla daha masumane ilişki kurduğu ilk yılların bugünkü gelişmiş imkanlarla filme alınması biraz da. Bu anlamda Sinan'ın kazdığı kuyunun nereye çıkacağını da biliyoruz bir bakıma. Sonuçta film farklı noktalarından tutarak üzerine pek çok farklı metin yazılabilecek zengin bir içeriğe sahip. Daha başka; erkeklik hallerinden, ekonomi-politiğe, öğretmenlik mesleğine... Pek çok konuya dokunuyor. Ahlat Ağacı senaryo kitabı olarak çıkarsa altı çizilecek, izlerken unutulan belki kaçırılan yerleri tekrar hatırlanacak ve belki üzerine daha uzun yazılar yazılacak bir film ve sanıyorum ki Kış Uykusu'na kıyasla daha özgün bir yapıt. Benim hala yönetmenin en sevdiğim filmi Kış Uykusu olsa da, Ahlat Ağacı'nı da hemen yanı başına koyuveririm. Öyle bitireyim.
Yıldız: * * * *
Nuri Bilge Ceylan'ın Ağlat Ağacı filmi bu akşam herhangi bir ödül aldığı takdirde Cannes tarihinde bir ilki başaracak. Haliyle sadece Ana Jüri ve tek bir ödül verme hakkı olan Fipresci Jürisini baz aldığımızda 6 kez üst üste katıldığı Ana Yarışma'da her defasında ödülle dönen tek yönetmen olacak. Şu an rekoru 5 kez üst üste katılıp 5'inde de ödül kazanan Dardenne Kardeşlerle paylaşıyor. Dardenne'lerin 6. katılımda ödülsüz döndüklerini düşünürsek, Ceylan'ın bu başarısına ulaşabilecek birinin uzun yıllar çıkmayacağını rahatlıkla öngörebiliriz.

Esasen filmin kendisinin önemli olduğu, ödüllerin ise filmin dağıtımını kolaylaştırdığı, yönetmenin elini güçlendirdiği, filmi sinemalarda izlemek isteyen küresel sinefillerden daha çoğuna bu imkanı sağladığını biliyoruz. Peki bu istatistik neden önemli? Çünkü bir filmin Cannes tarihinde 6 kez üst üste yarışıp ödül alması, genelde aynı kişilerden oluşan Cannes ön seçicilerinin beğenilerinin ya da yönetmene olan sempatilerinin ötesine götürüyor bizi. Hani birileri derse bu yönetmeni Thierry Fremaux ve ekibi sevdi bir kere o yüzden yürüdü gitti oysa çok şansı yoktu, ki böyle diyen ciddi bir kitle yok değil. O halde tarihte görülmemiş şekilde birbirinden farklı yıllarda, farklı seçkin insanlardan oluşan 6 tane jürinin onayını nereye koyacaksınız değil mi ama. Bu, defalarca sınanmış,

defalarca sağlaması yapılmış bir bilimselliğe evrilmiş veriye işaret eder artık. Hipotez, çoktan teoriye dönüşmüş, adeta kanuna dönüşmeyi bekler gibidir. Burada nefeslenelim ve Ceylan'a tekrar dönmeden önce diğer yarışan isimlere bakalım. Bu yılki izlenimlerim başyapıt düzeyinde olmasa dahi o düzeye yakın denebilecek çok sayıda filmin olduğunu gösteriyor. İlginçtir, Fransız eleştirmenler -Fransız burnu büyüklüğü müdür nedir?- Pek çok eleştirmenin Jean-Luc Godard'ın son yıllardaki en iyi filmi olarak gördükleri Görüntünün Kitabı'nı yerden yere vuruyorlar. Daha önce de benzer durumlara rastladık ama sadece Fransız sinemasının değil sinemada modernizmin başlangıcını tayin ettiği söylenebilecek birine karşı bu hoşgörüsüzlüğe pes doğrusu. Ama yine de yönetmenin eli boş gitmeyebileceği konuşuluyor. Benim geçen yıl sonuçsuz kalan Uzakdoğu'nun yılı olur mu düşüncesi bu yıl karşılığını bulacak gibi, belki bir değil birden fazla Uzakdoğulu yönetmen ödülle ayrılacak, örneğin Lee Chang-dong'un Burning'inin ödül alma şansı çok yüksek görülüyor. Onun hemen yanı başında Nadine Labaki, Nuri Bilge Ceylan ve kimilerince Olmi ve Pasolini'nin ruhundan izler barındırdığı ifade edilen Alice Rochwacher'in filmi geliyor. Yönetmenin önceki filmine ısınamasam da İtalyan sineması bir güven duygusu uyandırıyor bende.

Bu yönetmenlerin dışında ödül için başta Hirokazu Koreeda olmak üzere, Pawel Pawlikowski, Jia Zhangke ve Stephane Brize de ardı sıra geliyor. Daha sonraysa Spike Lee, Jafar Panahi, Krill Serebrennikov, Matteo Garrone'nin adı belki küçük ödüller için geçebilir deniyor ve bu isimlerin dışında kim ödül alırsa pek çokları tarafından sürpriz olarak nitelendirilecek diyebilirim. Ödül alması kesinlikle beklenmeyen yönetmenler ise Eva Husson, Asghar Farhadi ve Christophe Honore. Nuri Bilge Ceylan'ın Kış Uykusu'yla belli bir düzeye ulaşan, ustalaşmaya başlayan senaryoyu yeni filminde bir miktar daha aşındırdığı, novelistik film duygusunun çok güçlü olduğu vurgulanıyor ve başrolünde bir edebiyatçı var bu filmin tıpkı teatral film duygusunun çok güçlü olduğu Kış Uykusu'nun başrolünde bir tiyatrocu olduğu gibi. Bu yüzden Ceylan, Cannes'da daha önce kazanamadığı nadir ödüllerden Senaryo Ödülü'nü alabilir mi acaba diyorum. Bu ödülü alması jürinin filmin oyuncularına ikinci bir ödülü verme şansını da ortaya çıkaracak. İster verirler ister vermezler orası ayrı tabii. Hiçbir ödül de vermeyebilirler, tarihte bazı iyi filmlerin yaşadığı akıbeti Ceylan da ilk kez yaşayabilir.
Şöyle bir bakıyorum da, yıllar içerinde Nuri Bilge Ceylan'ın filmlerini heyecanla bekleyen bir kitle oluştu kuşkusuz. Bazen milli duygularla, bazen de gerçekten filmlerinden bir takım zevkler aldıklarından ilgi gösteriyor olabilirler ama onlara zevk verenin ne olduğunu çokluk açıklayamazlar ya da yüzeysel olarak açıklarlar. O yüzden sosyal medyada sabah akşam Ceylan/Ahlat Ağacı paylaşımı yapanları çok kale alamıyorum. Ceylan filmini beklemek var, bir de beklemek var. Yani gerçek zevk alanların bu filmler üzerine derin düşünenler olduğu kanaatindeyim. Onların sayısı da bence çok az.

Üzerine kitap yazan iyi ki var, çok az da kayda değer makale. Kimse kusura bakmasın, kibirse kibir deyin ama ben de kendimi bu derin düşünenler arasında sayarım. Kış Uykusu'nu 3 kez izlemiş, ilk izledikten sonraki haftalar her gün kafasında tartışmış, filmin yol gösterdiği eserlerden okumadıklarına bakmış, okuduklarına tekrar bakmış biriydim ve sonra blogta 12 A4 sayfası hacminde bir yazı yazmıştım. Daha sonraysa internette bir hakemli derginin sinema sayısı yaptığını görmüştüm. Ben katılmasam da akademik camiada bu tarz dergilere büyük önem atfediliyor ve yönetmene self-oryantalizm üzerinden bakan perspektifimi daha da genişlettiğim yazıyı bu dergiye göndermiştim. Kural 6000 kelimeyi kesinlikle geçmeyecek şeklindeydi ama yazım 8400 kelimeydi binbir zorlukla 7600'lere kadar indirebildim, dahasına imkan yoktu ve kurallara uymadığı için daha başka yapabileceğim bir şey yok, varsın yayınlamasınlar dedim, daha kısası anlatmak istediklerimi eksik bırakacaktı çünkü. Bu yazıyı da her zaman olduğu gibi bloğumda paylaşırım diye düşünmüştüm. Ama o sıralarda mail kutuma gelen yazınız yayınlanmak için kabul edilmiştir mesajını görünce şaşırmıştım. Bunları şu yüzden anlatıyorum, belki blogçular bilmez ama akademisyenler bu hakemli dergilerde yazıları yayınlansın diye atmadıkları takla yoktur. 'Dr. Öğretim Üyesi' ya da 'Doçent' gibi statülere gelmelerinde bu dergiler oldukça belirleyici. Öyle ki, kendileri yazmayı başaramayıp başkalarına yazdıran mı ya da hazır böyle bir yazı yazan varken o kişiyle kirli ilişkiler kurup kendi adını da makalenin yanına koyduran mı dersiniz, hepsi mevcut. Bu ikincisine bizzat şahit oldum mesela. Şu yabancı dili zayıf olanlar Doçent olsun diye ortaya çıkan Yökdil adlı basit sınavdan, bırakın Doçentlik için yeter puanı, en asgari puanın bile altında alanın, bir İngilizce hakemli makalenin 4 yazarından biri olduğu gözüküyor, şaşılacak şey! Bir kere bir makaleyi 4 kişi nasıl yazar allah aşkına. O ne öyle ! Neyse daha da uzatmayayım. Akademisyenlerin salt ulaşamadığı titre ulaşmak uğruna bu kadar ayağa düştüğü, yayın çıkarmanın zor olduğu bir dergi türünde hiç kimseden en ufak destek almadan öylesine yazıp gönderdiğim, üstelik temel bir kuralı da ihlal eden bir yazı yayınlanabiliyorsa, bu, yazıya ilham kaynağı olan yönetmenin filminin gücünden olsa gerek ve benim o film ile kurduğum ilişkinin gücünden olsa gerek. O yüzden demem odur ki; artık her beklediğim yeni Ceylan filmi, onun Türkiyeli olması ve hatta çok haklı olarak altyazısız film izleme cezbediciliğinden de çok öte duygular ifade ediyor benim için. Sinemaya dair ufkumu daha da genişletme ihtimalinin vereceği bu zevk paha biçilemez. İşte ben bu duygularla bu geceki ödül töreninde başarılar diliyorum Ceylan'a.
Yeri gelmişken Ahlat Ağacı'nın afişlerine ilişkin de bir şeyler yazmak istiyorum.

Nuri Bilge Ceylan kendi internet sitesinden çok fazla afiş paylaştı, bu afişlerin özellikle bazılarında bir takım gariplikler göze çarpıyordu. Adeta afişlerimi nasıl tasarlıyorum, artık görün dercesine bir çaba vardı ve daha önceki filmlerinde yönetmenin nasıl afişler tasarladığını gör(e)meyenler en sonunda gördüler ama ne görmek! Nasıl bu kadar kötü afiş yaparmıştan tutun, yazıklar olsuna, filmden soğuduka kadar giden bir serzeniş sosyal medyayı kasıp kavurdu. Posta gazetesi haber bile yaptı. Kış Uykusu için yönetmenin kendine dair, filmlerini nasıl tasarladığına dair bir film yapıyor demiştim ve neredeyse afişler üzerine bir filmdi ya Kış Uykusu ve benim dışımda bir allahın kulunun filmdeki afişlerin matematiğine ilişkin tek cümlesini okumadım, film gösterime girdiğinden bu yana yüzlerce yazı okudum ama hiç kimse yönetmenin afişler üzerinden filmle bütünleştirdiği incelikle dokuya dair tek cümle etmedi, tek cümle yahu ! Bu baktığını görmemek mi demek yoksa dikkat noksanlığı mı, belki de böylesine farklı, detaycı ve derinlikli bir sinema diline alışkın olmamak mı? Üniversitedeki oldukça genç bir hocanın dersinde sunum yaparken hiç unutmam, benim farkettiğim bu detayları fark edememesinin hıncıyla, filme filmin içindeki afişler üzerinden bakamazsınız daha açık mesajlara bakacaksınız demişti, pembeden mora göz kırpan bir yüz ifadesiyle, adeta beni dövmek istercesine. Sonuçta ben eleştirel anlamda Kış Uykusu'nun görsel gücünün hakkının kesinlikle verilmediğini düşünüyorum. Güzel kadrajlar ve roman gibi filmden çok ötesiydi o. İşte belki de yönetmen gereksiz(?) derecede bu kadar afişi daha önce göremediğinizden ötürü şimdi gözünüze gözününe sokuyorum ki, benim nasıl afişler tasarlayan biri olduğumu artık görün diye yapıyor olabilir mi? Muhtemelen filmi izledikten sonra yukarıdaki yeşil suratı daha iyi anlarız, elbette yönetmenin anlatmak istediğinden çok başka şeyler de anlayabiliriz çünkü sanat eseri yaratıcısından çıktıktan sonra otonomi kazanır ama en azından şu an için kitsch, bayağı, foto shop gibi kelimelerle aşağılanan Ahlat Ağacı afişleri üzerine bıdıbıdı yapmak yerine beyin jimnastiği yapmanın daha faydalı olduğunu düşünüyorum ve aşağıya yönetmenin 2002 yapımı Uzak filminin afişini bırakıyorum, altına da afişin alındığı aynı filmden o kareyi, hem de alabildiğine büyücek. İki fotoğrafa da dikkatle bakın ve bir daha düşünün bakalım Nuri Bilge Ceylan nasıl afiş tasarlayan bir yönetmenmiş diye.


Başka Sinema'nın şu eski filmleri gösterme çabasını takdir ediyorum. Çabası güzel elbet ama yine de yılda anca bir defa gerçekleşen bu etkinliklerin artmasını istemek de hakkımız. Biliyorum, sinema da sanat olduğu kadar ticaret, salon işletmecilerinden dağıtımcılara kadar pek çok dinamik var işin içinde. Örneğin bir işletmeci, güncel bir film yerine eski bir filmi gösterme cesaretinde bulunabilir mi? Azalması kuvvetle muhtemel izleyici sayısını öngörerek üstelik. Ben yine de zaman zaman 'artı değeri' düşürme pahasına mütevazı işletmecilere ihtiyacımız olduğu kanaatindeyim. Tabii diyebilirsiniz buradan yazması kolay sen o sinemayı işlet de amme hizmeti yap! Şahsen zarara girmeyeceğim bir formül bulursam neden olmasın, çok makul ölçüde zarara girmek bile olmayacak şey değil derim. Bu filmleri internette izlemeyip para ödemek de bir tür zarar değil mi zaten? Ve bu yüzden filmleri internette izleyip para ödemediği için kendini sosyalist sanan aklı evvelleri bile gördük biz. Sonuçta sadece İstanbul ve Ankara, Ingmar Bergman'dan bir avuç filmi gösteriyor. İzmir bile göstermem diyor. Bir 21.15 seansına gelmeme rağmen salonun büyük bölümü boş. Bir kısım insan da film başladıktan kısa süre sonra terkediyor salonu ve biz bir avuç insan izlemeye devam ediyoruz. Güz Sonatı (1978) belki Sessizlik ya da Persona kadar etkileyici olmasa bile tipik bir Bergman filmi. Çoğu zaman olduğu gibi odağındaki kadının (Liv Ulmann) bu kez yanına annesinin (Ingrid Bergman) ziyarete gelmesiyle bir yüzleşme başlıyor. Bir piyanist olan annenin çocuklarına karşı sorumsuzluğu yine de her şeye karşın son noktada anneye duyulan sevginin ölümsüzlüğü işleniyor. Büyük çoğunluğu ikili arasındaki yoğun diyaloglar ile süregiden filmin diyaloglarının gerilim yaratma gücü yanı sıra, oyuncu performansları da dikkat çekiyor. Belki size ilginç gelecek ama Liv Ulmann'ın canlandırdığı Eva karakterini ben daha çok beğenirim. Özellikle bir sahne var ki sormayın... Güz Sonatı'ndan çıktıktan sonra tekrar düşündüm de bizim Nuri Bilge Ceylan ile bazı benzerlikleri, daha doğrusu Ceylan üzerinde etkisi olduğu söylenebilecek Bergman, bana kalırsa muhteşem bir tiyatro yönetmeni. İzlediğimizin sinema olduğunu hatırlatacak birkaç sahneden öte de bir şey yok hani. Düşünüyorum, yani her şeyi aynı haliyle perde yerine sahnede izlesek değerinden ne kaybeder, bulamıyorum. Sonra bizim Ceylan'ın filmlerini tekrar düşünüyorum özellikle en teatral olanını, Kış Uykusu'nu, en fazla diyaloğa yaslandığı sahnelerde dahi perdeden çekip çıkarsanız bir şeyler kaybediyordu. Vallahi kızmayın ama gerçekten Ceylan'ın sinema duygusu Bergman'ın ötesinde ama elbet oyunculuklar ya da diyaloglar açısından pek öyle düşünmüyorum.
Yıldız: * * *
İ
ran filmleri üzerine yazmak da o kadar kolay değil aslında. Yazarken bir bakıvermişsiniz filmin neredeyse tüm olay örgüsünü anlatmışsınız çünkü ülkedeki filmlerde sıklıkla görebileceğimiz 'çerçeve dışı' olarak adlandırabileceğimiz bir anlatım yöntemi var. O yüzden ben de film hakkında bazı şeyleri dışarıda bırakan bir çerçeve çizmeye çalışacağım. Mohammad Rasoulof'un son filmi Lerd (Dürüst Bir Adam ya da İnatçı Bir Adam) aslında bize çok tanıdık gelecek bir takım ilkel ve kötücül ilişkiler ağı üzerine. Sanıyorum Türkiye'de henüz böyle bir film izlemedik (Belki Emin Alper yapar). İlginçtir Batı Avrupa'dan bu meselde bir film izlediğimizi hatırlamıyorum, onların dertleri biraz daha farklı ya da bu aşamalardan geçeli çok olmuş, bilemiyorum ama Andrey Zvyagintsev'in Leviathan ve Cristian Mungiu'nun Bacalaureat adlı filmlerinin de benzer sularda ilerlediğini söyleyebilirim. Yani şu Doğu toplumlarına has yozlaşmışlık biçiminin uç örneklerinden birini anlattığını söylüyorum Lerd adlı filmin. Filmde hayatında dürüstlükten hiç ödün vermemiş, bu yüzden üniversiteden atılmış ve bir balık çiftliği işleten Reza, bu kez de o araziyi elinden almak isteyenlerle uğraşmak durumunda kalıyor. Rüşvet, adam kayırma, belgede sahtecilik, haneye tecavüz, gayrimüslim düşmanlığı, alkol almanın yasak olması... ne ararsanız var. E tabii hak mı hukuk mu dediniz, o da ne canım, ne gezer buralarda. Şikayette bulunsanız şikayetinizin kale alınması en az 1 yıl sürerken sizin haksız yere ödemek zorunda olduğunuz borcunuzu almak için o kadar beklemiyorlar misal. Mafyatik bir ülke düzeninin taşra kasabasındaki yansımaları olarak özetlenebilecek film ikinci yarısında bir miktar ivme kaybetse de, oldukça iyi yazılmış bir senaryoya sahip. Düşman, büyük patron ve çarkların içinde yeri geldiğinde farkında bile olmadan ezilen bireyin çıkışsızlığını anlatıyor. Film Reza'nın karısı Hadis'in düzenin meşrulaştırıcı unsuru olması ve yine dolaylı olarak kocasını zor durumdan kurtardığını ima ederken karamsar bir bakış açısıyla noktalanıyor. İran gibi bir yerde mazlum olmak istemiyorsan, zalim olman gerekir. Zalim olamam diyorsan mazlum olmayı kabullenmiş olursun gibi bir mesaj veriyor. Korkunç ! Ben zalim ya da diğer deyişle iktidar olmak ve cinsellik arasındaki kaçınılmaz ilişkinin filmde oldukça flu da olsa ima edildiği kanaatindeyim de. Film öyküsünü küçük boşluklar bırakarak inşa etse de, (benim çok tuttuğum bir yöntem değil) son kertede tüm boşlukları kantarın topuzunu kaçırmadan doldurmayı başarıyor.
Yıldız: * * *

Dile kolay, İstanbul Film Festivali 37.sini gerçekleştirdiği yıl küçük kardeşi Ankara Film Festivali (onun da 29.yılı) adeta can çekişiyor ama orta yaşlı abi sapasağlam ayaktayım dercesine yoğun bir programla izleyicisinin karşısında. Ben, sadece Antalya Film Festivali'nde yarışan ve bir daha sinema perdesine uğramayan Naomi Kawase'nin Hikari'sini de görmek isterdim ya, ne yapalım ki katıldığı ilk festivalde (Cannes'dı o) ana ödüllerden birini kazanamamasının gazabını yaşadı. Diyebilirsiniz ki o kadar film var, hepsi mi ödüllü, bazıları adı sanı duyulmayan festivallerden hatta. Orası doğru, bir film önemli bir festivalden ödül alamaz ise buraya kesin gelemez diye bir kural yok ancak yılların gözlemi bize şunu rahatlıkla söylüyor: bir film üç büyük festivalde (Lav Diaz'ın 4 saatlik filminin dahi Başka Sinema'da gösterilmesini hatırlayalım) ama özellikle de Cannes'da ana ödüllerden birini alırsa sinema perdesinde gösterilir, bu İstanbul Film Festivali olabilir hatta çoğu kez o kadar geçe bile kalmaz, Filmekimi'nde gösterilir, belki Başka Sinema döngüsüne girer, orası olmazsa başka bir festivalde gösterilir (!f, Suç ve Ceza, Randevu İstanbul vs.) ama gösterilir. İşte Nisan'na kadar hiçbir şekilde gösterim şansı bulamamış ise İstanbul Film Festival'inde muhakkak gösterilir. Yıllardır bu dediğime aksi tek bir örnek görmedim. Mesela festivalde Berlin ana yarışmadan yanılmıyorsam 7 film var, 6'sının da festivalden ödülle dönmüş olmasını herhalde bir tesadüf olarak yorumlayamayız değil mi? O yüzden iki yıl önce ''Ödüller (Has) İzleyici İçin Neden Önemli?'' diye bir yazı yazmıştım.
Bu uzun girişi yaptıktan sonra yoğun program içinde kendi yoğun programı mı göz önünde bulundurarak Almanya'dan,Fransa'ya Rusya'dan, Romanya'ya hatta Güney Kore'ye, Arjantin'e, Paraguay'a... kadar uzanan bir yelpazeden çeşitli filmler izlemeye çalıştığımı belirtmeliyim ve ilerleyen süreçte bu filmlerin çoğunun Başka Sinema sayesinde bir kez daha daha izleyici karşısına çıkacağını hatırlatayım.
Abdellatif Kechiche'den Romantizme Ağıt

Mavi En Sıcak Renktir adlı filmiyle etkili bir lezbiyen Love Story çekip gönlümüzü çelen yönetmen 4 yıl aradan sonra çektiği Mektoub, My Love: Conto Uno (Kısmet, Sevgilim: İlk Şarkı) adlı filmiyle bence izleyicisini ters köşeye yatırıyor. Çoğu kişinin henüz bitmeden salonu terketmesine neden olan film, bittiğinde sanıyorum ki tepki alkışına da neden oldu. Ve ben çıkıklık yapacağım. Evet oldukça beğendim filmi. Bilen bilir Entre Les Murs diye bir film çevrilmişti 2008'de o da pek sevilmemişti, o filmin uyarlandığı kitabın yazarı François Begaudeau'nun diğer bir kitabından uyarlanmış Kısmet, Sevgilim. Uyarlamaları seviyor Kechiche ve film boyunca izleyiciye bu hissi de geçiriyor kanımca. Amin adlı bir tür modern zaman flanörü Paris'ten ailesinin deniz kenarındaki kasabasına geliyor, aşkların kentlerdekinden farksız bir hızla tüketildiği ve günübirlik zevklere indirgendiği coğrafyada olanı biteni izliyor, belki içine farklı biçimde girmek istediği ama öylesinin mümkün olmadığı bir küçük evren bu, o da sadece tebessüm edebiliyor etrafına. Ruh yönünden Paolo Sorrentino'nun Muhteşem Güzelliği ile de akrabalıkları olan film 3 saatlik süresince izleyiciden de yüksek konsantrasyon bekliyor, hacimli bir çok Fransız filminde ya da Mavi En Sıcak Renktir'de olduğu gibi. Ondan tek eksiği oyunculuk performanslarının yüreğimizi allak bullak ettiği bazı anların burada olmayışı. Mavi En Sıcak Renktir kendi içinde küçük paraboller yaratan bir filmdi, burada ise daha stabil bir yapı var. Kasıtlı biçimde her kesiti uzun tutan ancak bir an olsun filmin yakaladığı ritimden feragat etmeyen, yoğun diyaloglu uzun kesitlerin ardından daha az diyaloglu, hatta sessiz ve fotografik ya da müziğe yaslanan sahnelerle karşımıza çıkan, kısaca hem başına buyruk bir film yaparken hem de izleyicisine saygı göstermeyi ihmal etmeyen bir yönetmenlik gösterisi. Film bugünün dijitalleşen dünyasındaki tüketim çılgınlığının az öncesinde ne yapıyordu insanlar sorusunu da soruyor? Amin'in filmin geçtiği 1994 yılında 2020'ye dair yazdığı robot-insan aşkı senaryosu, henüz filmlerin internetten izlenmediği, yazının daktiloyla yazıldığı, fotoğrafın analog olarak çekildiği bir dönem... Sonra içi kof ahlakçılığa dair ayrıntılar: örneğin evleneceği adamdan başkasıyla bedenini pervasızca tüketen bir kadının, yanında bir erkekle görülmesinden çekinmesi ve sanki dürüst ilkeleri varmışcasına nü resme karşı olumsuz tavrı. Koyunlar üzerinden yaratılan bana göre anlamlı bir metafor... Ve sonuçta bu toplam Kısmet Sevgilim'i Mavi En Sıcak Renktir'den aşağı koymuyor ve yönetmen bunları altını kalın kalın çizmeden bir klinik gözlemci titizliğiyle dolaylı olarak anlatmayı tercih ediyor. Bence insanın doğası zaten budur, şudur gibisinden tüketimi meşrulaştıran 'özcü' yaklaşımlara karşı insanı insan yapanın ne olduğunu anlatmaya çalışıyor Kechiche, anlayabilecek olanlara.
İlk unutan giden midir, yoksa terk eden mi?

Bana göre festivalin kuşkusuz en iyi filmlerinden biri de Christian Petzold'un Transit adlı filmi. Yönetmenin 'Baskı Dönemlerinde Aşk' üçlemesinin son halkası olan ve aynı adlı bir romandan uyarlanan film Almanya'dan Fransa'ya kaçan oradan da Meksika'ya gitmek isteyen bir mültecinin hikayesi. Fransa'daki eşinin yanına gidemeden hayatını kaybeden bir yazarın kimliğine bürünen mülteci üzerinden, gitmek, kalmak, ayrılık, ölen eşin yerine geçmek ve elbette aşk nedir gibi temaların arasında dolanan ama başyapıt olmayı yönetmenin hikayede bazı eksiklikleri görmezden gelmesiyle teptiği de bir film. Örneğin ölen eş ya da kadının üzerinde biraz daha durulabilirdi, Frang Rogowski'nin canlandırdığı başkarakter yanı sıra. Nitekim fuayede sohbet etme şansı bulduğum Atilla Dorsay da benzer görüşteydi, daha iyi bir film olabileceğini söylüyordu. Her şeye rağmen izleyicisine belli ölçüde mesafeli olsa da son derece akıcı, şiirsel ve incelikli bir tona sahip film özellikle son 15 dakikasında duygularımızı bir güzel pataklamayı ihmal etmedi, hem de melodramın tuzaklarına hiç düşmeden... Paula Beer ve çok kısa süre görünse de Alex Brendemühl gibi son yılların belki en ölçülü duygusallığa sahip filmlerinde (Frantz ve Aşk Mektupları) gördüğümüz iki ismi bu filmde görmemiz de kaderin cilvesi mi? Belki de böylesi filmlere yakıştıklarının bilinmesi, özellikle Paula Beer için bunu çok rahat olarak söyleyebiliriz.
Cedric Kahn'ın La Priere (Dua) isimli filmiyse bir uyuşturucu bağımlısının, ibadet ederek uyuşturucudan kurtulmayı amaçladığı bir manastır yaşamına kapanmasını konu ediniyor. Bu uğurda amacına ulaşan ve ilerleyen süreçte rahip olmayı seçen gencin etrafında dönüyor hikaye. Makul bir sinemasal güce sahip film kendini sıkmadan izletiyor. Hep festivallerde izleyiciyi yok sayan filmlerle sık sık karşılaşacabileciğinizi söylemişimdir. Çok fazla sinemasal atraksiyon barındırmasa da zevkle izlenebilen bir film yapabilmek de gerçekten önemli. Örneğin Robin Campillo'nun 120 BPM adlı ne hikmetse seveni de çok filmi 150 dakika boyunca ecel terleri döktürmekten başka ne işe yaramıştı. İki film de Fransız, ağırlıklı olarak diyaloglara yaslanıyor, iki film de mücadele temalı vs. Dua'da benim şöyle de hoşuma giden bir şey var: rahip olmak dünyevi zevkleri tamamen bırakmak ise, ki ben hiç anlayamam bunu. İnsana zararı olan alışkanlıkları bırakmak olur da bir insanı sevmeni ve ona cinsel arzu duymanı tanrı neden istemesin, sevgini bana sakla desin, şayet öyle olsaydı senin doğanı başka türlü yaratması gerekmez miydi? İşte Dua son kertede belki de inancın en büyüğü bu dünyadaki aşk diyor.

You Were Never Really Here, pekçoklarınca festivalin en iyi filmi olarak anılsa da ben o kanaatte değilim. Cannes 2017'den iki ödülle dönen (Senaryo ve Aktör) tek film o dönem bazı İngiliz ve Amerikan yazarlara göre Altın Palmiye'yi dahi alabilirdi. Pes yani !!! (Screen'in 'jury grid' i de bir kanıttır) Neyseki bir beklentim yoktu, olamazdı. Geçmişte bir takım kirli işlere bulaştığını tahmin ettiğimiz bir adamın ruhsal dalgalanmaları üzerine bir film. Hayal ile gerçek arasında gezinen ama daha çok gerçeğin tarafındaymış izlenimi veren... Görüntü yönetimi, mizansen ve özellikle kurgusuyla başarılı olsa da sonuçta şiddeti meşrulaştıran ama benzerlerinden farklı da görünmeye çalışan Hollywood filmlerinden ne farkı var You Were Never Really Here'ın? İçi kof bir film bu. İzleyicisine biçimsel numaralarla bir tür hipnotik deneyim yaşatmayı amaçlamış ve ötesini düşünmemiş yönetmen. Lynne Ramsey'in bir önceki filmi Kevin Hakkında Konuşmalıyız için de kurgu üzerinde bu kadar yoğunlaşması acaba filmin kusurlarını örtmek için mi demiştim, burada sineması bir adım daha olgunlaşsa da yine aynı kanıdayım. Bana göre Sevgisiz'in Altın Palmiye, Mutlu Son'un Büyük Ödül alması gerektiği zayıf bir Cannes yılında Senaryo Ödülü değil de belki Yönetmen Ödül'ü alabilirmiş Birleşik Krallığın Reha Erdemi Lynne Ramsey...
Ve Diğerleri
Carlotte Rampling'in başrolünde olduğu Hannah, bazı yönleriyle ilginç bir film aslında. Filmin başlarından itibaren bir gizem yaratılması amaçlanmış ve belki de tümüyle bu gizemin sürükleyiciliğine yaslanıyor film. Yaşlıca bir kadının yaşamına tanıklık ediyoruz. Drama kursu, evindeki yalnızlığı, hapisteki kocası, çocuklarının onu görmek istememesi, havuz kartı üyeliğinin hangi gerekçeyle iptal edilişi... Film izleyicisine pek çok soru sordurmasına karşın, karşılıksız bir 'gerilim dalgası' yaratıyor. Merakla da izletiyor kendini ama her şey havada kalıyor, bu da bir stil denemesi elbet, kimilerince modası geçmiş olarak yorumlansa da... Diğer bir tatminkar bulmadığım film ise Aleksey German (Jr.)'ın Dovlatov adlı çalışmasıydı. Otoriter Sovyet rejimi altına yaratıcılıkları baskılanan yazarları anlatan filmin merkezinde tabii ki Sergey Dovlatov var, güçlü mizansen tasarımıyla dikkat çeken yapım genel olarak çok tekrara düşen ve mıymıy olarak tarif edilebilecek, ritmini bir türlü yakalayamayan bir görüntü çizdi. Çok daha etkileyici bir biyografi olabilirmiş diye düşünüyorum. Alanis, Arjantin'deki bir hayat kadının yaşamını gözler önüne sererken, yönetmenin tutturduğu yumuşak dili ve akıcılığı aynı potada eritiyor, bir hayat kadınının yaşamına oldukça yakından bakma şansı veren bazı sahnelere sahip olmasıyla da dikkat çeken filmde çok açık şekilde 'kadın göğsü' üzerinden yapılan bir vurgu da var. Tabii neredeyse filmin üçte birinde gözümüze gözümüze sokulan göğüsler kuşkusuz iştah kabartacak cinsten ama sonuçta pornografinin sınırında bir film yapmak değilse amaç, tam olarak nedir, onu cevaplamak o kadar kolay değil. Diğer bir izlediğim Latin Amerika filmi Las Herederas (Mirasçılar) da iki lezbiyen kadının ilişkilerinin çatırdadığı daha sonra bir üçüncü kadının araya girdiği, meselesini net biçimde ortaya koyamayan, bana kalırsa sevimsiz bir film. Yönetmenin söyleşi bölümünde de belirttiği bir detay dikkat çekiciydi. Paraguay'ın film endüstrisi oldukça zayıf, yılda hepi topu 4-5 film üretilen bir ülke dedi ve ekledi diğer birçok filmden daha büyük bir bütçeyle çekildi bu film, bir Paraguay filminin uluslararası festivallerde görünürlük elde edeni dahi ancak bu kadar mı olabiliyor acaba? Adina Pintilie'nin Touch Me Not (Dokunma Bana) adlı filmi de Romen bir yönetmen tarafından çekilmesine karşın ağırlıklı olarak İngilizce biraz da Almanca, o zaman Romen filmi demek de ne kadar doğru? Başkalarının bedenine dokunamamaktan şikayet eden insanların vücutlarında anomaliler olan insanlara bakarak ve dokunarak tedavi olduklarını tahmin ettiğim tuhaf bir film. İzlemesi zor. Hong Sang-soo'nun 2016 yılındaki Cannes ziyareti esnasında çektiği Claire'ın Kamerası ise yönetmenin sinemasının temel özelliklerini taşımakla birlikte diğer filmleri kadar incelikli bir senaryoya sahip değil, çok daha basit yapıda. İşinden atılan bir kız bir yönetmen ve bir Fransız Isabelle Huppert. Yönetmenin festivalin yoğunluğu içinde belki de soluklanmak amacıyla alelacele çektiği bir film deyip geçebiliriz.
Yıldız Tablosu:
Kısmet Sevgilim, İlk Şarkı ****
Transit ****
Dua ***
You Never Were Really **
Hannah **
Dovlatov **
Alanis **
Claire'ın Kamerası *
Dokunma Bana *
Mirasçılar *

Geçtiğimiz yıl Venedik Film Festivali'nde Jusqu'a la Garde (bizde Velayet olarak gösteriliyor) adında ve En İyi Yönetmen Ödülü'nü kazanan bu film doğrusu bana ilginç geldi. Burada ilginç kelimesini filmi olumlamaktan öte kullanıyorum, bir tür deneysel film havasında Velayet, ne tarafa doğru gideceği pek kestirilemeyen filmlerden. Önce uzunca bir süre hukuki sürece ilişkin diyalog ve doğrusu biraz zorlayıcı, sinema sanatına çok uygun düşmeyen bir sahne, sonraysa küçük çocuğun annesi ve oldukça haşin babası arasında yaşadıklarına tanık oluyoruz. Çatırdayan evlilik kurumunun istenmeyen sonuçlarına dair dünyanın pek çok yerinde karşılaşabilecek sahneler. Yıllar önce bizde 'Aliye' diye bir televizyon dizisi yapılmıştı, orada belki yüzlerce kez yaşanmış benzer sahnelerden bazılarını izliyoruz. Film arada bir farklı sulara giriyor gibi gözükse de (doğum günü partisi sahnesi gibi) genel olarak istenmeyen bir babanın kendisinden ayrı yaşamayı seçmiş eşi ve küçük çocuğuna neler yaşatabileceği üzerine kesitlerden oluşuyor denilebilir. Ancak filmin şaha kalktığı bir sahnenin altını çizmeden geçemeyeceğim, muhtemelen filmin yönetmen ödülü kazanmasında da etkili bir sahne. Babanın eski eşi ve çocuğunun evine bir gecenin yarısı gelişi ve zili uzun uzun dakikalarca çaldığı, annenin zilin sesini kısarak çözüm üretmeye çalıştığı ama inatçı adamın eve bir biçimde girmenin yolunu bulduğu o sahne... Kanımca pek çok gerilim filmine taş çıkartacak cinsten. Film bittiğinde biraz da bu finalin etkisiyle etkilenmemenin pek mümkün olmadığı ama yönetmenin bir 'sanat filmi' ortaya koyma arzusunun biraz sırıttığı bir film, hani şu daha ilk filmlerini yapan hevesli ama yetenekleri de olan gençlerde gördüğümüz... Nitekim ilk filmiymiş.
Yıldız: * *