28 Ocak 2017 Cumartesi

Bir Kez Daha İran Toplumu'na Bakan Bir Başyapıt ve Oscar Yaygarası

Ashgar Farhadi'yi son filmi Forushande (Satıcı) ile karmaşık duygular selinde boğulmamaya çalışarak alkışladık. 

Son dönemde Başka Sinema'ya epey kayda değer film geldi, bir de Oscar'ın Yabancıları Haftası yaptılar. Pek çokları gibi ilk anda ben de Oscar'da son 9'a kalan filmleri izleriz sanmış ama yanılmıştık. Bazı ülkelerin kendi adaylarından seçmelerdi izlediklerimiz. Orada izlediğim Lav Diaz'ın Altın Aslan'lı filmi Ang Babayeng Humayo (Giden Kadın), sinema tarihinin izlemesi en zor filmleri arasında yer alacak kıvamdaydı. 4 saat boyunca neredeyse yok denecek kadar az olayın gerçekleştiği bir film düşünün ve zaman zaman da, konuşan karakterlerin yüzleri karanlık olduğundan kim olduğunu seçemediğiniz bu film benim için hayal kırıklığıydı ama başka bir hayal kırıklığını da Andrea Arnold'un American Honey'sinde yaşadım. Amerika'nın serseri gençlerinin Amerika'yı kat edişinde ne bir anlam ne bir ritim duygusu vardı. Zevkler çeşitli, çok sevenleri (sadece American Honey için biliyorum) var elbet ama bence tek kelimeyle sıkıcı filmler bunlar. 

Oysa bir kez daha Oscar heykelciğini gözüne kestirdiği söylenen Ashgar Farhadi öyle mi? Satıcı ile birlikte Dünya Sineması'nın sayılı isimleri arasına girmeyi artık hak ediyor. Her şeyden önce Farhadi, muhteşem bir hikaye anlatıcısı; hikaye nasıl kurulur, geliştirilir, ritim duygusu niye önemlidir, gerilim nasıl yaratılır gibi, sorulara ders niyetine izletilmeli. Evet Hollywood reçetelerine elbet bağlı kalınmamalı ama sinemanın görsel bir takım araçlarla öncelikle bir hikaye anlattığını unutmamalıyız. Fransızcası Le Client (Müşteri) olarak kayda geçen son filminde yönetmen tekrar İran'a dönüyor, iyi de yapıyor. Bir önceki filmi Fransa'da çektiği Geçmiş'in üzerine sinen biraz özenti (Ceylan ve Mungiu da teklifler almasına rağmen kendi ülkeleri dışına çıkmamakta haklıymış dedirten) ve biraz fazlaca melodramatik unsurlar törpüleniyor. Yine hareketli omuz kamerası ve doğal oyunculuklar. Kimileri her ne kadar Farhadi'nin eski filmleri kadar akıcı olmadığını söylese de Bir Ayrılık ne kadar akıcıysa Farhadi kurduğu dil ile Satıcı'da da en az o kadar akıcı ve çarpıcı bana göre (biraz Audiard'a da benzetiyorum). 

Rana (Tadeneh Alidoosti) ve Emad (Shahab Hosseini) Arthur Miller'ın Satıcı'nın Ölümü adlı eserini sahneye koymak üzere olan genç bir çift, kentsel dönüşümün gölgesindeki Tahran'da yaşadıkları bina sallanmaktadır (ki yine dönecekleri yer orasıdır, harikulade bir metafor), onlar da oradan mecburen başka bir eve taşınırlar, onlardan önce bir fahişenin yaşadığı bir eve. Nitekim filmin kırılma noktası da bu taşınmanın ertesinde gerçekleşir. Bir akşam Rana banyoya girmek üzereyken eve gelmek üzere olan Emad'tan kahvaltılık bir şeyler almasını ister kısa bir süre sonra da kapı çalar ve Rana, Emad geldi diye kapıyı açıp banyoya girer ama gelen daha önce orada yaşayan fahişenin bir müşterisidir ve Rana'ya tam olarak içeriğini öğrenemediğimiz bir saldırıda bulunur. İşte buradan hareketle İran toplumundaki mahalle baskısı ve kadının yeri, kültürlü görünen erkekte bile ortaya çıkan kof bir ahlakçılık ve intikam duygusu filmi kuşatır. Farhadi tüm bunları bir gerilim ve kara film havası içinde gerçekleştirir. Filmdeki herkesin bir şekilde satıcı ve müşteri olduğu olduğu film bu kavram üzerine düşünme fırsatı da verir. 

Satıcı'nın Ölümü ile bazı paralellikler üzerinden de okunabilecek filmin özellikle son 20-25 dakikası gerçekten izleyicinin duygularıyla çok ustaca oynuyor, adeta paçavraya çeviriyor ve düşündürüyor. Başta Hosseini olmak üzere tüm oyuncuların da mükemmel bir kompozisyon çizdiği Satıcı, aynı zamanda izleyicisini entelektüel anlamda da geliştirmeyi teşvik eden o özel filmlerden. 

Filmden çıktıktan sonra sinemanın birkaç yüz metre ötesindeki kitapçıda filmden çıkan birkaç kişiyi görmek... Elbette satın aldıkları kitap Satıcı'nın Ölümü.

Not 1: Bu yıl daha Ocak ayında olmamıza rağmen sinemalarda izlediğim 15. Cannes-Ana Yarışma filmi oldu Satıcı, en azından 2 tane daha kesinlikle izlemek istediğim var, ama şu an için ben olsam Altın Palmiye'yi Satıcı'ya verirdim diyorum.

Yıldız: * * * *

Oscar Yaygarası

Oscar adayları belli oldu, o gün yine twitter kilitlendi. Öncelikle kendini 'sinefil' olarak adlandırmayı seven o twitter eleştirmenleri ve tabii ki çeşitli yayın organlarında yazan eleştirmenler o dalda bunun hakkı yendi, şu en azından şu dalda olmalıydı onun şansı bu dalda yüksek vs. diye yazdılar, saatlerce. Ama daha bu ne ki, ödül törenine kadar daha çok yazacaklar, hele ki ödül gecesi. Aslında burada çok da sıkıntı yok. Ödüller; izlediğimiz, sevdiğimiz ya da sevmediğimiz filmlere dair oyun alanı yaratır, oynarız, bu oyunları ben de seviyorum. Ancak sıkıntı şurada; neden 'sadece' Oscar üzerine bu kadar çok yazıyoruz. Örneğin 1 gün sonra Cesar adayları da açıklandı. Mantığı Oscar ile aynı. Sektörü canlandırmayı amaçlayan ticari bir döngü ve aday olan yönetmenlerin çoğu sinemalara da uğradı. Hepimiz izledik. Ozon, Verhoeven, Dumont, Garcia, Dolan gibi Dünya Sineması'nda saygınlığı olan yönetmenler çeşitli adaylıklar elde etmişler. Verhoeven'in filmi Elle 11 adaylık almış mesela ama o Verhoeven'in filmi Elle, Oscar'da niye sadece 1 adaylık aldı, diğer dallarda tüh! onun hakkında konuşamayacağız diye dert yanıp dakikalarca üzerine konuşulurken, hali hazırda 11 adaylık aldığı aldığı Cesar'daki şansına dair kimse bir tek cümle etmiyor. Bir tek cümle yahu! Çok eskiden biraz da eleştirmenlerin Hollywood filmlerine taptıkları için (ki öyle bir durum da var) vaziyetin böyle olduğunu düşünürdüm, net biçimde görüyorum ki sizin derdiniz filmlerle de değil, sadece Oscar fetişizmi bu.

Not 2: Bir de twitter'da Oscar, iyi filmler için bir şey ifade etmez diyene, bir tane 20 yıllık Siyad üyesi artık ben de Oscar'a olumlu bakamıyorum diyor. Artık mı? Duayen de bunu derse vah halimize.


15 Ocak 2017 Pazar

İsviçre'den İnsancıl Bir Kukla Filmi

2007 yılında Persepolis'in Cannes'da Jüri Ödülü alması 1 yıl sonra Beşir ile Waltz'in yine Cannes'da övgülere boğulması ve Altın Palmiye'nin favorisi olarak görülmesi kimilerinde sinema artık yeni bir forma evriliyor, dolayısıyla yakıcı gerçeklerin sinemasını bundan sonra giderek insanlar değil çizgiler belirleyecek algısı oluşturmuştu. Belki 10 yıla kalmadan Altın Palmiye adaylarının yarısı animasyon olur diyen bile vardı. Bu öngörü elbette tutmadı. 2008'den sonra tek bir animasyon dahi Cannes'ın Ana Yarışması'na çıkamadı. Yine de animasyonun çeşitli türlerinde kayda değer filmler yapanlar oldu, farklı festivallerde bazen de Cannes'ın alt bölümlerde kendine yer buldu bu filmler. Bu yıl İsviçre'nin adayı olarak Oscar 'shortlist'e kalma başarısı gösteren Ma Vie de Courgette (Kabakçığın Hayatı) de onların başında geliyor. Stop Motion tekniğiyle oluşturulmuş ustalıklı bir film bu, içeriği belki pek toplumsal-politik yakıcılığa yaslanmıyor denebilir (aslında tam olarak öyle değil) ama çocukluğu zor şartlarda geçen, dünyamızın geleceği olacak insanlara dair hem içburucu biraz da komik, en önemlisi hümanist bir hikaye anlatılıyor. Başkarakter oğlanın takma adından da anlayacağımız filmin ismine atfedilen kabak tadı veren bir yaşamın sadece çocukları ilgilendiren değil hatta daha çok da büyükleri ilgilendiren taraflarını zevkle izliyoruz.

Yıldız: * * *

31 Aralık 2016 Cumartesi

Yılın En İyileri

Bu yıl daha önce de ifade ettiğim gibi, sinema açısından fevkalade bir yıl oldu. İlginç sürprizlerle karşılaştık. Bu kadarını beklemiyordum doğrusu. Ülke tarihinin en azından 1980 sonrasının net biçimde en korkunç aylarını yaşadık, kimileri 1945 sonrası Avrupa'nın da ürkütücü bir dönemine girildi (asimetrik savaş) dedi ama işte sanat hayatın yerine geçemese de önemli bir işlev yükleniyor bu dönemlerde, sinema da hareket kavramı (biraz uzun mesele) üzerinden kurgulanan bu modern çağlara çok uygun bir sanat olarak ilgimizi çekiyor. Benim için de biliyorsunuz ki öyle. Her yıl 10 iyi film belirleyen ben bu sene 10 filmi oluşturmakta epey zorlandım. 10 filmden daha fazlasını listeye almak istedim o yüzden bu yıl vizyona girmiş ya da artık girme ihtimali olmayan filmleri değil, sinema perdesinde 2016 yılı içinde izlediğim tüm filmlerin içinde en beğendiğim 20 filmi sizlerle paylaşmak istedim. Vizyona sansürlü giren Tereddüt maalesef izlemediğimden yok, yoksa Yeşim Ustaoğlu'nun açık ara en iyi kadın yönetmenimiz olduğunu düşünüyorum.

Yılın Bana Göre En İyi 20 Filmi




1-Frantz/Francois Ozon

2-Paterson/Jim Jarmush

3-Bacaleurat/Cristian Mungiu

4-Mal de Pierres/Nicole Garcia

5-Toni Erdmann/Maren Ade

6-La Double Vie de Veronica/Krysztof Kieslowski

7-Francofonia/Alexander Sokurov

8-Ji-geum-eun-mat-go-geu-ddae-neun-teul-li-da/Hong Sang-Soo

9-Dheepan/Jacques Audiard

10-Love/Gaspar Noe

11-Nocturnal Animals/Tom Ford

12-La Fille Inconnue/Dardenne Kardeşler

13-Julieta/Pedro Almodovar

14-Elle/Paul Verhoeven

15-El Boton de Nacar/Patricio Guzman

16-Sieranevada/Cristi Puiu

17-Chronic/Michel Franco

18-I Daniel Blake/Ken Loach

19-Don't Breathe/Fede Alvarez

20-Carol/Todd Haynes

İzleyip de unuttuğum varsa affolsun...

29 Aralık 2016 Perşembe

Amerikan Usulü Kırık Bir Aşk Hikayesi

Bu yıl sanıyorum ki benim 10 yıldır dikkatle takip ettiğim sinema sezonları içinde en iyisi, 2010 yılını bile geride bırakabilecek güçte ve neredeyse her izlediğimiz film bu duyguyu daha da güçlendiriyor. İşte Ford'un Nocturnal Animals'ı, hemşerisi Jarmush'un Paterson'ından çok farklı ama yine nitelikli bir Amerikan yapımı.

Modacı kimliğiyle tanınan Tom Ford'un ikinci filmi Nocturnal Animals (Gece Hayvanları) kırık bir aşk hikayesini kadının (Susan) tarafından koşut öyküler çerçevesinde anlatıyor. Bu koşutluk Susan'ın bugünü, terkettiği eski eşinin yazıp gönderdiği romanın aklında canlanışı ve geçmişi şeklinde oluyor. Eski eşi Edward ile severek evlense de sosyetik güzel Susan onu çok haksızca terketmiştir, yazmaya düşkün Edward da yıllar sonra Susan'a adadığı henüz yayınlanmamış bir romanını gönderir ve Susan romanı okudukça, tüm pişmanlıkları depreşir, nitekim uğruna terkettiği adam ona o kadar da değer vermiyor, hatta değer vermemek ne kelime düpedüz aldatıyor. Sonuçta bu roman Susan'a sevginin ne kadar değerli olduğunu ve elde ettiğimizde kolayca bırakmamamız gerektiğini, duyguların araçsallaşmasının önünde sonunda bireyi mutsuz edeceğini hatırlatıyor. Romanın kurgusu sembolik düzlemde ikilinin ilişkisinin bitişi üzerine bir şeyler söylüyor. En azından roman karakterleri farklı kişiler olsa da Susan kendi yaşanmışlıklarına koşut okuyor romanı. Sinema dili, oyunculukları ve senaryosu oldukça başarılı. 

Aslında bir yandan ilginç de bir intikam filmi. Kalbi kırılmış Edward'ın şiddet içermeden, sanatın, edebiyatının gücüyle aldığı bir intikam, ne kadar onurlu bir tavır değil mi? Bizdeki gibi ya benimsin ya kara toprağın dememiş.

Belki kendi hayatımdan da bazı izler bulduğumdan daha da sevmiş olabilirim filmi, ama toplumsal eleştirisi çok görünür olmasa da bireysel dramların ardındaki gerçekleri oldukça estetize edip zevkle izlenen bir filme dönüştürmüş Ford. Sadece moda dünyasıyla teması bakımından değil biçimci yaklaşımıyla da kardeşliği sezilen Wending Refn'in The Neon Demon'ı (iki oyuncusu bile aynı Karl Glusman ve Jela Malone -ki çok çekici değişik bir güzel) gibi göz boyamaya çabalamadan yapıyor ne yapacaksa. Başarılı bir roman uyarlaması olmasının hakkını verecek şekilde öncelikle, beyazperdeye yakışan bir 'öykü' anlatıyor. Belki tek eksiği, Susan'ın kafasında canlanan romanın filmin süre bakımından çoğunu kaplaması, adeta filmin kendisine dönüşmesi, burada da gerilim ve aksiyonun kolaycılığına kaçan bir tür filmi izliyoruz hissi geçiriyor kısmen. Yoksa filmin başkarakterinin okuduğu bir romanı perdede izlediğimizi bilmek bile gayet ilgi çekici bir fikir.

Yıldız: * * * *

5 Aralık 2016 Pazartesi

Yüce Ruhun Filmi Bu, İnsanın Tüm Kötülüklerine Zıtlık Oluştururcasına

François Ozon 17.filminde savaşın kaybı, aşk ve insanoğlundaki o yüce ruhu öne çıkardığı öylesine dokunaklı bir filme imza atmış ki, zaman zaman unutulmaya yüz tutan sinema sanatına sevgimizi perçinleyen bir film ortaya çıkmış. 

Şöyle bir bakıyorum da bu sezon (Ekim'den bu yana) ne kadar güzel filmler izledik. Daha birkaçını izlemediğimizi varsayarak diyorum bunu. Aslında 2015 ve 2016 bizler için, maalesef savaşın yeni tezahürleriyle geldi, ardı ardına patlayan bombalar, üzerine ateş açılan insanlar, darbeler, ohaller... Peki Avrupa çok mu farklıydı, başkentleri Brüksel Havalimanı'nda, metrosunda yaşananlar. Hele Fransa'da 7 ayrı noktadaki yüzlerce insana yapılanlar ve Bastil gününde Nice'te olanlar...

Ama o Avrupa son zamanların en hoş filmlerini bunların ertesinde üretiyor. Esasen Avrupa Sineması'nı bu kadar özel kılanlardan biri de yaşadıkları iki büyük savaştı çünkü insanoğlunun daha ne kadar acımasızlaşabileceğine dair büyük tecrübe edindiler. Belki de o yüzden Amerikan Sineması'nın en başarılı örneklerinde bile o naifliği bulamadım ki gerçekten çok başarılı örneklerini zaman zaman izledim, biri de geçen haftaydı.

François Ozon, Venedik Film Festivali'nin favorileri arasında gösterilen ama sadece filmin genç kadın oyuncusuna verilen bir ödül ile yetinmek zorunda kalan son filmi Frantz'da, eskiye gidiyor ve sanki bir açıdan 3. Dünya Savaşı'nın ayak seslerinin duyulduğu şu dönemlerde, bakın ne acılar yaşadığımızı unutmayın, tekrar tekrar hatırlayın diyor. Siyasetçiler sanatçıları dinler mi ki? Biz yine öyle umalım. 

Bu hayli ilginç filmde,1.Dünya Savaşı'nın ertesi, önce yer Almanya'nın bir köyü, nişanlısı Frantz'ı savaşta Fransız kurşunuyla kaybeden Anna, onun mezarının önünde bir genci görmeye başlıyor, Adrien adlı gizemli bu genç bir Fransız, Frantz'ın ailesi için oğullarını öldüren ulustan biri o ama Adrien Frantz'ın arkadaşı olduğunu söyleyerek aileye kendini çok sevdiriyor. Oğullarının mezarını ziyaret için Almanya'dan gelmiş üstelik, az şey mi?

Filmin ortasında filmin akışını alt üst eden o sürpriz itiraf geliyor (aslında deneyimli izleyicinin ne zaman gelecek diye bekleyebileceği). Bundan sonra birbirine yakınlaşmaya çalışan Anna-Adrien ayrı düşüyor. Bir süre sonra Anna, Adrien'in peşinden onu bulmak için Fransa'ya gidiyor, burada da yaşanması beklenen büyük aşk için zaman biraz geçmiş oluyor. 

Filmi izlemeyenler için filmin önemli gelişmelerini daha fazla yazmak istemiyorum ama Adrien'in vicdani sorumluluğu, ansızın tamamen ayrı koyduğu bir aşkı (filmi izleyenler ne demek istediğimi çok iyi anlayabilecekler) kendince yerine koyma isteği insana olan derin inancın da karşılığı. Nasıl yüce bir ruh bu. Evet sorumluyuz pek çok acıdan ne yazık ki, bazı zamanlarda bu acıların en büyüklerinden sorumluyuz ama kaybolanı yerine koymak neden mümkün olamasın ki !!! Tabii ki aşk ile olacak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey. Adrien'in niyeti çok alışık olmadığımız bir soylu tavra kapı açıyor. Yine film boyunca bize izlek sunan filmin ölü kişisi Frantz'ın Anna'nın ne olursa olsun aşkı yaşamasını, mutlu olmasını isteyişi peki, ve zaten Adrien'in bu bilgiye sahip oluşu. Ya Anna'nın birlikte yaşadığı Frantz'ın ailesini üzmemeye çalışan iyi niyeti, Adrien'e karşı affediciliği...

Evet savaşın ne kadar kötü bir şey olduğunu bıkmadan usanmadan 2016 yılında, üstelik 1.Dünya Savaşı ertesinden anlatan bir film. Tüm bunları çok sağlam bir senaryo, siyah-beyaz ve renkli film arasında özenle gidip gelen duyarlı bir estetikle ortaya döküyor Ozon. Adrien kemanı çalarken duyduğumuz Chopin'in çalışması gibi özenle seçilmiş çeşitli müzikler de aynı duyarlığın ürünü. Oyunculuklar da en iyisinden, özellikle Adrien rolünde Pierre Niney ve Anna rolündeki Paula Beer, filmin o hüznü ve hümanizmasını birinci sınıf bir mimik-jest ustalığıyla yansıtıyorlar.

Pek çok anlatmaya değer noktasını sürprizlerini bozmamak için anlatmadığım bu dört başı mamur hikaye, insanın karşıtlıkların içinde nasıl da var olduğuna dair, insanın yaşattığı her türlü kötülüğe karşın yine aynı insanın iç güzelliğiyle yapılan bir büyük vurgu. Anna'nın Adrien'in yanından trene binip ayrılırken Adrien'in seslenişinde insana dair o umut... Mutlu ol Anna, diyor. Daha başka ne istenebilir ki. Filmin özü biraz da bu cümle işte, ama burada sadece yazılı halini gördüğünüzden çok daha derin ifadesini buluyor filmde. 

Frantz hep izlemeyedeğer filmler üretmiş ilgiyle de takip ettiğimiz, dile kolay kısaları saymazsak 17. filmini çeken François Ozon'un başyapıtı...

Yıldız: * * * * * 

29 Kasım 2016 Salı

Gezici Festival'in Düşündürdükleri...

Ankara menşeli festivalin ilk ve haliyle en uzun gösterimleri yine Ankara'daydı ve yine Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde.... Burası konser, konferans, tiyatro gibi etkinlikler için hazırlanmış çok amaçlı bir mekan. Her ne kadar bir sinepleks değilse de (Büyülüfener de değil ama handiyse aynı konforu yaşatıyor çünkü sadece sinema gösterimleri için inşa edilmiş) ses sistemi, perdenin yüksekliği gibi asgari şartları karşılayan hiç fena sayılmayacak bir deneyim yaşattı, hakkını verelim. İzlediğimiz filmlerden biri de Jim Jarmush'un Paterson'ı ve vizyona girip girmeyeceği belirsizliğini koruyan, yılın en iyileri arasında gösterilen Maren Ade imzalı Almanya-Avusturya ortak yapımıydı.

Jim Jarmush'un Geri Dönüşü


Amerikan bağımsız sinemasının günümüzdeki en dikkat çekici isminden biridir herhalde Jim Jarmush, yeni filmi Paterson ile varoluşçu sularda gezinmeyi sürdürüyor. Paterson, New Jersey eyaletinin ufak bir kenti, hatta kasaba görünümde. Filmin kahramanının adı da Paterson ve otobüs şoförü, dahası bir şair, yazdığı şiirleri defterinde saklı tutan.

Bir kız arkadaşı var Paterson'un, birlikte yaşıyorlar evli gibi. O da sanatçı ruhlu ama bazı farklılıklara da sahip Paterson'dan, Paterson telefon bile kullanmazken, onun tableti bile var mesela ama hiç problem değil. Bir de köpekleri var. Her günü birbirine benzeyen bir hayat yaşıyorlar ama hayatlarından o kadar memnunlar ki anlatılmaz, izlenir ancak.


Film enikonu basit; Paterson'un 7 gününü anlatan bir hikayeye sahip olsa da büyüsünü de buradan alıyor Genelde sinema hayatın ilgiye değer minicik parçalarını törpüleyip gösterme sanatı olarak anılır (Hitchcock'un da buna yakın bir ifadesi vardır). Oysa Jarmush rutinin kendisine eğiliyor. Hayat biraz böyle bir şeydir diyor aslında ama gücü, biteviye bir hayatı, hayatın ta kendisini anlatırken hiç de sıkıcı olmamayı başarmasından geliyor. Üstelik sıkıcı ne kelime, ziyadesiyle sempatik. Az çok aynı mahalleli, birbirine yakın muhabbetler ve gerçekten imrenilecek çıkarsız, güçlü bir aşk var perdede.

Başkarakterinin yazdığı şiirlerin yanında, filmin kendisinin sahip olduğu yoğun şiirsellik ardında hem son derece dokunaklı hem de komik olmayı başaran bir film, hatta aşağıda okuyabileceğiniz Toni Erdmann'dan bile komik.

Ve komik olmak için hiç bir çaba göstermeden karakterlerinin en doğal hallerinden geldiği görüntüsü veren çok değerli bir komedi bu. Paterson kentinin naif insanları... mesela kız arkadaşı canlandıran Golshifteh Farahani'nin o şeker mi şeker saflığı...

Ve bugünün bozulmuş dünyasında o saflığa duyulan ihtiyaç, onla paralel biraz da şiire duyulan ihtiyaç. Bugün kaçımız şiir kitabı alıyoruz allah aşkına. Gitgide daha az okunmuyor mu şiir. Film bir yandan şiir okuma istediğini de tetikliyor.

Başta Adam Driver olmak üzere oyunculukların ve müziğin de önemli katkıda bulunduğu içtenlikli bir film Paterson. Benim Cannes'da olsam Altın Palmiye vermeyi düşünebileceğim bir film.

Yıldız: * * * *

Toni Erdmann henüz Cannes'daki basın gösteriminde daha bitmeden, hem de birkaç kez alkışlanmış, sonrasında da eleştirmenlerin büyük övgüsüyle dikkati çekmişti. Bir de oradan Fipresci ödülü aldı.

Evet Toni Erdmann iyi bir film hem de oldukça ama bu kadar tufan koparılacak kadar mı çok emin olamıyorum. Koparılabilir ama. Kendine Toni Erdmann ismini takan yaşını başını almış bir baba (Winfried), kızı Ines'i (görüldüğü üzre o da o kadar genç değil) Bükreş'e ziyarete gelir. Kızı orada bir 'consulting' şirketinin önemli bir pozisyonunda çalışmaktadır. İşi başından aşkın, babasına hiç zaman ayıramayan bir iş kadını. Kapitalizmin yoğun tempoda öğüttüğü ve bunu başarılı olarak yutturduğu bireyi yani..

Ancak babası kızına yük olduğunu düşününce oradan ayrılmak yerine yepyeni kılıklara bürünüp, üstelik statüsü yüksek görevlerde kendini tanıtıp eğlenmeye bakar, bu şekilde kızının dibinden de ayrılmamış olur.

Film 162 dakikalık süresini gerçekten hissettirmiyor. Senaryosuyla ön plana çıkıyor ve iki başrol oyuncusuyla, bence en çok baba rolündeki Peter Simonischek döktürüyor. Alaycı tavrı gerisindeki eleştirel duruşu, günümüzün koşuşturmasında mutlu musun sorusuna cevap veremeyen bireyleri için önemli şeyler söylüyor.

Filmin son derece hafif dokulu bir anlatımı var belki, bu da başyapıt demeyi zorlaştıran, filmi sitcom'lara yakınlaştıran bir yön. Film yönetmenlik marifetiyle ön plana çıkmıyor ama bu anlamda dikkat çekici birkaç sahne de yok değil. Çeşitli kereler Erdmann'ı çerçeveye kızının arkasında ansızın sokuveren...

Hele ki sonlara yakın çıplak parti sekansına ne demeli. Belki tüm filmin özünü ortaya çıkaran, fevkalade bir mizah yükü... Mayıs ayında beni sinemada güldürmek o kadar kolay değildir, hah Toni Erdmann bunu başarırsa ne ala diye yazan ben, çeşitli sekanslarda defalarca tebessüm etsem de, evet kabul ediyorum burada güldüm. Tek eleştirim böylesine bir sekans biraz daha uzun tutulamaz mıydı üzerine...Tadımlık olmuş.

Kısaca mizah ile hafif bir hüznü iç içe geçirme başarısı da gösteren, çağdaş!!! insana dair bir şeyler söyleyen değerli bir film Toni Erdmann.

Aynı zamanda bu yıl Cannes'da ana bölümde yarışan 2 Romanya filmine bir 3. olarak dolaylı açıdan eklenebilir, filmin neredeyse tamamı Romanya'da geçiyor, kısmen de olsa yaşamlarına yine konuk oluyoruz çünkü. Böylece bugünkü Avrupa'nın Romanya aşkı da ayrı bir dikkati gerekli kılmıyor mu sizcede?

Yıldız: * * * *

Aquarius ve Albüm Beklentileri Karşılayamadı

Festivalin yoğun programı içerisinde farklı beklentilerle koltuğa oturduğum 2 filmden de kısaca bahsetmek istiyorum. Özellikle Aquarius'tan beklentim epey yüksekti. Bu da bazen ters tepiyor işte. Küçüklüğünden beri aynı binada yaşayan orta yaşı geçkin Clara'nın onu evinden çıkarmak isteyen kentsel dönüşüm mafyasına direnişi ilgi çekici olsa da ve gerçekten yönetmen incelikli bir mizansen oluşturmaya çalışsa da film gerektiğinden çok uzundu ve odak noktasını sık sık kaybediyordu, ilginç ve çok değerli bir konu biraz heba edilmiş burada bence. Yıldız: * * *  Albüm ise düpedüz kötü bir film desem, haksızlık mı ederim acaba. Filmde az da olsa çoşkulu anlar da yok değil ama bütüne yansıyamıyor ne yazık... Yıllarca uğraşıp çocuk sahibi olamayan çiftin evlatlık edinme ve bunu çevrelerinden gizleme çabasına odaklanıyor. Hani denir ya; Batılı izleyicinin ilgisini ne çeker, ona göre film yapar bazı yönetmenler. Burada biraz onu gördüm. Bunun çok kötü bir şey olduğunu da düşünmüyorum ayrıca. Yeterki çok çaktırmadan, iyi bir filmin içinde kotarılabilsin. Çiftin bebek beğenirken, yok bunu almayalım Suriyeli'ye benziyor, yok Kürt gibi bu deyişleri, televizyondaki tartışma programında (Ahmet Hakan'ın Tarafsız Bölgesi) çok kısa bağrış çağrış ve Kürt sorunu bıdı bıdısı, erkek muhabbetinde Avrupa takımlarından bahsetmeleri vs. Bunlar filmde olmasa film ne kaybederdi acaba. Dahası filmde İngilizce altyazı vardı da oradan bir biçimde takip edebildik. Karakterlerin çoğu sözleri tam anlaşılmıyor bile, işte Batılı izleyici için sorun teşkil etmeyen ama bize filmi uzaklaştıran bir detay daha. Ve evlatlık konusunun toplumuzda bu çapta gizlenen bir şey olduğunu da sanmıyorum (belki de öyledir gerçekten burada yanılıyor olabilirim). Sevgili Mehmet Can umarım bana kızmazsın. Daha gençsin ve çok daha iyi filmler yapacağına inanmak istiyorum. 

Yıldız: *


6 Kasım 2016 Pazar

Verhoeven'den Gerilim, Cinsellik ve Sanki Ruhun Dehlizleri

Paul Verhoeven'in Elle'sinden çıktıktan sonra salonu oldukça yoğun bir sinemasal haz alarak terkettiğimi düşündüm, tıpkı Cristi Puiu'nun deneysel filmi Sieranevada'da olduğu gibi ama filmi şöyle bir demlenmeye bırakınca 'sanki bir tür başyapıt' mertebesinden de uzaklaşıyor mu diye sordum kendime. Yanıtı basit aslında, bu filmlerin dertleri ne tam olarak, o kadar da ciddiye alınacak bir dertleri mi var? Tartışılır.

Elle'de yaşadığım bu durum aslında geçen hafta Almodovar'ın Julieta'sında yaşadığımın biraz tersi, o gün filmden çıktığımda Almodovar'a göre biraz kuru mu ne demiştim. Sonra o kuru görünümün içinde de bir değer vardı bana kalırsa. Buradaysa zaman geçince o ilk çok büyük çoşku biraz sönümleniyor mu ne deme noktasındayım, belirtmiş olayım.

Yönetmen aslında Hollywood içinde de çok sayıda film üretmiş Paul Verhoeven ve 10 yıl sonraki ilk uzun metrajı karşımızda olunca farklı bir ilgiyi hak ediyor. Çocukluğumuzun Robocop ve Temel İçgüdü (onun da Altın Palmiye için yarışmışlığı vardır) filmlerinin yönetmeni aynı kişi, düşünün. Bu kez yer Paris, ve senarist David Birke ile beraber kısmen daha bir arthouse anlatı modeli seçtiği söylenebilir.

Elle, Philippe Dijan'ın Türkçeye de geçen yıl kazandırılan Vay... (Orjinali Oh... olan) adlı novellasının alabildiğine sadık bir uyarlaması. Isabelle Huppert'ün başarıyla canladırdığı Michel kitapta 40'lı yaşların sonunda çekici bir kadın, burada yaşı daha büyük, ne gam. Huppert'in adeta zamanı durdurmuş, Fransız kadınının sade güzelliğini canlandırışı az şey mi?

Evinde maskeli birinin tecavüzüne uğramasıyla açılıyor film, Michel tuhaf biçimde polisi işin içine katmıyor ve kendi yöntemleriyle kendini korumaya karar veriyor. Birçok karakter mevcut: eski eşi, oğlu, oğlunun zirzop eşi gibi, bir de sevgilisi var Michel'in, Robert, ilginç olan yakın arkadaşı Anna'nın eşi o da ve Anna, Michel'le aynı zaman doğum yapmış, ama çocuğu o zaman ölüverdiği için birkaç kez Michel'in oğlunu emzirmiş ve aralarında yıllara varan güçlü bir bağ oluşmuş Anna ve oğlan arasında (yeterince ilgi çekici değil mi?). İşte kitapta biraz irdelenen bu mevzu filmde inanılmaz üstün körü atlanmış, bir şey diyemiyoruz. 

Bir yandan da Michel'in geçmişinde psikopatça cinayetler işlemiş akıl hastanesindeki babası var ve azgın bir annesi dahası Michel'in babasından kök alan problem bu yaşadığı tecavüz olayı ve sonrasına bir referans olabilir diye düşünüyorum.

Ama bu kadar çok karakteri göstermenin ardına taşıyamıyor film bizi, yeterince derinleşemiyor. Michel'in kedinin fareyle oynadığı gibi izleyiciyle oynamasını sağlıyor ancak. Kitap tamamen Michel'in iç sesiyle -hem de yoğun biçimde- ilerlerken burada kamera Michel'i bir an terketmese bile öyle bir yöntem tercih etmiyor yönetmen.

Sonuç olarak, çok iyi oynanmış, çok iyi çekilmiş bana kalırsa ana esere ille de sadık kalma takıntısında doğan küçük kusurlarına rağmen yine de son derece sürükleyici bir psikolojik gerilim. Ve Batı basınının ifade ettiği bir rape comedy alt türüne girer mi bilemiyorum ama doğrudan tecavüzle alakalı olmayan ince bir güldürü film boyunca ara ara sezdiriliyor.

Yıldız: * * * *

31 Ekim 2016 Pazartesi

Kadim Duyguların Kıyısında Özenli Bir Film


Hüzün ve suçluluk ya da vicdan azabı diyebileceğimiz duyguların kıyısında bir kadın (Julieta) ve onun hayatına etki eden, büyük oranda ailesi; sevdiği adam, kızı, biraz da babası, trende yakınlaşmayı reddettiği yaşlıca bir adam ve de eşinin fuck buddy'si arasında Julieta'nın gençlikten orta yaşa sürüklenen yaklaşık 30 yılını izliyoruz. Günümüzde açılan ve uzun yıllardır annesiyle görüşmek istemeyen kızının çocukluk arkadaşıyla karşılaşması Julieta'nın gençliğine gitmesine sebep oluyor, film uzunca bir süre o gençliği doğrusal olarak anlattıktan sonra çok çaktırmadan 
bazı zamansal med-cezirler de gerçekleştiriyor. Almodovar'ın birkaç öyküden esinlenerek uyarladığı senaryo yine ustalıklı, merkezde Julieta olsa da onun hayatı ve hayatına etki eden karakterler arasında incelikli bir benzerlik inşa edilmiş, yok birbirimizden farkımız dercesine. Karmaşık duyguların çoklu karakterler arasındaki harmonisi... Julieta'nın farklı yaş dilimlerini canlandıran Emma Suarez-Adriana Ugarte ikilisi ve tüm yan karakterler de başarılı bir kompozisyon çiziyor, yine renkli bir dekor, güzel kadrajlar... Aşırılıkları daha bir törpülenmiş kısacası bir önceki filmi İçinde Yaşadığım Deri kadar olmasa bile, tadı damağında uzun süre kalan filmlerden Julieta. En iddiasız olduğunda bile sinemada usta olarak addedilmenin karşılığının ne olduğunu hatırlatan.

Yıldız: * * * *