6 Haziran 2016 Pazartesi

İnsanlığın Karanlık Sularında

Meksika'lı Genç Bir Auteur'ün Filmi

Ölüm hepimiz için kaçınılmaz son. Tıpkı, aşk gibi, yalnızlık gibi, belki can sıkıntısı gibi ölüm ne kadar kaçınsak da hayatın gerçeği değil mi ama, ve hatta kaçınılmaz olarak ölüm hayat üzerinden tarif edilir, ölümün de varlık sebebi hayatın ta kendisi. Yönetmen Michel Franco da Tim Roth'u başrolde oynattığı filmi Kronik'te sanıyorum bu yegane gerçekliğe ilişkin bir film yapmak istemiş. Mesleğine tutkuyla bağlı bir erkek hemşirenin ölüm döşeğindeki insanlara yaptığı hasta bakıcılığın zorlu safhalarını biçimsel olarak uzun planları tercih ettiğinden uzun uzadıya göstermiş, hatta bazen işlevini aşarcasına. Ölümün kıyısındaki insanlara yardımcı olmak konusunda Roth'un canlandırdığı David karakteri neden bu kadar istekli, karısını ve çocuğunu amansız hastalıklara kurban etmiş! olmasının bir payı olabilir mi, sık sık David'i spor yaparken görmenin, ya da terini sileceği havluya bile başkasının elinin değmesine izin vermeyişinin sağ(lıklı) kalmak takıntısının bir tezahürü olduğunu düşünsem yanılır mıyım acaba? 

David karakteri biraz daha zenginleştirilebilirdi kuşkusuz, onun hakkında yeterince bilgiye sahip değiliz. Yine de yönetmen başkarakterine ilişkin bir takım minik ayrıntıları öykünün bütününe güzel yedirmiş, kabul etmeli. Hele o sürprizden de öte ani ve sert finale ne demeli, benim için ilk anda yönetmenin filmini nihai bir noktaya eriştiremediği için böyle bir tercihe başvurmuş olabileceğini düşündürten, böylesine yalın bir öyküyü böylesine final ile birkaç saniyede ciddi bir bütünlüğe kavuşturan... Abartısız ve son derece mütevazi olduğu kadar küçük ölçekte ilginç de bir film Kronik, sanki ölümden ne yapsak da kaçamayacağımızı bir kez daha yüzümüze vuran, ha çok mu gerek vardı buna o da ayrı tabii...

Yıldız: * * *

Pek Sevimsiz Bir Fransız Filmi

Bir ada düşünün, erkeklerin olmadığı sadece kadınlar ve oğlan çocuklarının yaşadığı. Kulağa hoş mu geliyor? Feminist bakışla da erkeksi bakışla da cazip ama ya sonra... Bir kadın elinden çıkan bilimkurgu türüne de yakın amfıbik distopya (belki ütopya o da net değil) denebilecek Evrim adındaki film; penceresiz evlere, kadınların yaptığı yosunumsu tuhaf yemeklere, denizin altından çıkan deniz yıldızlarına, ölü çocuklara, adadaki kadınların çocuklara uyguladıkları ameliyatlara, fetüslerin turşusunu kuran, sık sık doğumları tedirgince izleyen kadın doktorları da eklediğinizde tam bir muammaya dönüşüyor. Baştan sonra anlamsız bir kabustan öte bir şey ne yazık ki yok. Ataerkil düzenin kirlettiğini varsaydığımız dünyaya kadınca bir başkaldırı mı ifade ediyor yoksa, neye başkaldırıyor bu kadınlar tam olarak, en ufak tutarlı bir yoruma bile imkan tanımayan bir dil kurmuş yönetmen. İnanılmaz bir sembol yüküne sahip film ve daha kötüsü hiçbirini bir yere oturtamadığımız, çerçevesi çizilmemiş temelsiz bir sembolizm bu. Yer yer zorlasa da yine de kendini ilginç biçimde izlettiren, izleyicisine de Fransız bu filme, İngiliz bir ifade kullanmak istiyorum: "not my cup of tea" ve ekliyorum, filmi beğendiğini söyleyen eleştirmenlerin tam olarak neyini beğendiğini ifade edememesi ayrı bir tuhaflık. Mesela buraya tıklayın ve karşınıza çıkan eleştirmenin eleştirisinde (???) bu filmi neden bu kadar çok beğendiğini açıklayın, neden beğenmiş sahi ya, o kadar laf kalabalığının içinde anlayan beri gelsin, bana da anlatsın olur mu? 

Yıldız: * 

22 Mayıs 2016 Pazar

Ve Yine Cannes, Yine Heyecan

3 yıldır Cannes ödülleri öncesi hissiyatlarımı yazıyorum, daha önce yazmıyordum. Yerinde izlemediğim bir festival üzerine yazmak ne kadar doğru o da tartışılır, ancak bir sinema şenliğinden en yoğun malumatı aldığım şu 11-12 gün ciddi bir izlenim oluşturmuyor da değil, önemli bir kısmı önümüzdeki sezonun sinema gündemine oturacak filmler bunlar ve kendi süzgecimden geçirdiğim bu günlere dair bir yazı bu.

Altın Palmiye 2.Kez Romanya'ya Gider Mi?


Ya da şöyle soralım: İkinci kez Cristian Mungiu'nun olur mu? Son yarıştığı 2 filmiyle de yarışmanın en iyileri arasındaydı ve karşılığını ilkinde Palmiye diğerinde Senaryo+Aktrist Ödülü ile almış bir usta Mungiu, benim her yeni filmini heyecanla beklediğim, çok kötü eleştiriler gelmediği sürece önemli bir film yaptığına inandığım 3 yönetmenden biri (diğerleri Haneke ve Ceylan). Bir kez daha 4 Ay 3 Hafta 2 Gün çarpıcılığında bir film yapabilir mi bilemiyorum, çok da kolay değil ama tıpkı Tepelerin Ardında'da olduğu gibi ona oldukça yaklaşabilmesi bile bence değerli. Bacalaureat (Mezuniyet) ile yine festivalin en iyileri arasında ve festivalin ödüllendirmeyi çokça sevdiği sıradan bireylere bakarken toplumunun mikrokozmozuna bizi davet eden filmlerden olduğunu unutmamak lazım, ve Mungiu benim en sevdiğim türün temsilcisi: Nitelikli gerilim, toplumsal-gerçekçi gerilim de denebilir ona. Evet zamanında Amour ve La vie Adele gibi net favori olarak gösterilmiyor ama bu yıl kim öyle gösteriliyor ki? Mungiu'nun Mezuniyet'i en azından Aktör, Senaryo ya da daha önce yönetmenini onurlandırmayan Grand Prix ile ayrılsın da az da olsa sinemada izleyememe korkusu yaşatmasın. Kısaca bu gece gönlüm Mungiu'dan yana. 

Maren Ade'nin Toni Erdman'ı, Jim Jarmush'un Paterson'ı, Kleber Mendonça Filho'nun Aquarius'u ve Paul Verhoeven'in Elle'si; bu dörtlünün belki de hepsi ödülle ayrılacak, hele ki Toni Erdman'ın ödülsüz ayrılması büyük sürpriz olur. Peki Altın Palmiye alır mı? Alabilir, ki alırsa Cannes'da 25 yıl sonra ilk kez bir komedi filmi zafere ulaşmış olacak, üstelik yönetmeni bir kadın. Almanlar 1984'den sonra alacakları ilk Palmiye'nin havasına şimdiden girdiler bile. Toni Erdman gerçekten de Cannes'ın büyük ödüller alan, o insanın karanlık yönünü deşen, yer yer zorlayıcı filmlerinin genel dokusundan epeyce farklı gözüküyor. Sadece fragmanından edinmedim bu izlenimi ki o da var. Ne kadar seveceğimi bilemiyorum ama beğenimin az çok uyuştuğu o kadar insanın, haklı olduğunu tahmin ettiğim nedenlerden ötürü övgülere boğduğu bu filmi ben de severim diye düşünüyorum. Ama tedirginim de, beni sinemada güldürmek o kadar kolay değildir, hah Toni Erdman bunu başarırsa ne ala...

Mizansen Ödülü

Festivalin doğrudan filme değil de bir bireye verdiği 4 ödülden en önemlisi... Çok büyük olasılıkla Cristi Puiu (Sieranevada), Andrea Arnold (American Honey) ve Xavier Dolan (Juste La Fin du Monde) üçlüsünden birine gidecek, aslında daha önce Drive ile bu ödülü alan Nicolas Wending Refn (The Neon Demon) de onların arasına eklenebilir mi bilemiyorum. Küçük bir skandal yaratan, çoğunluğun yuh çektiği ama diğer yanda fanatikler de edinen ve bir yetisi varsa o da yine yaratıcı bir takım mizansen unsurları denilen bu yönetmene bir daha aynı ödülü verirler mi? Çok rastlanan bir durum değil, belki de başka bir ödül verirler. Hani her sene en az bir tane 'aaa bu film nasıl bu ödülü aldı' denecek film var ya belki de o budur, ya da Dolan'ınki. Özellikle Puiu'nun Sieranevada ile bu ödüle ulaşamazsa başka bir ödül, daha yukarıdan bir ödül alması da mümkün, kimseleri şaşırtmamış olur üstelik.

Bu filmlerin dışında özellikle ödül almasını istediğim 2 filmden bahsetmek istiyorum. Dünkü yazımda 'bazen ödül demek o filmi sinemada görebilmek demektir' demiştim ya, işte belki de en somut örnekleri bunlar olacak. Özellikle de ilki, Brillante Mendoza'nın Ma'Rosa'sı. Yönetmenin daha önceki filmlerinden Kinatay belki mütevazı şartlarda çekilmiş olsa da son derece çarpıcı bir filmdi. Benim için Mungiu'nun Filipinler şubesidir Mendoza, daha önceki filmlerine benzer eleştiriler alan yönetmenin filmini sinemada izlemeyi çok isterim. Diğer sinemada görmeyi arzuladığım film de Nicole Garcia'nın Mal de Pierres'i, bir değil bir çok beğenisine güvendiğim kaynaktan olağanüstü bir aşk filmi olduğunu öğrendiğim yapımın başrolünde de neredeyse her yıl Palmiye'yi hak edip alamayan Marion Cotillard var, bu zorlu yılda alması da kolay değil ama umarım alır. Filmin bence tek eksiği klasik bir dönem filmi olması.   

Bu saydığım filmlerin dışında ciddi bir ödül alması beklenen film yok gibi ama yine de jürilerin sağı solu belli olmaz, şaşırtmayı severler. Bakarsınız; Ken Loach, Almadovar, Dardenne'ler üçlüsünden birinin olgunluklarını bir kez daha ödüllendirmek isterler ya da sürpriz haklarını Dumont, Guiraudie, Park Chan-wook ya da daha da ileri gidip Assayas'tan yana kullanırlar, ya da Farhadi ve Nichols'un filmlerinden birini ödüllendirip o kadar da tartışma yaratmamış olurlar. Hepsinin cevabını bu gece öğreneceğiz. 

Ve Değinmezsem Çatlarım   

Bu sene de bizim hem Siyad üyesi olan hem de olmayan bazı eleştirmenler! tutturdular Cannes'da neden beğenmedikleri filmleri yuhluyorlarmış, biz seviyoruz o filmleri diyorlar. Sen sevebilirsin, hiç şaşırmam da (daha önce de bu konuda bir yazım var idi). Burada gösterilmiş, kitle sinemasının o meşhur sığlığına yakınlaşan filmleri de ileride vizyona girdiğinde övgülere boğacaksın, öğrendik artık, üstelik vizyon eleştirmenisin sen, kaç tane festival üzerine yazın var? Bakıyorum yıllar içinde yazdığın yazılara tek tek, %80'i-90'ı Batman, Spiderman, Xmen ve türevleri denebilecek filmler üzere ama Recep İvedik'e gidenleri de eleştirmekten alamıyorsun kendini ne hikmetse, sanki büyük fark varmış gibi aralarında. Cannes izleyicisinin zor bir izleyici olduğu bilinir, beğenen kadar beğenmeyen de bazı filmler için çok olur. Sadece belli bir estetik anlayışın çok dışında olan değil özellikle ticari yönü ağır basan filmlerde de görülür bu durum. Alkışlamak gibi (hatta ayakta, dakikalarca) yuhlamak da doğal bir tepki ifadesi... Ne var bunda anlamayacak? Ama diyor ki ödül alanlar da oluyormuş yuhlananlardan, niye ödül alıyor o zaman gibisinden birşeyler söylüyor. Jürinin toplamı yuhlamamış demek ki, ne yapabiliriz. :)) 

21 Mayıs 2016 Cumartesi

Ödüller (Has) İzleyici İçin Neden Önemli?

Bu soruyu hazır Cannes Festivali gelip çatmışken sormalı. Şu bütün yıl Oscar muhabbeti yapanlar, hani şu her şeyi oyuna indirgeyen, sinemayı sabah akşam spor toto sananlar var ya, elbet konumuz dışı. O insanlar için X filmi değil de Y filmi ödül almış ne ifade ediyor gerçekten bilmiyorum. Sorduğumda doğru dürüst bir cevap da alamıyorum. Zaten Oscar Ödülleri dağıtılmadan önce de o filmlerden sinema salonlarını süsleyen çok var, bu kast ettiğim insanların çoğuysa Oscar adaylarını internetten indirip indirip izliyorlar zaten ve bir kuruş ödemedikleri için övünüyorlar. Bir kısmı ne dese beğenirsiniz? Pazarın dışına çıktıklarını sosyalist bir duruş sergilediklerini söylüyorlar. Daha neler!


Benim burada ödüllerin önemine değinecek olmam tamamen o filmleri sinema salonunda görüp görememekle alakalı. 

Eskiden bir film Cannes'da Altın Palmiye aldı mı, vizyona girmeyi garantilerdi, Cannes'dan, başka vizyona giren filmler de olurdu ama yine de diğer ödül alanlar için kesin vizyona girer diyemezdik. Genellikle Filmekimi'nde yakaladık yakaladık derdik. 2009 yılının Cannes'ında ikinci önemli ödülü alan Audiard'ın Un Prophéte'si vizyona girememişti misal. Başka Sinema geldikten sonra böyle sorunlar azaldı ama tümden çözüldü mü, elbet ki hayır. Cannes'ın ana yarışmasında ödül alıp vizyona giremeyen Payne'nin Nebraska'sı, Rochwacher'in Le Meraviglie'si gibi filmler de oldu ama Cannes'ın ana yarışmasında ödül alan 6-7-8 adet filmi vizyonda görme şansımız oldukça arttı. Örneğin geçen Cannes'ın ana yarışmasında ödül alan 7 filmin 6'sı vizyona girdi veya girmek üzere (henüz vizyonu belli olmayan Stephane Brize'nin La loi du Marche'ı da en azından Gezici Festival'e gelmişti). Ödül almayan filmlerden, son dönemlerin popüler dizilerinden Game of Thrones'ı biraz andıran Macbeth, derinliksiz ve bol aksiyonlu Sicario ve Moretti imzalı Mia Madre, Sorrentino imzalı Youth ve nedenini çözemediğim Trier'in Louder than Bombs aynı sezondan diğer vizyon gören filmler oldu. Peki ana yarışmada olup ödül alamayan diğer 7 film? Vizyon göremedi, evet onlar büyük olasılıkla artık vizyon göremeyecek fakat o filmlerden bazıları ödül alsaydı inanın güçlü ihtimal vizyon görürlerdi, hadi olmadı diyelim ülkemizdeki bir festivale mutlaka konuk olurlardı.

Bu yıl Ken Loach'un I Daniel Blake'i ve Maren Ade'nin Toni Erdman'ı Cannes'da ödül almasa da sanıyorum ki vizyona girecek, Türkiye haklarını Filmartı almış ve bu filmlerin gideri var demiş herhalde ama kaç tane daha film böyle bir şansa sahip olacak. Diğer festivallere gelince, Venedik ve Berlin'de herhangi bir ödül de pek kurtarmayabiliyor. Hatta bazen en büyük ödülü almak bile. Ama yine de Sokurov'un Francofonia'sı, Faust'una göre izleyiciyi zorlayıcılığı bakımından daha mı yukarıdaydı? İkisini de festivallerde izledim. Faust'ta film bitmeden salonun yarısından fazlası çıkmıştı. Francofonia'da ise tek tük çıkan oldu ama Faust vizyona girdi, Francofonia'nın gireceğine dair hala bir işaret yok. Arada bir Altın Aslan almış olma-olmama farkı var çünkü, yalan mı? 

Locarno, Rotterdam gibi popülaritesi biraz daha düşük festivallerdeyse en büyük ödül, filmin ülkemizde vizyona gireceğine dair güçlü bir işaret sunmasa bile en azından yerel festivallerde (İstanbul, Ankara vs.) gösterilmesine ciddi kapı aralıyor. Ödüller tek kıstas olmasa da, kazanıldığı festivalin etki gücüyle de doğru orantılı olmak üzere o filmin başka ülkelerin sinema salonlarında gösterilebilme şansını büyük oranda arttırıyor kısaca. İşte bu yüzden ödüller film üreten ekipler kadar has izleyici için de önem teşkil ediyor. Düşünsenize herhangi bir Avrupa festivalinde merak ettiğiniz bir yönetmen var, filminin konusu size ilginç gelmiş de olabilir veya bir eleştiri vs. ve o filmi izlemek istiyorsunuz ama dağıtımcılar genel kitleye çok uzak (festival filmleri takip eden genel kitleye de mesela) olduğunu düşünüyor. O filmin ciddi bir ödül almasını beklemekten başka şansınız var mı?

Bu arada bende sadece gözlemlerim eşliğinde yazıyorum ha, dağıtım-gösterim ağlarının ayrıntılı ilişkisini ve belki başka değişkenleri o kadar çok da bilmiyorum. Sinema parayla yapılıyor net, kültür endüstrisinin dinamiklerine tabi, geniş kitleye hitap etmediğinizi, sanat yaptığınızı da söyleseniz pazarın dışına çıkamıyorsunuz. Ödüllerin özellikle sanat sineması için hayati olduğu, bir filmin satışı, dolayısıyla ulaşacağı insan sayısını artırdığı apaçık ortada. İşte son Altın Ayı'lı Rosi'nin Fuoccoammare'si, ülkemiz festivallerinden sonra Temmuz'da vizyona gireceği açıklandı. Böyle bir ödülü olmasa kim o filmi göstermeye kalkar canım, deli mi yahu?

Not: Birkaç kentin dışında yaşayan ve bu filmlere sinema salonunda ulaşamayanlar için diyecek birşey yok ama o da bambaşka bir büyük sorun ve herhalde başka bir yazının konusu. Onu geçtim Sinop gibi Gümüşhane gibi toplam 5 ilde sinema salonu bile olmadığını biliyor musunuz peki?

Yarın: Cannes'daki ödül dağıtımı öncesi hissiyatlarım, beklentilerim, aslında biraz da isteklerim...

4 Mayıs 2016 Çarşamba

Festivallerde Geçen 10. Yılda, Ankara'da

Artık ülkemizde sinemaya dair derslerin verildiği fakültelerin-enstitülerin sayısı bir hayli fazla. Hepsi öyle ya da böyle sinemayı tanıtıyor, sinema kültürüne bir biçimde katkıda bulunuyor. Sahi bu kültürle sıradan bir tüketici olarak değil de bilinçli bir izleyici olarak tanışmanın yolu, sinema sanatının ne menem bir şey olduğunu anlamanın yolu bu okullara gitmekten mi geçiyor? Sanıyorum ki okullar belli başlı bilgileri-hatta fazlasını sistematik olarak size sunuyor, hocasına bağlı olmakla beraber entelektüel bir kapı da aralayabiliyor, çok değerli, peki ya sonrası... Sadece üniversite sıraları sinema kültürünün çocuğu yapar mı bizi?

İlk kez lisans yıllarımda (henüz hazırlık öğrencisiyken) adına Film Festivali denen yaklaşık 10 gün süren, vizyonda bulamadığımız filmleri yoğun biçimde izlediğimiz bir olguyla tanıştım, inanır mısınız bu festivallerin başlı başına 'okul' olduğuna? Sinemanın ve onun gösterdiği hayatın nereye doğru evrildiğine, filmlerin izleyici (eleştirmen) gözüyle nasıl alımlandığına, farklı farklı film yaratıcılarının bazen algımızı zorlamak ne kelime, darmaduman eden anlatım yollarına, henüz kariyerinin en başında olan birinin her yıl tanıklık ettiğini düşünün. İşte yıllardır benim 'Çağdaş Dünya Sineması' öğrenciliğim esaslı olarak üniversite sıralarında değil de bu karanlık salonlarda sürüyor. Eskişehir'de geçirdiğim lisans hayatımın en büyük katkısıdır beni festivalle tanıştırması, estetik beğenim büyük ölçüde o yıllarda şekillendi çünkü. Yoksa sadece sınavlarda aldığımız puanlardan, diplomadan ibaret olsaydı üniversite hayatımız ota dönerdik, neyleyeyim öyle bir kariyeri.... Daha sonra Başka Sinema çıktı tabii, ki sinema kültürümüzün en önemli gelişmelerinin başında gelir, artık festival filmlerinin önemli bölümü vizyonun içine konumlanıyordu ama yine de çok çok az da olsa izleyemediğim filmler olmuyordu da diyemem. O eski yoğunluğun da ayrı bir baştan çıkarıcılığı vardı, her gün film izlediğimiz o festivalleri özlüyordum. Gerçi birçok kez ulusal yarışmasıyla ön plana çıkan Altın Koza'yı takip etmiştim. Eskişehir'den sonra İzmir'e yüksek lisans için gittiğim yıl ise Gezici Festival gelmişti, ve diğer mini festivaller; Filmekimi, !f... Ama onlar lisans yıllarımdaki en az 10 güne yayılan festivaller gibi değildi, daha kısaydı, daha çok film günleriydi (hepsinin anısı bu blogun arşivinde vardır, ben de zaman zaman dönüp bakarım). Ben ki bir gün Ankara'ya taşındım ve geçen yıl, lisans yıllarını hatırlatan, özlediğim o yoğun dönemi tekrar yaşadım ve şimdi bir kez daha yaşıyorum. Ankara'nın arthouse mabedi Kızılay Büyülüfener de tekrar eski canlılığına kavuşmuş oldu böylece. 

Ve Sokurov

Aleksandr Sokurov'un o bildik filmlerinden, henüz daha ilk dakikalarında işte bu onun filmi dedirten, tipik auteur sineması örneği Francofonia. Bu kez Louvre müzesini merkezine almış Sokurov. Geriye ne Ortadoğu'dan gemilerle taşınan eserler kalmış, ne İkinci Dünya Savaşı ne de sanatın kim için olduğu sorusu... Kim demiş iktidarlar sanatı önemsemez diye, hele Paris'e geldiklerinde... Yönetmen adeta bir tarihçi titizliğiyle zamanın tozlu raflarını kullanıma sokuyor. Nazilerin Paris'i işgali, Hitler'in Eyfel'in önündeki halleri, tarih uzmanı olmayan bizler için de son derece ilgi çekici değil mi? Ya da o sanat tarihinin büyük mabedi Louvre'un biraz da Hermitage'in nasıl bugüne geldiği... Başlı başına bir genel kültür dersi, şimdilerde sıklıkla unutulan sinemanın entelektüel bir misyonu da olduğunu hatırlatan bir 'essay' film ve önemlisi Sokurov'un tüm bunları son derece özgün bir biçemle perdeye koyuşu; öznel açıları ve nesnel açıları incelikle harmanlayışı, animasyondan yararlanması, haber görüntüleri, eskitilmiş görüntüsü veren kadrajlar... bambaşka bir tür belgesel, bir tür Rossellini başyapıtı Roma Açık Şehri'nin Paris uyarlaması...

Kore'den Gelen Belki Bir Mini Başyapıt


Hang Sang-Soo yıllardır Avrupa'nın belli başlı festivallerinin büyük ilgi gösterdiği bir yaratıcı, nasıl olmasın! Üstelik Cannes'ın da radarına girmiş, dile kolay 3'ü Altın Palmiye adaylığı olmak üzere 5 katılım elde etmiş. Bense daha önce yönetmenin Isabelle Huppert'li Başka Bir Ülkede'sini bir !f etkinliğinde izlemiş ve beğenmiştim. Burada da Locarno'dan Altın Leopar dahil 3 ödül kazanan Doğru Zamanı'nı (İngilizcesi Right Now, Wrong Then) izleme şansı yakaladım. Net bir şekilde söyleyelim: Doğru Zaman, tavizsiz bir sanat sineması örneği. Belki hoşgörüyle, önyargısız gözlerle izlenmesi gereken bir yapım. Bir yönetmenin seminer vermek için geldiği yörede ressam bir kızla yakınlaşmasını ilk bölümde gerçekçi diyaloglarla sunan, ikinci bölümdeyse yine aynı gerçekçi diyaloglarla ilk bölümde gösterdiği sahnelerin öncesi ve sonralarını da kesintisiz biçimde ilk bölümdeki bazı sahnelerle birleştiren yönetmen kuşku yok ki günümüzde tam olarak benzerine rastlayamadığımız özel bir sinema yapıyor, en önce incelikli senaryosuyla sonra da kurgusu ve kamerayı konumlandırışıyla takdir etmemiz gereken yönetmenin filmde samimiyeti ve çıkarsız sevgiyi vurguladığının da altını özellikle çizelim.

'Aşk'a Gaspar Noe Bakışı: O Da Bir Tür Başyapıt


Aşk en muhteşem duygu, belki de varoluşumuzun en büyük çıkmaz sokağı. Aşkı kimler anlatmadı ki bugüne kadar, ne edebiyatçı ne sinemacılar, kimler, kimler... Ben, aşka dair filmlere hep bir şekilde olumlu yaklaştım çünkü onun yüce, insanı dönüştürebilecek, hayata anlam katabilecek yegane his olduğunu düşünüyorum. Anlatılmalı, gerekirse daha çok anlatılmalı. Kime ne zararı olabilir?

Gaspar Noe '3 boyutlu olarak piyasaya sunduğu ilk filmi olan Aşk'ta' bir ayrılığın izinden gidiyor. Murphy karakteri çocuğunun annesiyle yaşamaktadır ama aklı eski sevgilisi Electra'dır. Bir gün annesinin Electra'ya ulaşamadığını ve meraklandığını öğrenir, kendi de tüm çabalarına karşın Electra'ya ulaşamamakta ve evhamlanmaktadır, bu konuda haklı da olabilir. Meğerse o an onun geçmişi hatırlayışı, filmin kendisi olur çıkar. Yavaş yavaş, daha daha geçmişe gideriz, taa Electra'yla ilk tanıştıkları zamana kadar, burası artık filmin sonlarıdır. 


Filme ilişkin ilk yarıdaki düşüncelerim pek parlak değildi aslında, yönetmenin 3. boyuta geçerken sinemanın başat unsuru 4. boyutu es geçtiğini düşünmüştüm, akmıyordu sanki, tek kelimede sıkıcı dedim ama ikinci yarıda bir mucize gerçekleşti adeta, film ritm kazanmakla kalmadı, ilk yarıyı da bütünleyen o sinema tarihinin büyük auteur'lerinde görebildiğimiz bir şeyler oldu ve bir arı sinemayla karşı karşıya olduğumuzu fark ettim. Erotizmin sınırlarını da aşıp perdeyi kaplayan pornografi -aslında cinselliğin en saf hali-, aşkın duygular seline dönüştü. Aşka aşık bir film bu, üstelik erkek elinden çıkmış olsa bile, erkeklik hallerine inceden göndermede bulunan feminist bir damarı da var bence, daha ne olsun! 


Nicolette Krebitz'in Vahşi'sine İstanbul Film Festival'inde kimileri adeta tapmıştı. Dünya festivallerinde kayda değer bir çıkış yapmamış bu filme ben de içten içe meraklanmadım desem yalan olur. İş hayatından sanırım sıkılan, bir genç yetişkinin bir gün yolda kurt görüp o kurdu bir şekilde yakalayıp bir nevi evcilleştirmesinin hikayesidir izlediğimiz, tabii böyle davranmasının altındaki motivasyon neydi bilinmez, kendi de bir anlamda kurda dönüşür, hayvani güdüleri ön plana çıkar. Doğada başı boş salınmaya başlar... Anlattığı ayrıksı halet-i ruhiyeye ben ikna olamadım açıkçası ama film bittiğinde sanki sinema biraz da bu sıradışı durumları izleyice göstermek için yok mudur dedirtir.

Kapalı Gişe ise Türkiye'nin sinema salonlarındaki adaletsiz dağıtıma odaklanıyor. Bu anlamda iyi niyetli, önemli bir çaba sayılabilir. Bırakın orta ölçekli kentleri üç büyük şehrin dışına çıkamayan o kadar çok film var ki, üstelik belli ölçüde ana akım nüveleri barındıran ama pespaye de olmayan. Gerçi festival izleyicilerinin önemli bir kısmının Başka Sinema'nın yöneticisi Marsel Kalvo'nun da bahsettiği gibi bu filmleri diğer zamanlarda izlemeyen, 'gerçek anlamda festival filmi sever' olmadığı da bence başka bir sorun.

Şu Coen Birader'leri bir türlü sevemedim, herhalde sevemeyeceğim de, bundan sonra başka filmlerini izleme gibi bir niyetim de yok. Hep bir şans verdim kendilerine, bu kadar seveni olduğuna göre vardır bir şeyler, belki ben göremiyorumdur, olur ya bir gün görürüm dedim. Ancak umudum kalmadı, filmlerinin hatta yere göğe konulamayan mizahlarının da son derece derinliksiz olduğunu düşünüyorum. E  tabii ya derinliksiz olan daha çok sevilecek, böyle bir toplumda tersini beklemek abes değil mi? Sokurov'un Francofonia'sını mı daha çok sevsinler :) Türkiye'de vizyona girmeyecek Yüce Sezar'da salon neredeyse her sahneye güldü. Söz gelimi deniz kızının kıyafetini çıkarırken zorlanıyor adam düşecek gibi oluyor, kız da senin deniz kızı kıçına sığacağımı mı sandın diyor, kahkahalar yükseliyor başka bir adam küvete yüzükoyun cumburlop düşüyor yine kahkahalar, bu kadar gülecek ne var allah aşkınıza.


Gianfronco Rosi'nin Denizdeki Ateş filmi göçmenler üzerine belki ama daha çok uzun uzun ada sakinlerini gördüğümüz bir film olmuş. İtalya'nın Afrika'ya en yakın adalarından Lampedusa çokça göçmenin ulaşmaya çalıştığı, bir kısmının bunu başarabildiği bir yer. Yaşadıkları zorluklar, prosedürler çıplaklığıyla perdede, bir yandan da ada sakinlerinin yaşamı, özellikle sapanıyla kuş avlamaya çıkan ergenliğin eşiğindeki delikanlı. Yemek yapan, evi toparlayan kadınlar, balığa çıkan erkekler... Yönetmen sanki kasıtlı olarak göçmenler ve ada sakinleri arasında da doğrudan bir ilişki kurmamış. Bu ikili arasında nasıl bir bağlantı kurulabilir, tam olarak bilemiyorum. Belki anlatmak istediği de ada halkının başka bir dünyada yaşıyormuşçasına göçmenlere olan alakasızlığıdır, olamaz mı? Bir yandan da sandala istiflenen ölmek üzere balıklar ve başka sahnede sandala istiflenen ölmek üzere insanlar var tabii. Gücünü doğallıktan alan bu dökü-drama festivallerde karşımıza çıkabilecek kendine has filmlerden... Şayet Berlin'den Altın Ayı almamış olsa, kolay kolay kimselere ulaşamayacak, ticari başarı elde etmesi inanılmaz derecede güç bir film. E zaten festivaller ve ödüller biraz da bunun için yok mu? Berlin vb. yerler olmasa bırakın böyle filmlerin ödül almasını çekilemezler dahi. 

Guzman'dan Bir Politik Belgesel Daha

Festivalde şimdinin yakıcı gündemine değinmeye çalışan Denizdeki Ateş gibi filmlerin yanı sıra geçmişin yakıcı gündemine temas eden, nafile bir çaba mı bilinmez ama oradan dersler
çıkaralım aynı hatalara bir daha bir daha düşmeyelim diyen filmler de var. İşte onlardan biri: Şili'nin vicdanı denebilecek Patricio Guzman'ın elinden çıkmış Sedef Düğme. Zamanında yönetmenin Işığa Özlemi'nde az mı yüreğimiz dağlanmıştı (bu blogun ilk yazılarından biri tanıktır). Bu kez önce suyun değerini, şimdi sadece 20 kişiden ibaret bir ülkenin yerlileri için ne büyük bir ifade gücüne sahip olduğunu anlatıyor, hem de epeyce sürüyor bu bölüm ve yine şaşırtmıyor, ustaca bir manevrayla o yerlilerin nasıl kıyıma götürüldüğünü anlatıyor ve yıllar sonra darbenin acılar çektirdiği diğer insanları, tekerrür eden tarihi, siyaset biliminin sıklıkla kullandığı güç veya iktidar gibi kelimelerin nasıl büyük acılara sebep olduğunu ve doğanın kendisinden alınanı bir gün elbet geri püskürttüğünü... Belgesel sinemanın; hafızası olan doğanın aynı zamanda sesi olabileceğini anlatıyor, Guzman'a teşekkür ediyoruz. 



Yıldız Tablosu

Francofonia * * * *

Doğru Zaman * * * *

Aşk * * * *

Sedef Düğme * * * *

Denizdeki Ateş * * 

Kapalı Gişe * *

Vahşi *

Yüce Sezar X


Not 1: Kızılay Büyülüfener her ne kadar özlediğimiz çoşkusuna kavuşsa da geçen yılki festival daha tıklım tıklımdı. 

Not 2: İkinci paragrafta "öğrenciliğim esaslı olarak üniversite sıralarında değil de bu karanlık salonlarda sürüyor" diye kurduğum cümleye aynı filmleri torrent'ten indirip indirip izlesen olmuyor mu, film aynı film diyecek olanlara şimdiden söyleyeyim: Ben bir "sinema kültürü" eğitiminden bahsediyorum bir film bilgisi eğitiminden değil, yoksa elbette film aynı olabilir ve 1999 Oscar'ları hakkında filmleri ev ortamında izlemekle sinemada izlemenin nasıl da ödüllerin gideceği filmlerin akıbetini bile değiştirdiğine dair gayet bilimsel bir çalışmanın içinde bulunduğu kitabı da şöyle bırakayım, belki merak eden olur: Beyond The Multiplex: Cinema, New Technologies and The Home, Yazar: Barbara Klinger.

12 Nisan 2016 Salı

Avusturya'dan Gelen Gizemli Film

Goodnight Mommy Türkiye prömiyerini geçen yıl !f'de yapmış bir film olmasına karşın kendine yeni vizyon şansı bulabildi. Ben de böylece izlemiş oldum. Sinema salonunda bayılanlar, fragmanını izlerken bile tir tir titreyenlerin olduğu iddiaları bir hayli ilgi çekiciydi, Avusturya'dan gelen, Venedik Film Festivali'nin Orrizonti'sinde yarışmış (zamanında Ustaoğlu'nun Araf'ının yarıştığı bölüm) bir film olduğunu düşününce de sanat sinemasıyla korku-gerilim türünün eşsiz bileşimlerinden birine tanıklık edeceğimi haliyle düşündüm. Film bir ameliyattan çıkmış yüzü bandajlar içindeki anne ve ikiz çocuklarının ıssız bir dağ evindeki hikayesi. Çocuk(lar) evdekinin anneleri olup olmadığı konusunda şüphe duyuyor film de buradan bir gerilim yaratmaya çalışıyor ilk yarı, ikinci yarıysa tehlikenin kimden geleceği konusunda bir manevra değişikliğiyle biraz şaşırtıyor. Oldukça soğuk bir atmosferde geçen film baştan sona kendini izletiyor (Hollywood korkusu bekleyenleri yine dışarıda tutalım) izletmesine de filmin görece sürpriz sayılabilecek biraz aceleye gelen finaline kadar bir takım sembollerle filmin aslında ne üzerine olduğunu sezdiriyor ama bu işaretleri hiç derinleştirmeden filmi bitiriyor ve film ne yazık ki pazarlama sürecindeki vaatlerini gerçekleştirmiyor, germiyor, korkutmuyor. İlk yarı gerilimden ziyade hafif bir gizem üzerinden fena sayılmayacak bir atmosfer yaratıyor, ikinci yarı da ondan belki hallice denebilir. Geçen yıl izlediğimiz benzer bir beklentiyle ortaya çıkan It Follows öyle miydi mesela, hiç abartmadan bizleri koltuklarından parça parça zıplatan bir ritmi vardı, içindeki sembolleri biraz daha derinleştirmemize olanak veriyordu. Kamera hareketleri, ışık kullanımı ve özellikle müzikleriyle teknik olarak da çarpıcıydı. Yine Goodnight Mommy teknik olarak güçsüz denemez, It Follows örneğine göre çok daha farklı bir stili tercih etmesinden bahsedilebilir yönetmenin. Bresson'un dünya sinemasına armağan ettiği; sabit planların yoğun olduğu, müziksiz o 'minimalist' anlatıma sahip diğer Avusturya kökenli yönetmenlerin (başta Haneke'nin elbet) filmi gibi.

Yıldız: * *

2 Nisan 2016 Cumartesi

2015 Cannes'ından Bir Düş Kırıklığı Daha: The Assassin

Kuşların cıvıltısı, otların kokusu hepsi baharın müjdecisi... Tabii Cannes Film Festival'inin de. Önce açılış filmi belli oldu, daha önce de olduğu gibi bir Woody Allen filmi, önümüzdeki günlerde yarışma filmleri de belli olacak ve sonra yarışma başlayacak. Biz bir yandan Mayıs'ı bekleyeduralım geçen yılın Cannes filmleri de birer birer vizyona girmeyi sürdürüyor. Hou-Hsiao-Hsien'in The Assassin-Suikastçı filmi de onlardan biri. Benim şu ana kadar 2015-Resmi Seçki filmlerinden izlediğim 9'uncu film oldu The Assassin. Ne mutlu ki hepsini sinemada izledim. Daha önceki yıllarda az da olsa sinemada izleyemediklerim oluyordu... 

Ancak geçen yıl izlenimim 2010 Cannes'ı gibi 2015'in de cılız bir seçkiye sahip olduğu yönündeydi. Ne yazık ki yanılmadım ve belki de 2010'un bile gerisinde denebilecek bir Cannes yaşanmış. İzlediğim filmlerin hiçbiri, kısmen Dheepan (ki bu kötü seçkide çok doğru bir Palmiye almış, neden o kadar yadırgandığını da anlamlandıramadım) ve biraz zorlamayla Youth hariç hiçbiri 'sinemasal bir heyecan' yaşatamadı. Evet Carol klasik anlatımlı olsa da derli topluydu. The Lobster'un da ilk yarısı güldürebiliyordu ama hepsi o kadar. Bugün izlediğim The Assassin ise Mizansen Ödülü'yle ayrılmıştı. 

İlginçtir insanları genelde ikiye bölen tapanı kadar nefret edeni de olan filmlere, Mizansen Ödülü verirler. Cannes'ın son günlerinde The Assassin'in öyle bir film olduğunu sezmiştim

Benim için Mizansen Ödülü alan filmler özel olur, belki kolay kolay başyapıt demem ama çoklukla yenilikçi olur, ilginç bazı özelliklere sahip filmler olur falan. Üç Maymun'u Kinatay'ı, Reygadas'ın Karanlıktan Aydınlığa'sını, Heli'yi hatta Drive'ı bile kim unutabilir? Ben kolay kolay unutmam.
Hemen söyleyeyim The Assassin de kötü bir film değil, Sicario gibi Moretti'nin en gereksiz filmlerinden Mia Madre gibi, Trier'in (Joachim) adı bile hemen aklıma gelmeyen filmi gibi bir facia değil sanıyorum. Wuxia denen Uzakdoğu dövüş sanatlarını fona yediren bir film. Tür filmi zaten ontolojik olarak yüksek kültürle anılmaz, hele pespaye bir tür olan (tür bile değil aslında) vurdulu kırdılı Bruce Lee, Jack Chan filmleri gibi değil The Assassin, dövüşten ibaret değil. İnsanın içine işleyen müzikleri (hele sonlarda), yazının başında andığım bizim de fiziksel olarak hissetmeye başladığımız baharın ruhu; yaprakların hışırtısı, kuşların cıvıltısı, ateşin çıtırtısı, uzaktan gelen davul sesleri ve özelikle ses tasarımıyla da birleşince meditatif bir etkiye sahip harikulade bir görsellik yabana atılamaz. Ama bir film bundan ibaret olabilir mi? Senaryonun hiç mi önemi yok? Yönetmen son derece estetik bir gözlüğün ardından 9.yy Çin'ine bakarken bir rahibe tarafından çocukken alıp büyütülmüş, suikastçı olarak yetiştirilmiş bir kadına verilen bir tür bizdeki beşik kertmesini öldürme görevini yerine getirip getirmeyeceğini izletiyor bir bakıma. Anladığım kadarıyla öldürmesi gereken adamdan hoşlanıyor bu kadın, aileden başkaları olduğunu tahmin ettiğimiz birileri, farklı savaşçılar ve bir büyücü de dahil oluyor öyküye ama tüm kadro izleyiciye o kadar mesafeli bir yerde duruyorlar ki, nasıl bir işleve sahip olduklarını anlamak çok zor. En nihayetinde sevdiği adamı öldürmüyor. Film boyunca zaten (ilk başta öldürdüğü hariç) öldürmekten yana biri de değil bu kadın, işini değil de vicdanını dinlemeye devam etme eğilimde. Filmde yaşatmak güzeldir diyor herhalde, mesajı buysa ne güzel...

Yıldız: * * 


Not: Kızılay Büyülüfener'de 2 hafta aradan sonra izlediğim ilk film ve sanırım ilk kez Büyülüfener'i haftasonu bu kadar boş, bomboş gördüm, Ağustos'ta bile daha kalabalıktır. Genel olarak Kızılay'ın da eski yoğunluğundan eser kalmamış, yazık, başta esnafa...vallahi hüzünlendim ne diyim.

15 Ocak 2016 Cuma

Sinefil 2.0'lar Rahatsız !

Bu konuda yeteri kadar tweet atmama rağmen olayı şöyle bir genişçe toparlıyorum. Sonra, öncelikle yaşayan en büyük sinema tarihçilerinden-akademisyen Thomas Elsaesser'e dayanarak sinefil kavramı nasıl ortaya çıkmıştır ona değiniyorum. Sinefilim demekle sinefil olunur mu acaba? Bakalım.

Yıllardır twitter kullanıyorum. Sinemayla bir şekilde ilgili ünlü-ünsüz kim varsa takip etmeye çalışıyorum. Tabii uzun zamandır twitter'da dikkatimi çeken hususlar vardı, yılın sonları da olduğundan ötürü, kişisel listeler, anketler vs. birbirini izledi o arada gözüme bir anket çarptı o ankette bilgisayarının başında sabah akşam film izlemekle övünen biri, sinefiller yılda kaç film izliyorsunuz gibi bir soru sormuştu. 300'den fazla 500'den fazla gibi uçuk sayılar vardı. Birkaç hesaptan; sinefil dediğin 300'ün altında kalmaz 500'e yaklaşan iyidir, daha da yükseği en iyisidir gibi ifadeler görünce bir de bu arkadaşlar adeta sözleşmiş gibi, adlarının yanına sinefil, cinephile gibi ifadeler koyunca sinefil kavramı üzerine 23 Aralık'ta birkaç kelam etme gereği duydum. Kendilerine 'sinefil' demekte ısrarlı bu arkadaşlar twitter'da izledikleri film adetlerini yarıştırmaya devam edince 2 Ocak'ta hatırlatma babında birkaç sinefil nedir tweeti daha attım. Ne güzel tesadüftür ki 8 Ocak'ta da haftalık online sinema dergisi Arkapencere konuya ilişkin bir giriş yazısı yazdı ve sonrasında kıyamet koptu, kendilerinin de bir sonraki sayıda belirttiği gibi, ne Siyad üyesi olmayanlar ne de kendi bloglarında sinema üzerine yazanlar hedefti. Filmleri sinemada izlemek konusunda çok heyecanlı olmayan ama film izlemeyi çok seven bu genç arkadaşlar diye başlayan cümleyle Arkapencere'nin eleştirisi de başlıyordu. Kendi adlarının yanına sinefil ve benzeri ifadeler kullanan gençler çıldırdılar da çıldırdılar, ne vardı bu kadar çıldıracak ! ama işte bir sonraki cümlede sinema tarihinin başyapıtlarını bilmezler üç cümle kuramazlar vs. diyormuş. Eee böyle insanlar yok mu, var, hem de fazlasıyla. Bu genç arkadaşlar sinema tarihini biliriz, onları tokatlarız bile diyor. İyi o zaman eleştirilen sen değilsin niye celalleniyorsun ki. Sinema tarihini bilmeyenler, filmleri sinemada izleme olanağı varken elindeki az ya da çok parayı oraya değil başka yere verenler celallensin ki öyle olanlarında celalleneceği bir durum yok aslında, öyleysen öylesindir, sinema dergisi filmleri olduğu kadar istediği gibi toplumu da eleştirebilir, bir engel mi var bu konuda? En fazla katılmazsın olur biter, bu yaygara da neyin nesi? Neymiş niyetleri şuymuş da buymuş da. Yazıyla gel yazıyla, yazıya dayanarak konuşuyorsan niyet okuması yapamazsın, orda ne diyorsa odur. Neymiş Arkapencere, twitter'da filmler üzerine yazanlardan özür dilesinmiş. Sebep? Sinefil kavramının tarihsel bir anlamı var: O da sadece ve sadece film izlemek için oluşturulmuş sinema salonlarında mümkünse film izleye izleye geliştirilmiş bir estetik beğeniyle o karanlık salonda film izlemeye duyulan aşk demek (birazdan belgeleriyle açıklayacağım) ve buna ben ya da başkası karar vermedi, o kelimenin ortaya çıktığı bağlam diyor, o kelimeyi sinema literatürüne kazandıranlar diyor. O kelimeyi sen yaratmadın sen dünyaya adım attığında vardı ve sen de kullanmaya başladın ama yanlış şekilde kullanıyorsun mesele bu. Ancak işin ilginci bu arkadaşlar bu kelimenin anlamının nerde nasıl ortaya çıktığını bilmediği gibi araştırıp öğrenmek konusunda da isteksiz. Film izlemeyi seviyoruz o halde sinefiliz demeye takmışlar kafayı. Twitter'da, bloglarında, yazdıkları film sitelerinde sürekli bunu yazıyorlar, hayret bir şey. Sinefilin hangi bağlamda nasıl çıktığına dair bir iki cümle edemediklerinden dolayı sinema tarihindeki başyapıtların ne kadarını izlediklerini bilemem ama o tarihin kendisinde bilmedikleri pek çok şey olduğu apaçık ortada. Soruyorum sinefil şudur, budur diyorsun iyi de nerden öğrendin diyorum, hiçbiri cevap veremiyor. Sonra da sinefil kimliğimiz sorgulanamaz da sorgulanamaz. Meğerse günümüz gençliğinin en büyük derdi sinefil olmakmış da biz anlayamadık. :)) Yine twitter'da bu arkadaşlara bir şekilde göz atarlar diye pek çok üniversite kütüphanesinin online arşivinde de bulunan konuya ilişkin iki kitap önerdim ve New York Times'ın internet sitesinde kolayca ulaşabilecekleri bir makale. Ancak geçen bir haftalık sürede twitter'daki tüm taramalarıma karşın bu genç arkadaşların tartışmada en ufak bir ilerleme kat ettiklerini göremedim. Üzücü, ve bu alınganlık halini geçip sinefilim işte sinefilim tımam mı seviyesine düşen öfke hali ilginç, bunun psikolojik açıklamaları elbet vardır. Ben açıklamaya kalkmayayım. Sinefil olduklarını iddia eden genç arkadaşlar, görüldüğü gibi burada ben de 6 yıldır blogger kimliğimle varım, burada başka hiç bir kimliğimi ifşa etmiyorum. Siyad üyesi değilim, Arkapencere'de hiç yazmadım, hatta bu derginin daimi yazarı Tunca Arslan'ın Kış Uykusu filmine dair Radikal Kitap'ta çıkan filmin Çehov ile doğrudan bağlantısı yok dediği yazıyı eleştirdiğim bir yazı yazdım ve başka bir yazıda da derginin 2014 Altın Koza FF'de izlemeyi beklediği filmler listesinin en başına popülist eğilimli bir sinema yapan Cronenberg'in vasat filmini koydukları için eleştirdim, üstelik bu sinefil olduğunu iddia eden genç-atarlı gruptaki birçok kişiden bile çok daha az takipçisi olan bir genç sinema yazarıyım. O halde ben niye alınmıyorum peki? Çünkü hedefte olmadığımı biliyorum. Film izlemeye televizyon ve bilgisayarda başlamış biri olmama rağmen sinema salonundan dışarıya sarhoş gibi kendini atmanın tadına vardım varalı (2008- 4 Ay 3 Hafta 2 Gün) yıllardır izleme olanağım olduğunda filmleri sinema salonunda izlemek için can atıyorum. 2010 yılında bulunduğum coğrafyaya gelmeyen Beyaz Bant'ı izlemek için azıcık parama-zamanıma kıyıp Eskişehir'den Ankara'ya tren yolculuğu bile yapmıştım. Örneğin son izlediğim 40 filmin 38'ini sinema perdesinde izledim, diğerleri de çok eski filmler olduğundan perdede izleyemedim, elimdeki tüm parayı sinema salonlarında yiyorum ve de kitap-dergi alarak tabii. Ayrıca Arkapencere doğrudan bloggerların yazılarını da eleştirebilirdi, neden eleştiremesin, gerekirse benim yazdıklarımı da doğrudan eleştirebilir o da onun hakkı onun fikridir, beni ister sahte sinema yazarı görür ister hakiki, ben kaç kez onlar hakkında yazmışım işte, o niye yazmasın, yine celallenmeye gerek yok kısaca. Bu kadar celallenmenin neyin psikolojisi olduğunu umarım biliyorsunuz. 

Şimdi gelelim sinefil kavramı nasıl ortaya çıkmış: Thomas Elsaesser'in belirttiğine göre Fransa'daki Cahiers du Cinema dergisi çevresinde toplanan yazarlar (Daha sonra Fransız Yeni Dalgası'nı yaratacak ekip) özellikle Andre Bazin ve Paris Sinemateki'nin müdavimlerinden film arşivcisi Hengri Langlois (İzmir doğumludur) sinemaya koşup yenilikçi filmleri izleme tutkusunun mevcut kelimelerin dışında bir özel adı olması gerektiğini düşünüyor. Yine Antonie de Baecque cinephile diye bir kelimeden bahsediyor -phile seven demek önüne de cinema'nın -cine'sini koyalım diyor. Tek tek izlediklerimize malum, film diyoruz ama sinema bir sanat dalını tanımlayabilecek daha genel kavramsal bir kelime, sinema salonlarında filmden filme koşanlara sinefil denebilir onlar için ve Baecque şöyle tanımlıyor sinefili: 'büyük perdede film izlemekten zevk alanların o salondaki ortak deneyimi'. Amerika'da kullanışı da Fransa'dan bu kelimeyi ödünç almalarından sonra geliyor. Fransa'nın bu belirleyiciliğini bir sanat dalı olarak sinemaya hep önem veren çok sayıda sanatçı ve politikacının yarattıkları atmosfer sağlıyor. Fransa'da stüdyo sistemi yerleşmiyor. Hiçbir zaman Amerika'daki kadar para öncelikli bir uğraş büyük bir sektör olmuyor sinema. Öncelikle Fransa'da cinéphile şeklinde kullanılan kelime 1963'de Londra'daki dandy yaşam sürenlerin yalnız başına da olsa sinemaya gitmesiyle alakalı cinephilia olarak da kullanılmaya başlıyor. 1970'lerde Latin Amerika 1980'lerde Avustralya'da kullanılmaya başlanıyor kelime ve sanat eserinin biricikliğinden besleniyor, tekrarın sanatın evrensel tanımına dayanan doğasına ters bir yönü var. Festivallerin, çoğu filmi ancak bir kerecik izleyebildiğimiz kısa duraklar olması ve film festivallerin sanat sinemasının nefes almasını sürdüren yapılar olması da bu anlamda tesadüf değil. Malte Hagener ve Marjike de Walck da yeni medya çağında sinefil kavramının şekil değiştirdiği ve televizyon ve internetten de film izlemekten hoşlanan çok insan olduğunu bunların da telephile veya videophile olarak tanımlanabileceklerini belirtiyor, çoğunlukla ev ortamındaki bu araçlarda film izlemekten aldıkları hazları da videosantrik hazlar olarak addediyor. İnternette filmleri izlemeyi tercih eden genç arkadaşlar eğer sinema salonuna gitme imkanı olup da filmleri çoğunlukla bilgisayardan izliyorlarsa kendilerine telefil veya videofil demeleri, film lover, film delisi gibi ifadeleri gönül rahatlığıyla kullanabilecekleri illa sinefili kullanmak istiyorlarsa da (akademik olarak bu da tartışılıyor) kendilerine sinefil 2.0 demeleri doğru olacaktır. Yoksa kendilerine sadece sinefil demek onların film izleme deneyiminin kavramsal karşılığı değil, sinema tarihi böyle diyor, ilgilendiklerini söyledikleri sanat dalının tarihini de umursamıyorlarsa başka ne denebilir ki...

Kaynak:

De Valck, Marjike ve Hagener, Malte (Ed); Cinephilia, Movies, Love and Memory, Amsterdam University Press, 2005.

Not:

Sinefil üzerine yukarıdaki kaynaktan ve başka kaynaklar da kullanılarak daha da uzun yazılar yazılabilir, batı literatürü bu konuda oldukça zengin ama yazının okunması iyice zorlaşmasın diye uzatmak istemedim.


Yazıya Yapılan Geridönüşlere Cevap Mahiyetinde

15 Ocak'ta yukarıda kaleme aldığım Sinefil 2.0'lar Rahatsız! adlı yazı beklemediğim ölçüde ilgiyle karşılandı. Tahmin edileceği gibi konu hakkında yeterince (hatta hiç) okumayan-araştırmayan ve filmleri çoğunlukla bilgisayarlarında izleyen gençler olumsuz; sinema sanatıyla daha karakterli biçimde ilişki kuran ne güzel tesadüf ki benim de 'saygı duyduğum çok az sayıdaki'  eleştirmenlerden bazıları olumlu geri dönüşlerde bulundular. Olumsuz geri dönüşte bulunan gençlerin inatla sinefiliz işte sinefiliz işte tepkilerini twitter'da üsluplu ama içimden gülerek ve aslında üzülerek izledim. Onların hiçbir okuma yapmadan altı boş iddialarda bulunmaları, üstelik üniversite okuyan-okumuş gençler açısından talihsizlik. Yukarıdaki yazının altına onların iddialarına karşı ne denebilir üzerinden kısaca birkaç eklemenin de anlamlı olduğunu düşündüm, ve italik ile yukarıdakinden ayrıştırdığım şu an okuduğunuz bu yazıyı kaleme aldım. Twitter'da bir genç İngilizce sözlüğün sinefili böylesine temellendirmediği ve sadece film izlemeye duyulan aşk dediği için ille de onu baz almamız gerektiğini söylemişti. Sözlüklere bu kelime girdiğinde sinema salonu dışında film izleme diye bir kültür yoktu ki, sözlük niye öyle bir ayrıştırma yapsın dedim kendisine. Burada iki önemli nokta var: Bu genç arkadaşın dile getirmeye çalıştığı kelimelerin şekli, anlamı zamanla değişebilir farklı bir bağlama oturabilir düşüncesi kuşkusuz haksız bir düşünce değil, yalnız o dediği kimin yarattığı belli olmayan gündelik dil için geçerli, örneğin 'oldukça' kelimesi uzun yıllar önce, az anlamına gelirken yıllardır o şekilde kullanmıyoruz ve öyle bir anlama geldiğini derinlikli araştırma yapmadan bilemiyoruz, kelime gündelik dilde konuşula konuşula değişikliğe uğramış. Ya sarı rengine neden kırmızı, kırmızıya neden mavi demediğimizi de bilmiyoruz. Bu kelimelerin nasıl ortaya çıktığını bilmiyoruz çünkü, mesele bu. Sinefil kelimesi ise nasıl ortaya çıktığı bilinmeyen bir kelime değil, nasıl, kimler tarafından hangi yıllarda ortaya çıkarıldığını çok iyi biliyoruz (ama bu genç arkadaşlar bilmiyor, bilmek istemiyor). O yüzden biz böyle gördük böyle kullanıyoruz demek, tam da Tunca Arslan'ın bahsettiği sinema tarihini bilmezler cümlesine tekabül ediyor, biz böyle kullanıyoruz, sözlükte de film izleme tutkusu demiş geçmiş demek, o tarihi bilmemenin yanında saygı da duymamak demek, malum sinefil demek Andre Bazin ve çevresi, Cahiers du Cinema demek, sinemanın sanat olarak tescili anlamına gelen Fransız Yeni Dalgası demektir aynı zamanda. Diğer önemli bir nokta neden biz sinefil olmuyoruz da en iyi ihtimal ile sinefil 2.0 oluyoruz diyen de oldu. Hayır sinefil 2.0'ı da kabul etmem sinefilim sinefil diyor arkadaş :)) Peki arkadaşım sana sinefil diyelim demesine de. Laptopla ya da ona benzer, ev ortamında film izleme olanaklarının yanında eski biçimine (karanlık salon, büyük perde) çok yakın bir biçimde (belki eski tip projeksiyon terk edilmeye başlandı) sinema salonlarında da filmler tüm hızıyla gösterilmeye devam ediyor, festivaller hatta festivalleri vizyonun içine yerleştirebilen Başka Sinema gibi alternatif ağlar da yeni düzene uyum sağlarken eski geleneği de sürdürüyor ve bugün bir çok ülkede bir çok insan sinema salonlarında film izlemeyi tercih ediyor, bilgisayarda izlemeyi tercih edene sinefil diyeceksek, sinema salonunda izleyene ne diyeceğiz peki. Ev ortamında küçücük ekranda izleyip film bittiğinde üst köşede videoyu kapa anlamındaki X tuşuna basıp evin içindeki hayata devam etmekle, karanlık salonda koca perdede film bittikten sonra sokağa kendini atıp karanlıktan sonraki o ışığa, oksijene maruz kalmanın aynı şey mi olduğunu düşünüyorsun? Sana sinefil dersek sinema salonunda izleyene başka bir şey dememiz gerekir genç dostum. Sinefil kelimesi çıktığında sinema salonunda film izleyenler için çıktı, önce o vardı, işte o yüzden senin film izleme deneyimine 'sinefil' dışında başka bir şey demek zorundayız, şansına küs :(( 

4 Ocak 2016 Pazartesi

Yılın İlk Yazısı Yerli Sinemalardan...

Son Dönem 'Arthouse' Yerli Filmlerde Ortak Dokular Dikkat Çekiyor


Tür filmleri sabit kolay kolay değişmeyen formüllerin sinemasıdır der Zafer Özden, sonra şöyle bir ekleme yapar: dönemin psikolojik atmosferi bu filmlerin üzerinde bazı rötuşlar yapabilir. Dün izlediğim bir film 'dönemin psikolojik atmosferi' cümlesini düşündürdü bana. Aslında daha önce izlediğim iki hatta üç filmden sonra Baskın: Karabasan adlı yerli korku filmini de izleyince bu düşünce iyice netleşti. Toronto'da gösterilmiş ilk korku filmimiz az şey mi? Mesele atmosfer yaratmaksa, filmin özellikle ilk 1/3'lük kesimi gerçekten ülke sinemasının üzerinde ama sonra bir şey oluyor, klişelerin ve meselesini net bir şekilde ortaya dökemeyen bulamaç gibi bir senaryonun içinde kaybolup gidiyoruz. Ne anlatmak istediği belli olmayan Oedipus kompleksi, ülkenin vaziyeti, tonla metafor, bir yere oturmayan nonlineer anlatım bizi hiçbir yere taşımıyor taşıyamıyor. Bence hayalkırıklığı... Ancak klostrofobiyle seyreden halüsinasyonlar ve ulaştığı cinnet halinin son dönemde izlediğimiz önemli yerli filmlerde ardı ardına karşımıza çıkması tesadüften ibaret mi? Aynı dönem film yapan yönetmenlerdeki bu ruh kardeşliği ne ifade ediyor? Önce Venedik ödüllü Abluka sonra Sundance'ta yarışan Sarmaşık da korku filmi türünde olmamalarına rağmen bu öğelerden fazlasıyla beslenen filmler değil miydi? Peki birinde köpek eti yemeyi, diğerinde salyangozları, sarmaşıkları bir diğerinde kurbağaları nereye koyacağız? Aynı dönemin yönetmenlerindeki bu kadar benzerlik, ortak bir 'delirium' işareti midir? Her ne kadar bir Amerikan filminin Türkiye uyarlaması olsa da klostrofobi bağlamında Mustang bile bir oranda bunlara eklense abes mi kaçar? Sanat çağının aynasıdır denir. Şayet sinema da hala o sanatın kayda değer bir aynası olmayı sürdürüyorsa ve cidden dönemin ruhunu yerli-yabancı festivallerde ses getirmiş yukarıda saydığım filmler yansıtıyorsa vay halimize...

Düğün Dernek 2 Rekoru Kıramadı

Film vizyona girdiğinde merak edilen soru şuydu: Serinin ilk filmi beklenin de üzerinde bir izleyici sayısına ulaşınca (tam olarak 6.980.070 kişi izledi) serinin ikincisi 1989'dan itibaren Türkiye'de açıklanmaya başlanan verilere göre en çok insanın izlediği film olma özelliğine sahip Recep İvedik 4'ü (7.369.098) acaba geçebilecek mi? 1300 salonda rekor gösterimle başlamasına ve kayda değer bir başlangıç yapmasına karşın serinin ilk örneğindeki gibi daha sonraki haftalarda ivme kaybetmese hatta arttırabilse bu belki mümkün olacaktı ama üçüncü haftanın sonunda Düğün Dernek 2 bunu yapamadı. Çok büyük olasılıkla 6 milyona yaklaşıp geçip Recep İvedik 4'ün gişesine ulaşamadan döngüsünü tamamlayacak.

Kitap Müjdesi

Filmin Sonuna Yolculuk -Türkiye Sinemasından Kesitler- adlı bir kitap matbaada basılıyor şu an, birkaç güne kadar raflarda yerini alacaktır. Bu ülkede sinema yapan çeşitli yönetmenlere dair birçok yazarın yazıları mevcut. Türkiye sineması bağlamında belki ironik bir örnek teşkil eden Deniz Gamze Ergüven'in Mustang'ine Kasım'da çok kısaca değinmiştim. Kitapta bu güncel, Oscar ödüllerinde de 'shortlist'e kalmış filmin"Türkiyeliliği'ne" ilişkin genişçe bir yazıyı da ben kaleme aldım.