8 Kasım 2015 Pazar

Üç Yerli Film, Üç Farklı Biçem

Ardı ardına yılın kayda değer yerli yapımları vizyona giriyor. Önce Bulantı, sonra Mustang şimdiyse Abluka. Bence bunlar arasında en iyisi Abluka. Hem sağlam bir mizansenin desteklediği alegorik anlatım hem de sert sayılabilecek içeriğiyle ülkemizin alışık olmadığı ilginç bir film bu.

                                                                                                          Altın Aslan'lık Abluka

Yine bu blogta 3 yıl önce Tepenin Ardı'nı Altın Koza FF'deki prömiyerinde izledikten sonra Bravo Emin Alper ! diye biten bir yazı kaleme almıştım. Oradan devam ediyorum. Bir kez daha Bravo Emin Alper ! Tepenin Ardı'nı, Ceylan'ın Bir Zamanlar Anadolu'da estetiğine de göz kırpan alışık olmadığımız bir politik alegori olarak alkışlamıştık. Alper orada yakaladığı başarıyı sinema dili bağlamında bir adım daha ileri taşıyor, 'soft distopya' olarak ifade edilebilecek bir filme imza atıyor. 20 yıl hapis yattıktan sonra şartlı tahliye olan abi ve kardeşinin ateş hattındaki bir mahallede adım adım birbirlerine yönelik septik bakışlarının paranoyaya evrilişini ustalıkla resmediyor, üstelik politik sinemanın göbeğinde sayılabilecek bir film yapmasına karşın asla indirgemeci, kolaycı yaklaşımlara prim vermeden didaktizme savrulmadan... Filmin omurgasında iki kardeş olsa da yeterince üzerinde durulmayan bir karı-koca, ve nadiren gördüğümüz diğer mahalleliler de onlara eşlik ediyor. Yönetmenin 'köpek ve kadın' üzerinden flulaştırdığı iki kardeşin birbirlerinden kopuşunu resmettiği sahneler gerçekten enfes. Hani Tarantino'nun Pulp Fiction'ında, Gus Van Sant'ın Elephant'ında, Fatih Akın'ın Yaşamın Kıyısı'ndasında, Inarritu'nun ilk dönem filmlerinde 'zaman' algımızı yerle bir eden 'yaratıcı kurgu' ustalığının bir benzeri var burada, tabii ses tasarımıyla koşut giden. Yalnız Alper'in köpeğe bakışının da Inarritu ve diğer Meksikalı'larda olduğundan daha sevecen bir tarafta durduğunu da ekleyelim, bilmem çok önemli mi? 

Belki iddialı olacak ama Nuri Bilge Ceylan'dan sonra Cannes'ın kırmızı halısında belki daha da sonra elinde bir Altın Palmiye'yle göreceğiz Emin Alper'i, şu an ilerisi için Türkiye'den Ceylan dışında bu ödüle en yakın kişi kanımca. Belki de önce bu yıl az farkla Desde Alla'ya kaybettiği Altın Aslan'ı alacak, neden olmasın?

Yıldız: * * *

Ergüven'in ve Demirkubuz'un Filmleri

Deniz Gamze Ergüven'in Mustang'i Sofia Coppala'nın 1999 yapımı Masumiyetin İntiharı'nın açık bir Türkiye uyarlaması, yer yer başarılı ama bazen ipin ucunu kaçırmış bir uyarlama gibi, buraları ya Fransa'da yaşayan bir yabancı gözüyle çiziyor ya da yönetmen buraları gerçekten böyle görmek istiyor, bilemiyorum, bir ilk filme göre olgun bir sinema dili kotarmış Ergüven, her şeye rağmen seküler dünyanın genç kadını zincirlerinden kurtarmak isteyen bir özgürlük çığlığı olarak değerli. Oscar'larda Fransa'nın adayı olmasının yanı sıra EFA (Avrupa Film Ödülleri)'de En İyi Film Adayları arasında olması da batının seküler-özgürlükçü vurguya ne kadar değer verdiğiyle alakalı belki de. 

Yıldız: * *


Zeki Demirkubuz’un kadınlara yönelik Pavesevari mesafeli bakışı son filmi Bulantı'da da mevcut, az da olsa açılan kapanan kapılar varoluşçu yalnızlık, kayıtsızlık ve sanki çaresizlik. Asgari bir ritmi, tutarlılığı olan senaryo, yer yer heyecanlandıran özenle yazılmış bazı diyaloglar, basit psikolojik analizler…

Demirkubuz filmlerinde kötülük öncelikle kadınlardan gelir, erkeklerin hayatını mahvederler. Bir tek başrolünde Demirkubuz’un olduğu Bekleme Odası ‘nda durum tersine işliyordu. Başrolünde yine Demirkubuz’un olduğu Bulantı’da kötülük iki taraftan da geliyor ve bu açıdan belki daha adil, dengeli bir bakış açısına sahip film.  Finali de çok ilginç olmasa da farklı bir şeyler yapmak istiyor Demirkubuz, Dostoyevski romanlarını biraz andırıyor,  bir anda pek beklenmedik davranışlar sergileyen karakter(ler)… Belki Demirkubuz için biraz değişik bir adım bu ama beni yine de yeterince tatmin etmiyor.

Yıldız. *  

4 Ekim 2015 Pazar

Filmekimi'nden 5 Farklı Film 5 Farklı Yönetmen 5 Farklı Ülke

Dheepan: İşte Gerçekçi Sanat Sineması'nın Dayanılmaz Ağırlığı !

Jacques Audiard yıllar önce Un Prophete (Bir Kahin) ile çok yaklaşıp alamadığı Altın Palmiye'yi Dheepan ile aldığında birçok kişi ödülün sanki yanlış filmle geldiğini düşünmüştü. Kabul etmek gerekir ki Audiard popülizm tuzağına düşebileceği sınırı iyi bilen, ucuz numaralara/gösterişe prim vermeyen ama izleyici gözünden de filmlerin nasıl alımlandığının sonucu 'izlenebilirlik' denen olgunun en iyi farkında olan yönetmenlerden. Dheepan'dan önce benim izlediğim 3 filminin hepsi güçlü filmlerdi. Dheepan da öyle. Yine okullarda yönetmenlik derslerinde gösterilecek incelikte kimi sahneler, doğal-güçlü oyunculuklar, yoğun bir ritim duygusuna koşut giden bireysel dramlar ardındaki toplumsal-siyasal göndermeler...
Un Prophete'de hapishane mikrokozmozunda iktidar savaşı ve güç dengelerinin onulmaz değişkenliği üzerine ders veriyordu Audiard. Bu kez de Sri Lanka'da Tamil Ealam gerillalarının yenik düşmesiyle Fransa'ya mülteci olarak gelen Dheepan ve formalite icabı yanına verilen karısı ve çocuğuyla Fransa'da ayakta kalma mücadelesini irdeliyor. Belki savaştan kaçıp büyük demokrasilerin kucağında huzura kavuşacağını umuyordu bu aile ama aynı savaşın farklı bir tezahürü burada kendini gösteriyor ve savaş ne yazık ki bu insanların yakasını bırakmıyor. Belki de karısının Fransa'dan kaçmak isterken Dheepan'a söylediği cümlede gizli bazı şeyler: Dheepan bu savaş diğerinden farklı derken, neden farklı bu sefer sen savaşmadığın için mi? diyordu karısı. Savaşıyor Dheepan da ve sonunda Fransa'dan çıkıp kadının filmin başından beri adını boşuna yinelemediği eski kolonyalistleri İngiltere'nin kucağına düşüyorlar. Kaderin cilvesi ! Avrupa'nın belki de en güncel en yakıcı problemi göçmen sorununu yönetmen her zaman yaptığı gibi öncelikle bireyin (hatta varoluşçu bile dense yeri) yaşadıkları üzerinden anlatıyor. İşte gerçekçi sanat sinemasının dayanılmaz ağırlığı ! Yıldız: * * * * 

Venedik'deki Altın Aslan töreninde Nuri Bilge Ceylan'a dönerek 'My Master' diye seslenen Lorenzo Vigas'ın Desde Alla'sı (Uzaktan) neresinden bakarsanız bakın ilginç bir film. Orta yaşlı bir adamın genç bir oğlanı adım adım baştan çıkardığı, duyguların bir noktadan sonra değişkenlik gösterdiği film mütevazi dokusunun ardında insanevladının derin dehlizlerine davet ediyor izleyicisini. Rollerin değişimi Joseph Losey başyapıtı The Servant'ı da akla getiriyor sanki. Yönetmenin ilk filmi olmasına karşılık merak duygusunu bir an olsun kaybettirmeden adeta ölçülmüş biçilmiş hissi veren senaryosuyla sürpriz sayılabilecek finali de içine katarak belli bir bütünü tamamlıyor. Yıldız: * * * Diğer ilk filmiyle Filmekimi'ne konuk olan Nemes Laszlo'nun filmi Saul'un Oğlu içinse aynı yorumu yapmak zor. Yahudi toplama kampında ölüme gönderilen bir çocuğu gömmek isteyen bir adamın çabasını biçemsel numaraların ardında içerik-senaryo denklemiyle bütünleştiremeyince yavan bir film çıkmış ortaya. Belki de Cannes'da son yıllarda tonla övgü ve de ödül alıp (Grand Prix ve Fipresci) bende en derin hayal kırıklığı yaratan film Saul'un Oğlu'dur. Yıldız: *

Todd Haynes, Carol adlı filmiyle Cannes'da kendinden epeyce söz etmişti. Belki de Anglo-Sakson, Anglo-Amerikan tarafgirliğinden ibaretmiş bu kadar patırtı koparması. Yönetmen, 1950'lerin ABD'sinde geçen hikayede orta yaşlı, varlıklı, burjuva yaşantısının muhafazakar ahlak kafesine sıkışmış bir kadının noel eşyaları satan dükkanda tanıştığı genç bir kadınla yaşadığı aşkı anlatırken yalın, hatta belli ölçüde şiirsel ama son derece klasik bir anlatıma başvurmuş. Çokça bakışların bazen de sözlerin bir şeyler anlattığı, pastoral görüntülerin ardında yerinde bir müzik kullanımıyla da belli bir etkileyicilik yakalayan film anlattığı yıllarında de etkisiyle olacak ki 1960'ların sonunda gündeme gelecek Yeni-Holywood filmlerinin atmosferine yaklaşıyor. Carol baştan sona kendini gayet zevkle izletse de dokunduğu heteroseksist tutuculuğu ne yazık ki derinleştiremiyor. Düz, sığ ama ele aldığı konu başta olmak üzere bazı açılardan yine de kaydadeğer bir film olarak akıllarda yer edeceğe benziyor... 
Yıldız: * * * 

BFI'dan Geoff Andrew'in 2002 yapımı Oğul Odası'ndan sonraki en iyi filmi dediği Mia Madre (Annem) ile Nanni Moretti en kişisel filmlerinden birine imza atmış, onun alter egosu denebilecek toplumsal filmler çeken kadın yönetmenin işi ve hasta annesiyle yaşadığı gerilimleri konu etmiş. Ancak pek çok insanın yaşayabileceği gündeliğin ağırlığı ötesine filmi götüremeyen tam olarak yoğunlaşacağı kanalı, vurucu odağı bir türlü bulamamış bir film. Yönetmenin bir önceki filmi Habemus Papam'ın böyle bir sorunu yoktu mesela. Papalık kurumuydu eleştiri-mizah konusu, netti. Annem'de güldüren anlar da yok değil ama kesinlikle doyurmuyor, doyurmuyor. Yıldız: * *


19 Eylül 2015 Cumartesi

Eleştirmenlerimizin Cannes'a 'Fransız' Kalışı ve Sicario

Yılın ilk Cannes menşeli filmi, Dennis Villeneuve'ün Sicario'su bu hafta vizyona girdi. Allahım Villeneuve'ün en iyisi diyenler mi, dört dörtlük sinema diyenler mi, zımba gibi film diyenler mi ne ararsınız hepsi mevcut. Toplumun dört bir tarafı yoz ise, eleştiri kurumunun, bambaşka şeyler söylemesini bekleme hakkımız var mı? Bu yozluk onları da bir biçimde kapsamaz mı? Elbette (önemli bir kısmının hakkını yemeyelim) hepsini kapsamasa da eğilim bu yozlaşmışlığın tarafında. İlginç gelen bazı eleştirmenlerin filmin Cannes'da aldığı olumsuz tepkilere de şaşırmaları. Efendim Cannes'da nasıl beğenilmezmiş, siz Cannes'daki yorumlara aldırmayınmış, karşımızda büyük bir film varmış. Bir kere ülkemizin eleştirmen güruhunun çoğu Cannes'a adım bile atmıyor, bir şekilde takip etseler bile Cannes'ın nasıl bir dinamiğe sahip olduğunu cidden bilmiyorlar. Cannes'da yarışma filmlerini izlemeye giden ve birkaç gün sonra hangi filmin ne ödül alacağını yazması gereken şahıs, filmin 8 ay sonra gündeme gelecek Oscar'daki şansını yazmaya kalkıyor. Pes ! Cannes popülizmin çok türlüsünü (Hollywood yıldızları, skandallar, partiler, market bölümü, hatta kırmızı halı..) etkili şekilde kullanan, bu açıdan popülist yaklaşımlara sahip filmleri az da olsa yarışmaya da dahil eden ama bunları kolay kolay onurlandırmayan, cesur kararlara imza atan, sanat sinemasından uzak gördüklerini de haliyle pek beğenmeyen, ciddi, sinefil, elit (her ne diyorsanız) bir ortam. Bu yönünü özenle korumaya çalışıyor. Cannes'ı Cannes yapan, (dünyanın 1 numaralı film festivali) vizyona girdiğinde ticari sinemanın düzeyli örneği olarak rahatlıkla görülecek filmleri yarışmaya alsa bile tabiri caizse yerin dibine sokan bir yer olması. Inglorous Basterds, Killing Them Softly hatta Drive, kimi Clint Eastwood filmleri bile benzer akıbete uğramadı mı? O yüzden Sicario'nun da Cannes'da ağırlıklı olarak olumsuz eleştiriler almış olmasına şaşırmayın, hatta sevgili eleştirmenler şunu deyin: Bu filmin Cannes'da 'resmi seçki'de ne işi var olmasa da olurmuş. Ama yazının başında belirttiğim gibi Cannes'ın da bazı denge problemleri yaşadığı ve yıllardır diplomasinin kurallarıyla en zor koşullar altında (onu para/değişim değeri olarak düşünün) özünü incitmeden en az tavizle hedefe ulaştığını görürsek taşlar yerine oturur. 

Tekrar Villeneuve'ün Sicario'suna dönersek de düpedüz ana akım bir film bu, kan gövdeyi götürüyor, aksiyonu yüksek, orta bölümde tempo düşse de zor da olsa kendini izlettiriyor, hukukun olmadığı yerde hukuksuzluğu başka hukuksuzluklarla çözmek mubah görülüyor. Benicio Del Toro'nun canlandırdığı karakterin Emily Blunt'a dediği gibi burası kurtlar sofrası oldu, sen böyle biri değilsin yerler seni... Meksika'nın uyuşturucu kartellerinden intikam almak için Kolombiya karteliyle çalışan rövanşist bir FBI ajanını canlandırıyor Del Toro. Bunun yanında filmin belki de yaratıcı özelliğe sahip tek parçası, Meksika'daki pisliğin içine batmış (belli ki istemeden) polis memuru ve onun oğluyla silahların uzağında futbolla kurdukları ilişki (artık ne kadar mümkünse). 

Bir yazıda Latin Amerika'da futbolun bir kaçış olarak görülse bile uyuşturucu kartelleri ve silahın gölgesinden çıkamayan bir etkinlik olduğu güzelce dile getirilmiş. Futbolcu Escobar'ın ülkesi Kolombiya'da başına gelenleri unuttuk mu? Ama buna dair birşeyler söylemiyor bize film, yazı bizlerin bunları biliyor varsaymamız gerektiğini savunuyor adeta. Bunları bilmek zorunda değiliz ! Eğer bir film zengin bir film olduğunu iddia ediyorsa daha fazla bilgi vermeli bize. O bilgiyi zorlayıcı şekillerde de sunabilir ama bir şekilde sunacak. Sonuçta az da olsa, özellikle finale doğru kayda değer anlar yaşatsa da dünyanın yaşadığı çıkmazı bir kez daha göstermekten hatta insanların kötü olmaktan başka şansı neredeyse yok demek dışında hiçbir şey yapmıyor Sicario. 

Yönetmeni ben 4 yıl kadar önce Oscar adayı da olan Incendies (İçimdeki Yangın) ile tanımıştım, o da en az bu kadar ana akım bir işti ancak senaryosundaki can alıcı sürpriz ile biraz daha çok sevmiştim. 

Meksika kartelleri ve masumiyetin yok oluşu bu karteller ve devlet ilişkisi üzerine daha incelikli bir film izlemek isteyenlere de 2 yıl önce yine Cannes'da yarışan Amat Escalante'nin yönetmenliğini gerçekleştirdiği Heli'yi önererek yazımı bitireyim.

Yıldız: *

8 Ağustos 2015 Cumartesi

İtalyan Sineması'ndan Bir Mini Zirve

Saverio Costanzo'nun yönetmenliğini üstlendiği Aç Kalpler, sinemada pek rastlamadığımız bebeğin bakımı konusunu ebeveynlerin keskin anlayış farklılıkları üzerinden irdelerken kelimenin olumlu anlamıyla izleyicisini perişan ediyor...


Sinema entelektüel derinlik, güçlü bir teknik ve ona eşlik eden yaratıcı buluşlarla mı daha büyük olur yoksa bunları belli ölçüde başarıp hiç alışılmadık bir öyküyü perdeye getirmekle mi? Aç Kalpler ilk andan itibaren ikinci tanıma uyan ne kadar özgün bir deneyim yaşatacağının sinyallerini veriyor sanki, çok rahatlıkla söyleyebilirim ki son yıllarda karşılaştığım en muhteşem açılış sekansı bu: Mina ve Jude'un tesadüfi biçimde (Mina'nın yanlışlıkla erkek tuvaletine girmesiyle) bir lokantanın tuvaletinde karşılaşmalarının; gayet mizahi ve düşük tonda gerilimi ve duygusallığı da barındıran yaklaşık 8 dakikasından sonra ikilinin arasındaki tutkulu birlikteliklerine tanık oluyoruz. Aslında kadının uyarısına karşın biraz da erkeğin iradesizliği sonucu gelen istenmeyen gebelik ve bu aşkın evlilikle taçlanışı birbirini izliyor. Bu noktaya kadar romantik sinemanın kodlarıyla ilerleyen film, bebeğin doğumuyla beraber kademeli biçimde dört dörtlük bir psikolojik gerilime evriliyor, çünkü Mina vegan ve kendi gibi bebeğine de süt ve yumurta dahil hayvandan elde edilen hiçbir ürünü yedirmiyor ve kocası Jude da zamanla bu durumdan rahatsız oluyor, bebekte sağlık sorunları oluşabileceğini düşünüyor, nitekim doktor da bir gelişim geriliği tespit ediyor bebekte. Ama annesi yaklaşımından geri adım atmıyor ve 'onun annesi benim, güven bana' diyerek çocuğu kendi inandığı alternatif metotlarla beslemeye bir şekilde devam ediyor. Kocasıyla arasındaki çatışma aralarındaki içten aşka rağmen giderek büyüyor, ilk baştaki o büyük tutkunun, gözlerdeki parıltının nasıl da tüm çabalara karşın sönmeye başladığını olağanüstü performansların da etkisiyle görüyorsunuz. İnsanı biraz da bu yürek burucu durum sarsıyor, nasıl sarsmasın! Film bir noktadan sonra neredeyse Hitchcockla kıyaslanacak denli korku sinemasının sınırlarına kadar tırmanan bir hal alıyor, şaşırtıyor ve şok finaliyle koltuklarımızdan kalkmamıza dakikalarca izin vermiyor. Taze ebeveyn olmanın çıkmazları, çocuk sahibi olmak için karşımızdakini ne kadar tanıyoruz sorularının etrafında bebeğin bakımına anne mi karar vermelidir yoksa onun yerine modern bilim mi gibi ikilemler üzerinde de beyin jimnastiği yapmayı sağlayan bu tuhaf, irkiltici, kendine has filmi tüm has sinemaseverlere şiddetle öneririm. Pek çok insanın tatile gittiği şu Ağustos ayında Ankara Film Festival'inde izleyip yazma fırsatı bulduğum Victoria ile birlikte vizyonda karşımıza çıkan bir mücevher Aç Kalpler. Ayrıca geçen yıl yarıştığı Venedik Film Festival'inde Altın Aslan'ı İnsanları Seyreden Güvercin yerine Aç Kalpler alsaymış keşke demeden de edemedim, üstelik izlenebilirliği de daha yüksek bir film kanımca.

Yıldız: * * * *

26 Haziran 2015 Cuma

82 Dakikalık Tahran Turu

Jafar Panahi'nin Berlin'den Altın Ayı ile dönen son filmi Taksi Tahran, otoriter rejimlerin uyguladığı baskıya karşı sanatın daha da anlamlı hale gelerek, güçlenerek çıktığı İran'a özgü filmlerden. Yönetmen şoför koltuğuna oturup arabanın içine yerleştirdiği gizli kameralarla arabaya binenleri kayda alıyor, Bir rejim yanlısı, bir korsan cd satıcısı, kaza geçirmiş bir adam, batıl inanca sahip kadınlar, yeğeni ve eski komşusu, mesleğini yapması engellenen bir avukat nam-ı diğer çiçekçi kadın... Arabaya binenlerden kimi Panahi'yi tanıyor, sanki kimileri kameraya alındıklarını da biliyor ama birçoğu da bundan habersiz. Politik çıkmazların ket vurduğu noktada sanatçının üretiminin sınırları üzerine ufuk açıcı bir deneyim sunan Taksi Tahran belgesel ile kurmaca arasındaki ince sınırları da ortadan kaldırıyor. İzlediğimiz görünürde düpedüz belgesel ama yaratıcısının dokunuşlarıyla izlenebilirliği, düşünselliği ve etki gücünü kazanıyor elbet. Büyük oranda diyalogla ilerlemesine rağmen Ankara Film Festival'inde izlediğim benzer İran filmi Rakşan Bani-Etemad'ın Masallar'ı gibi bunaltmıyor, asgari bir ritm yakalıyor, kah güldürüyor, kah heyecanlandırıyor, sıkça yeni birileri kadraja giriyor ve çok küçük çatışmalarla izleyicisini adeta yok sayan sanat filmlerinden birine dönüşmüyor, izleyicisine saygı gösteren bir yapım ortaya çıkıyor. Neredeyse mockumentary denilecek türden bir üslup geliştiren Taksi Tahran'ın finali de film boyunca anlatılanların ilginç bir özeti sanki, sürpriz... Sanıyorum ki ülkesinde film çekmesi yasaklı bir yönetmenin elinden çıkmış olmanın dezavantajlarını da beraberinde getirdiğinden bir tam başarı olamasa bile sinemada görülmeyi fazlasıyla hak ediyor.

Yıldız: * * * *

20 Haziran 2015 Cumartesi

Yönetmeninin Bu Sanat Filmi Değildir Dediği Bir Sanat Filmi

Kutluğ Ataman'ın son filmi Kuzu, Berlin'den aldığı ödülden sonra, Antalya'dan da çeşitli ödüllerle ayrılmıştı. 2013 Haziran'ında Gezi karşıtı tepkileriyle de okları üzerine çeken yönetmen filmini 2014 yılında "Yılın En İyi Türk Filmi" afişiyle gösterime sokacaktı, olmadı, bu hafta vizyona girdi. 

Hz İbrahim oğlunu kurban edecekken, ona bir kuzu gönderilir ve bu olay geleneğimizde her yıl kurban bayramı olarak karşımıza çıkar. Ataman'ın filmdeki çıkış noktası bu olmuş, taşrada yoksul bir aile oğullarını sünnet ettirip, kuzu kestirip bir düğün yapmayı planlamaktadır, çocuk da -biraz da ablasının kandırmasıyla- kendisinin kesileceğini düşünmektedir. Ne de olsa annesi onu kuzum kuzum diye sevmektedir. Bir şekilde parayı denkleştirip bu düğünü yapacaklardır ama babanın çapkınlık yapacağı tutar ve parayı bir fahişeye yedirir. Anne de kendince bir çözüm yolu bulur. Bundan sonrasını filmin büyüsünü de bozmamak adına anlatmak istemiyorum. Filmi izlerken bir yanda alıştığımız taşra sıkıntısı filmlerinin ardına gitmeye çalışan bir yapımla karşı karşıya olduğumuzu hissetsem de, senaryonun biraz uzatılmış olduğu hissine de kapıldım. Son bölüme kadar birkaç mesele etrafında debelenen ama bir noktaya bir türlü varamayan/acak bir filmle karşı karşıya olduğumu düşündüm, kabul etmeliyim film beni yanılttı ve toplumun erkeğe biçtiği rol ile kadını ezme şeklinin absürtlüğünü, sanat sinemasına yakışan incelikte (yani gözümüze gözümüze itelemeden) son derece başarılı bir senaryo trükü ile ortaya koydu. 

Kuzu, tıpkı bir zamanlar Fatih Akın'ın Duvara Karşı'sı gibi kadını ikinci plana atan toplumdan intikamını çok güzel alıyor. Bizlere de bu eşitliksiz sakat yapının içinde acaba ne yapabiliriz demek düşüyor. Kuzu son kertede senaryoyu biraz fazla uzatsa da, dokunduğu hikayeciklerin / kişilerin hiçbirini işlevsiz bırakmadan adeta tutkal vazifesi görerek sonuca bağlıyor.

Not: Birçok filmde olduğu gibi filmin daha başlarında bir sahnede kadının vücudunu cüretkarca sergiledikten sonra filme cinselliği yerleştiriyor Kuzu, neredeyse hiçbir filmin başlarında kadının vücudu cinsel isteği tetikleyecek biçimde boşuna sergilenmiyor, o filmin ilerleyen safhasına cinsellik muhakkak sirayet ediyor, bu yönetmenler arasında anlaşılmış bir anlatım şekli sanki...

Yıldız: * *

Gelecek Hafta: Taksi Tahran

24 Mayıs 2015 Pazar

Cannes'dan Vizyona Düşenler, Cannes'da Şimdi Olanlar...

Wim Wenders son dönemlerde farklı çeşit filmler yapıyor. Örneğin 3 boyutlu çektiği Pina, en son çektiği Herşey Güzel Olacak gibi filmler var, bir de geçen yıl Cannes'da Belirli Bir Bakış'da gösterilip spesiyal bir ödül alan ardından Oscar'da da belgesel dalında aday olmuş filmi Toprağın Tuzu var. Ardı ardına vizyon gören Cannes'ın yan kategori filmlerinden biri o da. Birçoğumuzun adını dahi bilmese de hayatının bir döneminde (şahsen benim öyle) bir veya birkaç fotoğrafıyla karşılaştığı Sabastiao Salgado'nun fotoğrafçı kimliğinde can bulan hayatını anlatıyor. Kronolojik bir sıra izleyerek yapıyor bunu, giderek insanoğlunun tahakküm ve şiddet üzerine kurulu dünyasını resmeden fotoğraflar ardı sıra gelmeye başlıyor ve biz bir kez daha insanoğlundan umudu kesecekken, Salgado'nun hayatı (ve tabii ki film) bir manevra yapıyor ve fotoğrafçının doğduğu topraklarda umutla doluyor. Tıpkı !f'de izlediğimiz Sessizliğin Bakışı gibi, insan dipsiz kuyu ve kötülük yapmaya ne kadar eğilimli olursa olsun yine de onları sevmeye çalışmaktan da başka şansımız yok diyor gibi. Filmin kredilerinde Wenders'la birlikte filmin yönetmeni olarak adı geçen Salgado keşke biraz daha az konuşsaydı, daha da çok görsel alabilseydik. Böylesi önemli bir fotoğrafçının hayatı, fotoğraf zanaatıyla, sinemanın ortaklıklarının ve inceliklerinin kesiştiği daha etkili bir biçemle karşımıza gelebilirdi diye düşünüyorum, çünkü her ne kadar kurmaca da olsa tiyatronun nasıl da sinemanın içine sinemasal değerlerden bir gıdım bile taviz vermeden cömertçe entegre edilebileceğini gösteren bir dev yapıt önümüzde duruyor: Kış Uykusu. Tabii aralarındaki farklılığın zaten birinin aynı yıl Cannes'da 'Resmi Seçki'de, diğerinin 'Belirli Bir Bakış'da konumlandırılmasının nedeni olabileceğini savunanlar çıkabilir. Peki sahi hep böyle mi, Resmi Seçki'ye giremeyen yan bölümlerde gösterilen filmler sinemasal açıdan hep mi daha aşağıda?
Örneğin geçtiğimiz haftalarda kaleme aldığım It Follows'un atmosfer yaratmadaki başarısı, yıllar öncesine götüren baştan çıkarıcı müzikleri, tür sinemasına getirdiği 'orjinal retro' soluğunu düşündüğümüzde; It Follows'un, benzerliği su götürmez olan, 4 yıl önce 'Resmi Seçki'de konumlandırılmakla kalmayan bir de Mizansen Ödülü kazanan Drive'dan aşağıda olduğunu kaç kişi iddia edebilir? ve o Drive'ın oyuncusu Ryan Gosling'in ilk yönetmenlik denemesi de bu hafta vizyona girdi, o da geçen yılın Cannes Belirli Bir Bakış kategorisinde prömiyerini yapmıştı. Kasabası sular altında kalan bir ailenin hikayesini, Lynchvari şekilde anlatmaya yeltenen yönetmenin filmi adeta koca bir bulmaca. Tarkovski'nin Stalker'ı ne kadar üzerine yorum yapmayı zor kılıyorsa Kayıp Nehir için de aynısı geçerli, bir aceminin hikayede farkında olamadan çokça boşluk bırakması bu bana kalırsa. Ama tabii ki Gosling; gayet akıcı, bir ilk filme oranla olgun karşılanabilecek bir renk paleti eşliğinde izleyicisinin dikkatini kolay kolay koparmayan bir mizansen kotarmış. Filmin sonunda Wending Refn'den, Terrence Malick'e hatta Michael Moore'a kadar uzanan geniş bir teşekkür listesi de gözümüzden kaçmadı. Herkese göre olmasa da izlemesi zor bir film değil kanımca...

Toprağın Tuzu * *

Kayıp Nehir *

Bu Yıl Cannes'da Neler Oluyor?

68. Festival bu akşamki ödül töreniyle sona erecek, 2 yıl önceki La vie d'Adele veya ondan önceki Amour gibi (hatta bir ölçüde geçen yılki Kış Uykusu da katılabilir) ezici çoğunluğun tereddütsüz Palmiye alması gerektiğini söylediği bir film yok bu yıl. 2011, daha çok da 2010'u hatırlıyorum. Xavier Beavois, Mike Leigh'nin filmleri, ama Inarritu da var ee Kiarostami, Chang Dong, Loach, Loznitsa'yı nereye koyacağız diyenlerin sesleri hala kulaklarımda, çünkü başyapıt yoktu, iyi ve iyinin sınırında pek çok film vardı, Weerasethakul adlı yönetmen bir nevi iktidar boşluğundan yararlanıp şaşırtıcı biçimde Palmiye'ye uzanıvermişti. Bu yıl da öyle bir sürpriz olur mu bilinmez ama Todd Haynes Carol'uyla ödülsüz gitmeyecek gibi, Nanni Moretti'nin Mia Madre'si de öyle gözüküyor, keza Lazslo Nemes'in Son of Soul'u için de bu yorumu rahatlıkla yapabiliriz. Sorrentino, Youth ile bir önceki filmi La Grande Bellezza'daki tatmini tam olarak yaratamadıysa da yine de güçlü bir film yaptığı görüşü hakim. Tayvanlı yönetmen Hu Şa Şen'in (okunuşu böyle) The Assassin'i ise Sight and Sound, The Village Voice, Variety, Liberation, Positif, Bangkok Post gibi pek çok yayının yazarları tarafından Palmiyelik görülse bile filmin içine giremeyen, sevimsiz bulan da çok (bir zamanların The Tree of Life'ını andırıyor sanki), akşamki akıbetini merakla bekliyorum. Bu filmlerin yanı sıra Stephane Brize'nin, Jia Zhang Ke'nün hatta tüm çatlak seslere rağmen Jacques Audiard'ın bile ödül listesinde yer bulma olasılığı olduğuna dair işaretler yok değil, bu listeyi biraz zorlayıp Yorgos Lanthimos ve her ne kadar ticari sinema ayarında (jüri için risksiz bir karar olur) olsa da Denis Villeneuve'ün Sicario'sunu eklediğimizde ortaya tuhaf bir Cannes çoklu bilinmeyen denklemi çıkıyor. Elbet son saydıklarımın Altın Palmiye'ye uzanacağı düşünülmüyor ama bu sene Palmiye potası genişlediği gibi 'bu film hiçbir ödül almaz' potası da olabildiğine daralmış görünüyor. 

Anglosakson, Frankofon ve Doğu Avrupa (ki bizden Vecdi Sayar da içinde) menşeli notlama tablolarına da ulaşmak isterseniz burada mevcut: ScreenLefilmfrançais, Filmneweurope

Ödül töreninin Türkiye'de 19.50'den itibaren Digiturk platformuna bağlı Moviemax Festival kanalında olacağını da belirtelim.
                                                 



9 Mayıs 2015 Cumartesi

Tadında Korkmak

Tıpkı geçen sene olduğu gibi, İstanbul Film Festivali ardı sıra orada gösterilen kimi filmler vizyona da düşüverdi, ve daha geniş izleyici kitleleriyle buluşma şansı (!) yakalamış oldu. Bu filmler arasında en dikkat çekeni kuşkusuz It Follows (Peşimdeki Şeytan), bu hafta tamı tamına 78 salonda gösterime girdi, Gravity gibi bir 'blockbuster'ın 80 kopyayla gösterime çıktığını düşünürsek, Amerikan bağımsız sinemasının sularında addedilebilecek bir film için gerçekten dikkat çekici. Geçen ay Başka Sinema ile dağıtıma çıkan Hayvan Düşü gibi Peşimdeki Şeytan da Cannes Eleştirmenler Haftası'ndan gelme bir gerilim-korku janrı örneği, Hayvan Düşü kadar derinlikli mi tartışılır ama türden beklenenleri yerine getirme konusunda daha da ustalıklı... sadece birbirine komşu gençleri görebildiğimiz bir Amerikan taşrası, önce evden kendini koşa koşa dışarı atan bir genç kızın ailesine veda ettikten sonraki hazin sonu. Ardından filmin ana karakterlerinin başına gelenler... Filmin göbeğinde Jay adlı kızın sevgilisiyle seviştikten sonra onu takip eden lanet ile savaşı var. Bu lanet seks yoluyla kişiden kişiye aktarılıyor ve böylece zaman zaman sizi takip eden birilerini görüyorsunuz. Sizi takip ettiğini anlamakta o kadar kolay değil, size doğru gelen başkalarının da o lanet olabileceğini sanabiliyorsunuz bazen, bu kişi yolundan hiç sapmadan gözlerini size dikmiş vaziyette takip ediyor ve sürekli şekil değiştiriyor ama sanırım genellikle tanıdıklardan biri oluyor. Film boyunca tam olarak göremediğimiz aileden biri ve bu kişi sizi yakalar ve öldürürse laneti size bulaştırana musallat olmaya devam ediyor ve bu böyle uzayıp gidiyor. Filmin korku oluşturma biçimi gayet yaratıcı, kan gövdeyi götürmeden, olağandışı yaratıklara başvurmadan da hayatın içinden korku ögeleri ortaya çıkarabilmiş. Toplumun tutuculuğuna karşı gençlerin arzularının çatışması sonucu oluşan korkularının bir dışavurumu olarak da okunabilecek film, son noktada Amerikan filmlerinden alışık olduğumuz ahlakçı bir çıkarıma da hapsolmuyor. Laneti başkasına devredip kaçan 'bireyci' bakışın yerini sanki onu birlikte olduğu/sevdiğiyle beraber göğüslemeye çalışacak gerçek aşktan yana 'paylaşımcı' bir bakış alıyor. Atmosferi oluşturan kamera hareketleri, müzikleri, sesli ve sessiz anların dengesiyle de hem sıkılmadan izlenen hem abartmadan korkutan bir film ortaya çıkıyor. Bir korku filminden de daha ne beklenir ki zaten...
Yıldız: * * *