Bu akşam belki de Nuri Bilge Ceylan bir kez daha ödül için Cannes'da sahneye çıkacak ama 2014'te olduğu gibi yıllardır Cannes törenleri Türkiye'den canlı yayımlanamıyor. Umut edelim ki ülke yönetiminin Avrupa'dan uzaklaşmasıyla ilişkili eksen kaymasının bir sonucu olan bu durum önümüzdeki yıl değişsin. Alın işte; seçim sonuçlarının en masum, en az önemli çıktılarından biri de bu, sonra da politika ayrı sanat ayrı nasıl diyebilir, seçime ne kadar ilgisiz kalabilirsiniz ki !
Biz Türkiye'de seçimin boğucu atmosferinden henüz çıkamazken, Türkiye'den bir yönetmen; Nuri Bilge Ceylan sessiz sedasız geldi geçti Cannes'dan... Roman estetiğine evrilen sinemasında yeni bir eşik olarak anılan filmi yönetmenin en uzun filmi, Kış Uykusu'ndan 1 dakika fazla ve yine her zamanki yönetmenlik becerisini ortaya serdiği görüşü hakim ama bazı yerli eleştirmenlerin filmin içeriğine ilişkin bazı itirazları var, bu itirazlar ise aslında tek bir eksende toplanıyor, bu kez bir miktar daha politik olmaya çalışan sinemasının varoluşçuluğun çeperlerini bir türlü aşamaması. Ceylan'dan bir tür Özcan Alper ya da Emin Alper gibi bir içerik beklemenin hayal kırıklığı belki de. Festivalin ilk çeyreğinde gösterilen film, festivalin son gününde hala ödül listelerinde kendine yer buluyor. Yorumlardan çıkardığım sonuç, yönetmenin daha önce ulaşamadığı bir ödül olan Senaryo Ödülü'nü almasının sürpriz olmayacağı, ancak Palmiye ya da Büyük Ödül beklentisinin düşüklüğü. Farklı eleştirmen gruplarının listelerine göz attığımızda ödül için Jonathan Glazer, Aki Kaurismaki, Justine Triet, Win Wenders ve Nuri Bilge Ceylan'da uzlaşılmış görünüyor. Bu isimlerin hemen sağrısında ise Todd Haynes var. Diğer yandan Nanni Moretti beklentileri karşılayamamış görünse de Fransızların listelerinde ilginç biçimde Moretti de ödül potasının sınırında. Son gün gösterilen Ken Loach ve özellikle Alice Rohrwacher'in de ödül listesine girebileceğini yazanlar var. Bu isimler haricinde 3 saat 32 dakikalık süresine karşın Wang Bing ya da Tran Anh Hung, Catherine Breillat, Kaouther Ben Hania, Ramata-Toulaye Sy gibi ödül listesine sızabilecek ve kimilerince sürpriz olarak adlandırılacak isimler de mevcut... Diğer yandan Cannes, zaten son yıllardaki tercihleriyle sürprizlerle dolu bir festivale dönüşmedi mi? Böyle bir ortamda ödüllerin nasıl dağıtılacağı da anlamını iyiden iyiye yitiriyor... Festivaldeki tüm notlama tablolarının bir araya getirildiği, aslında filmlerin sinema kamuoyunun görece geniş kitlesindeki yansıması olarak okunabilecek cannes-ratings tablosuna da son kez bakmakta fayda var çünkü Nuri Bilge Ceylan'ın yarışmadaki 21 film içerisinde 5. sırada olması (henüz 351 kişi puanlamış, 7,64 ortalamaya sahip) dikkat çekiyor. Geçmişe döndüğümüzdeyse yönetmenin önceki filmlerinden Ahlat Ağacı aynı tabloda 101 kişi tarafından puanlanmış ve 10 üzerinden 7.51 ortalama tutturup 4.sıraya yerleşmiş. Kış Uykusu ise aynı tabloda 79 kişi tarafından puanlanıp 7.71 ortalamayla 2.sıraya yerleşmiş, Bir Zamanlar Anadolu'da da 25 kişi tarafından puanlanıp 7.06 ortalama ile 4.sırada. Yani Ceylan, sadece ödül veren jürileri değil Cannes'da film izlemeye gelen geniş kesimleri de hep tatmin etmiş bir isim, bugün de durum farksız görünüyor.27 Mayıs 2023 Cumartesi
21 Nisan 2023 Cuma
42. İstanbul Film Festivali
Bu yıl 42.si düzenlenen İstanbul Film Festivali belgesellerin yılı olarak da anılır mı? Öyle ki hem Altın Aslan'lı Hayatın Tüm Acıları ve Güzellikleri hem de Altın Ayı'lı Küçük Evren birer belgeseldi. Bu örneklere Isabel Coixet'nin Sarı Tavan'ı Cinemania bölümünde gösterilen Lynch-Oz ile ayrıca Kavur belgesellerini de eklemeliyiz. Saydığım ilk üç örnek ortak bir noktada buluşuyordu. Demokrasinin ve ilerlemenin aslında ne kadar yavaş gerçekleştiği, toplumsal kazanımların gelişmiş batı örneklerinde dahi büyük mücadeleler sonucunda son derece sınırlı oranda gelişebildiği... Lynch-Oz, David Lynch'in sinematografisine Oz Büyücüsü perspektifinden bakarken, Kavur ise sinemamızın büyük auteurlerin Ömer Kavur hakkında oldukça şiirsel bir belgeseldi. Kavur'un sinema evrenine bakarken farklı pek çok kaynaktan yararlanan bu belgesel sanıyorum ki, en sonunda yine başladığı noktaya dönüyordu, rüyalara... Aslında rüyalar ait hissettiğimiz ve bizi eksikliğinizi hissettiğimiz mekanlara götürür. Sinemanın da en nihayetinde bu rüyalardan feyz alan bir yanı yok mudur?
Festivalde oldukça dikkat çekici klasikler de gösterildi. Bunlar içerisindeki iki Frankofon örneği huşu içerisinde izledik... Chantal Akerman'ın Jeanne Dielman'ı bir evin içerisinde bir kadının yaklaşık 2.5 günlük rutinine izleyiciyi götürürken son derece ağırbaşlı anlatımına karşın kanımca 3.5 saatlik uzun süresini o kadar da hissettirmiyordu. Ancak aynı yorumu neredeyse 4 saatlik Jean Eustache'ın Anne ve Fahişe'si için yapmak mümkün değil. Temel nedeni de diyalog yoğunluklu tipik bir Fransız filmi olması. İlginç olan ise Anne ve Fahişe kadar uzun süren bir filmin zamanında Cannes'dan zaferle ayrılması. Klasikler arasında ayrıca William Friedkin seçkisi de vardı elbette, ve bence The Exorcist (Şeytan) ya da Sorcerer'ı (Dehşetin Bedeli) sinemada izlemiş olmak da hatırı sayılır deneyimlerden biri olarak görülmeli. Benim için festivalin dikkate değer son klasik örneği ise Korhan Yurtsever'in 1979 yılında çekilmesine rağmen yasaklı olup ancak bugün restore edilmiş kopyasından izlediğimiz Koca Kafası'ydı. Dönemin sol atmosferini yansıtan bir filmdi.
Festivalin Berlinale seçkisinin en güçlü filmi hiç kuşkusuz Christian Petzold'un Kızıl Gökyüzü adlı yapımıydı. Bir tatil bölgesinde aşkın farklı boyutlarını duru bir anlatım ve ölçülü senaryoyla anlatan film Undine gibi yönetmenin zirvesi olmasa da, oldukça iyi bir film, hatta yönetmenin en iyi filmi olduğunu düşünenler de var. Berlinale'den gelen diğer dikkat çekici yapım ise Disco Boy, savaşa ve ötekileştirmeye karşı biraz şiirsel aslında çokça deneysel bu yapım herkese göre olmasa da ben beğendim. Diğer yandan Yaşamak Kötü ve Kötü Yaşamak adlı bir otelde geçen biri otelde çalışanlar diğeri müşteriler gözünden ilerleyen aynı filmi farklı filmler olarak izlemek de örneğine çok rastlamadığımız ilginç bir örnekti.
Yıldız Tablosu
Jeanne Dielman * * * *
Anne ve Fahişe * * * *
Kızıl Gökyüzü * * * *
Disco Boy * * * *
Dehşetin Bedeli * * * *
Şeytan * * * *
Hayatın Tüm Acılar ve Güzellikleri * * *
Yaşamak Kötü * * *
Kötü Yaşamak * * *
Kavur * * *
Koca Kafa * * *
Sarı Tavan * * *
Lynch-Oz * *
Dünyanın Kralları * *
Yukarı Çık * *
Totem * *
Küçük Evren * *
Bebek *
Müzik *
Suyun İçinde *
9 Aralık 2022 Cuma
Gaston Duprat ve Mariano Cohn İkilisinden 'Resmi Seçki'
Saygın Vatandaş ve Başyapıtım'dan sonra Competencia Oficial (İspanyolca: Resmi Yarışma) ile bir kez daha sinemalara uğruyor Gaston Duprat (Başyapıtım'da Mariano Cohn yapımcıydı) ve sanıyorum ki ilk kez festivaller dışında vizyonda (Başka Sinema'da) karşılaşıyoruz. Saygın Vatandaş'ta edebiyat, Başyapıtım'da resim merkezdeydi. Resmi Seçki'de ise sinema merkezde. Yönetmen(ler) sanat dünyasına keskin bir hicivle yaklaşmayı sürdürüyor. İçi boşaltılmış, bir gösteriş değere indirgenmiş sanata, yine bir gösterge olan ödülleri ortaya çıkaran armağan kültürüne eleştirilerini sürdürüyorlar. Bu kez Penelope Cruz ve Antonio Banderas gibi iki popüler oyuncudan yararlanıyorlar, Saygın Vatandaş'taki başrol Oscar Martinez de kadroda. Bir ilaç milyarderi Humberto Suarez 80 yaşına gelince geleceğe farklı bir iz bırakmak ister ve her ne kadar edebiyat ve sinemadan anlamasa da bir filmin finansörü olmaya karar verir. Büyük bir servet ödeyerek bir kitabın telif haklarını alır. Öyle ya, edebiyattan anlamasanız da paranız varsa bu pek çok sorunu çözmektedir modern dünyada ve hikaye öyle ya Altın Palmiye'li yönetmen Luca Cuevas (Penelope Cruz) ile anlaşır. Oyuncu olarak da Banderas'ın canlandırdığı popüler filmlerin oyuncusu Felix ve onun kadar tanınmasa da daha olgun ve öğrencilere ders veren daha derin duyarlıkları olduğunu düşünen bir tiyatro oyuncusu Martinez'in canlandırdığı İvan karakteri ekibe katılır. Filmin adı da Rekabet olacaktır ve ikili arasındaki üstkurmaca (yani oynayacakları filmde) dünyadaki rekabet kurmaca dünyaya da sirayet eder. Yönetmen(ler) her zaman oldukları gibi alabildiğine kıvrak senaryolarını, muzip eleştirellikleriyle birleştirdikleri hoş bir taşlamaya imza atıyorlar ve elbet finalde önemli bir mesajları var. Ancak benim görme şansı yakaladığım Saygın Vatandaş ve Başyapıtım'daki çarpıcılıkları bir oranda azalmış gibi. Resmi Seçki'de öykü yer yer ritmini kaybetme tehlikesi yaşıyor ama bir yandan bir filmin üretim sürecine öncelikle oyunculuk psikolojisi üzerinden bakan bir yanı da var ve büyük oranda bir filmin üretim ve son kertede ilk gösterimini perdeye getirmekle sınırlanmış bir film Resmi Seçki, önceki filmler ele aldığı sürecin salt yaratım sürecine odaklanmayan filmlerdi... Sonuçta sinemalarda bu hafta boyunca gösterimi devam edecek film en azından Gaston Duprat ve Mariano Cohn ikilisiyle tanışmayanlar için bence önemli bir fırsat...
Yıldız: * * * *
20 Kasım 2022 Pazar
Suç ve Ceza Film Festivali'nden İki Film
Dardenne Kardeşler'den Altın Vuruş
Dardenne'ler insana olan sevgilerini bir kez daha açığa çıkardıkları yürek burkan önemli bir yapıta imza atıyorlar. Bir kez daha yılın herhalde en anlamlı filmine imza atmakla kalmıyorlar, sinemanın tüm unsurlarının olabilecek en kısa, öz ve etkili şekilde nasıl kullanılacağını gösteren bir sinema dersi veriyorlar. Detaycı senaryosu, atmosfer yaratımı, oyuncu yönetimi, yalınlık, bırakın tek bir sahneyi bazen tek tek anların dahi değerli olduğu bir film bu. Belçika'da birbirlerine tutunan iki siyahi göçmenin hikayesi Tori ve Lokita, aslında bu ikili öz kardeş de değil ama aralarındaki güçlü kardeşlik bağı kuşkusuz sadece kan bağıyla elde edilemeyecek türden. Yaşı büyük olan Lokita, Belçika'da Tori'yle bir evde yaşayabilmek için bir takım belgelere ihtiyaç duymaktadır, bu süreçte bir restoranda şarkı söylerler ama mecburen uyuşturucu işinden de para kazanmak durumunda kalırlar ve bir süre sonra Lokita gizli geçitlerde dışarıyla hiçbir teması olmadan, zaman mefhumunu kaybedeceği bir yere götürülür ve sigara dahi içmeyen Lokita hayata tutunabilmek için orada kenevir yetiştiriciliği yapar. Dardenne'ler filmin sonuna kadar süren özellikle bu kenevir bölümünde yönetmenlik maharetlerine eşik atlatıyorlar adeta. Aslında gerilim türünün bazı beylik kodlarıyla ilerlese de dört dörtlük bir atmosfer yaratıyorlar, önce mükemmel bir klostrofobi sonraysa pek çok gerilim filminden tanıdığımız bir tutsağın kaçışı ve o mahalde her an yakalanabilir korkusu üzerinden nefesimizi kesiyorlar. Ama Dardenne'ler salt mükemmel bir tür filminden izler barındırmadıklarının bilincindeler elbette, 88 dakika içerisine, bir yanıyla dayanışma ve kardeşlik duygusunu diğer yanıyla toplumda yer yer göçmenleri de içinde eriten kötücüllüğün ne boyutlara ulaşabileceğini koyuyorlar. Anlatısının gücüyle benzeri pek çok Hollywood gerilimlerine halt etmiş dedirten film, finaliyle Hollywood filmleriyle arasındaki büyük farkı daha da net gösteriyor, acımasız gerçeklerin soğuk nefesiyle izleyicisini karşı karşıya bırakıyor ve hiç kuşkusuz ki bu acı finalde bir siyahi olan Lokita'yı arabalarına almak istemeyenler belki farkında değiller ama suça ortaklar...
Yıldız: * * * *
Kurak Günler Başarılı Bir Yerli Tür Filmi, Ama Sonuçta Bir Tür Filmi...
25 Ekim 2022 Salı
Lamı Cimi Yok, Özcan Alper'in Karanlık Gecesi Yönetmenin Başyapıtı
Karanlık Gece'yle Özcan Alper tadı damağımızda kalan meşhur ilk filmi Sonbahar'ın da üzerine çıkıyor. Hiçbir karakterin ağzından hiçbir politik kelime, ne bileyim! bir imâ dahi çıkmamasına karşın Karanlık Gece gayet zengin içeriği ve sürükleyici anlatımıyla olgun bir politik sinema örneği.
Şöyle bir baktım da 4 yılı geçkin zaman önce izlediğim bir İran Filmi için şu cümleleri kurmuştum:
" Mohammad Rasoulof'un son filmi Lerd (Dürüst Bir Adam ya da İnatçı Bir Adam) aslında bize çok tanıdık gelecek bir takım ilkel ve kötücül ilişkiler ağı üzerine. Sanıyorum Türkiye'de henüz böyle bir film izlemedik (Belki Emin Alper yapar)." Metnin ilerleyen bölümlerinde şöyle devam etmiştim: "...Mafyatik bir ülke düzeninin taşra kasabasındaki yansımaları olarak özetlenebilecek film..." "...Reza'nın karısı Hadis'in düzenin meşrulaştırıcı unsuru olması ve yine dolaylı olarak kocasını zor durumdan kurtardığını imâ ederken karamsar bir bakış açısıyla noktalanıyor..."
Henüz Emin Alper'in Kurak Günleri'ni izlemedik ama Antalya Film Festivali'nden bu yana onunla yoğun şekilde kıyaslanan ve birçok ödülü Kurak Günler'e kaptırsa da En İyi Film ödülünü kazanan Özcan Alper'in Karanlık Gece'si Muhammed Resoulof'un Lerd'iyle çeşitli ortaklıklar barındıran bir film. Yetkin örneklerini İran'da görebildiğimiz yoğunlukta bir politik sinema hem sadece o mu, Karanlık Gece'nin yakın zamanda izlediğimiz Christian Mungiu'nun R.M.N'siyle de ciddi bir ruh kardeşliği var... Yukarıda bir bölümünü paylaştığım yazımda da bahsetmiştim aslında. İran, Romanya ve Türkiye bu ülkelerin sinemalarında içerik olarak pek çok ortaklık yakalanabilir. Eee o zaman gelsin tartışma, bu üç ülkeyi birbirine bu kadar bağlayan ne olabilir? Coğrafi yakınlık mı? Osmanlı geçmişi mi? Şüphesiz bu çok daha uzun bir yazının konusu biz onu şimdilik bırakalım o Karanlık Gece'ye dönelim. Kasabasından 7 yıldır ayrı olan İshak'ın annesinin hastalığıyla birlikte kasabaya dönüşü ve geçmişten getirdiği bir vicdan azabından hareket ederek köye orman koruma mühendisi olarak gelmiş ama katledilmiş arkadaşının (Ali) kemiklerini arama mücadelesi olarak kısa ve yetersiz biçimde özetleyebileceğimiz film, zengin senaryosu ve akabinde geçmiş ve gelecek arasında mekik dokuyan kurgusuyla ön plana çıkıyor. Bu kasaba bir toplumun mikrokozmozu ve orada çıkar ilişkileri, usulsüzlükler, doğa düşmanlığı, erkil üstencilik hatta kendin gibi olmayanı erkek olmanın şartıymışçasına dişileştirme arzusu, bu dişileştirme arzusunun kadın eliyle de desteklenmesi (örneğin bir kadın için karşısındaki erkeğin onu reddetmesini erkekliğine halel getirecek bir şey olarak görmesi, onu argo tabirle ibnelikle yaftalaması), terörist algısı, yabancı düşmanlığı (o yabancı oraya atanan o ülkenin insanı olsa dahi), aydın suikasti, faili meçhuller, hepsi var... Peki 2 saatten kısa sürede ortalık çorbaya dönmeden bu kadar şey nasıl anlatılabilir? Mungiu'nun R.M.N'si için ekonomik, siyasal ve toplumsal çok bilinmeyenli denklemi bir potada eritmek zor ama büyük ölçüde başarmış demiştim ya hani. Alper için de aynısı geçerli, Mungiu'dan bir eksiği yok bana kalırsa... Ve tüm saydıklarımın sonucu olarak örgütlü bir kötülüğün nasıl ocakta içten içe ısınıp fokurdamaya başladığını görüyoruz. Evet Karanlık Gece, kötülükleri besleyen pek çok unsuru senaryosuna ustalıkla eklemleyen bir örgütlü kötülüğün filmi, bir linç kültürünün filmi, tıpkı Lerd'teki Reza'nın karısı Hadis nasıl ki düzenin meşrulaştırıcı aparatı olarak iş görüyorsa burada da İshak'ın eski yavuklusu Sultan aynı görevi görüyor... Senaryosundaki bazı unsurları sürprizi fazla bozmamak için anlatmadığım filmin kendi sinema tarihimizde de hatırı sayılır bir yer edineceğini düşünüyorum. Ülkemizde son yıllarda Nuri Bilge Ceylan'ın filmleri dışında heyecan uyandıran filmlere baktığımda Yeşim Ustaoğlu'nun Araf'ı, Emin Alper'in Abluka'sı aklıma ilk gelenlerden biraz daha geçmişe gittiğimde henüz ilk filmiyle heyecan yaratan Özcan Alper'in Sonbahar'ını ansıyorum. Alper, burada Sonbahar'ın da üstüne çıkıyor...
Alper filmi, 2015 yılında yazmaya başlamış, çıkış noktasının ise öncelikle 7 Haziran-1 Kasım arası ve tabii ki devamında da göz göre katledilen yüzlerce insanımız olduğunu söylüyor. Edebiyatçı Murat Uyurkulak'ın daha sonra senaryoya dahil olduğu büyük bölümü pandemi başlamadan önce çekilen filme dair Alper'in film sonrası söyleşide söyledikleri de değerli. Belki buradaki bazı arkadaşlar rahatsız olacaktır ama sanmayın ki bu kötülük hep aynı yerden gelir, sol dünyaya ait olmanıza rağmen solun içinden de benzer bir örgütlü kötülüğe, linçe maruz kalabilirsiniz. Kuşkusuz ki Alper de dönem dönem bazı linçlere maruz kaldığını belirtti.
Ve Bir Not: Karanlık Gece, Boğaziçi Film Festivali'nde Ulusal Uzun Metraj Yarışması'nda yarışıyor ama en yakın rakibi olarak görülen Kurak Günler burada niyeyse yok. Hükümete yakınlığıyla bilinen BKSV'nin etkinliğin düzenleyicisi olması Antalya Film Festivali'nde Emin Alper'in genel olarak bugünün Türkiye'sini eleştiren vurgusuna karşın Özcan Alper'in daha makro perspektiften bakıp en az geçmiş 100 yılı eleştirmek gerekir vurgusunun bunda nasıl bir payı vardır? Onu da siz düşünün...
Yıldız: * * * *
18 Ekim 2022 Salı
Sinema İptiladır, Müptelalara Selam Olsun
devardı. Örneğin Cannes'ın yan bölümü Un Certain Regard'ın en beğenilen iki filminden biri olan (diğeri Joyland) Godland, R.M.N'den farklı olarak muğlaklığı senaryosunun tamamına yedirerek daha tutarlı bir görüntü veriyor ya da şöyle ifade edelim: Film zaten başından itibaren kendini belli ölçüde bir muğlaklıkla inşa ediyor. Danimarka'dan İzlanda'nın kuş konmaz kervan geçmez bir adasına kilise yapmak için büyük uğraşları olan bir peder (filmin yaklaşık yarısı) ve o adaya ulaştıktan sonra yaşadıkları olarak özetlenebilecek film kuşkusuz ki Danimarka ve İzlanda arasındaki tarihsel ilişkilere hakim olanlar için daha çok şey ifade edebilir. Hiç şüphesiz onulmaz ve döngüsel bir iktidar mücadelesinin alegorisi olarak okunabilecek film, üzerinde oldukça çalışılmış güçlü bir görsellik sunuyor ve bu yanıyla etkiliyor. Şahsen geçen yıl yine Filmekimi'nde izlediğimiz benzer sularda gezinen Köpeğin Gücü'nden aşağı kalır yanı yok. Hatta fazlası var. Ama elbette R.M.N gibi güncelliğin yakıcılığına dokunan filmler daha tanıdık ve daha cazip gelecektir herhalde. En azından benim için öyle... İzleyiciyle arasına mesafe koyan başka bir film de Pasifiction, üstelik buradaki mesafe daha da büyük. Bir adada o adanın sahibi görünümdeki bir adamın çevresindekiler, hükümet, nükleer denemeler gibi konulardaki tartışmaların ötesine gitmeyen filmin, anlaşılmak gibi bir derdi de olduğunu sanmıyorum. Ancak yine de oldukça iyi bir görsellik sunuyor. Film son çeyreğine kadar bir yere oturtamadığı diyaloglarıyla izleyicisini yorsa da daha sonra uzunca bir süreyi diyalogsuz tamamlayan tuhaf bir deneyim sunuyor.
Cannes'ın Adı Konmamış Bu Yılki Teması Çocukluktan Kök Alan Dostluklar
Geçen yılki tema kadın özgürlüğüydü. Bu yıl ise çocuklukta yeşeren dostluklar olarak adlandırabiliriz. İzlediğim üç filmde de çocukken inşa edilen dostluklar var. Onlar şimdilik Close (Yakın), Armageddon Time ve Le Otto Montagne (Sekiz Dağ) ve üç filmin de dikkate değer olduğu kanısındayım... Bilen bilir ben festivallerde çok yankı yapan filmlere temkinli yaklaşırım. Yakın için Cannes döneminde bir G.Kore filminden (ya da ABD bağlantılı bir film de olabilir) daha sıkı sarılmamız için Kıta Avrupası'ndan geliyor oluşu bir güvence olabilir dedim. Bir filmin Avrupa kökleri, ana akım karakteristiklere bir miktar daha uzak olabileceğinin işaretidir çoğu zaman. Nitekim Yakın, bu yılki Filmekimi'nde en beğendiğim filmlerden biri. Leo ve Remi arasında henüz ergenliğin başlarında yeşeren kardeşlikten eksiksiz güçlü dostluk, ne acı ki toplumun heteronormatif önyargılarına takılıyor. Öyle ki oğlanların başka oğlanların poposuna şaplak attığı cinsel şakalar yapması yadırganmaz da, iki oğlanın aralarındaki güçlü bağ yadırganır ve önce Leo, Remi'ye mesafe koymak zorunda hisseder kendini ve ardından bir trajedi baş gösterir. Filmin önemli bir bölümü vicdan azabı kavramından kök alan bir gerilimden besleniyor ve sonuna kadar da alttan alta hissedilen bu ince gerilimi sürdürüyor ve filmin zirve noktasında diyaloğa pek az başvurup görselliği ön planda tutan önemli bir mesaj veriyor. Filmden çıktığımda kendi kendime şunu diyorum: Bazı fiziksel acılar, Leo'nun kırılan kolu gibi çok can yakar hiç kuşkusuz ama bazen ruhun çektiği acılar, örneğin aşk ya da suçluluk duygusu gibi daha bir mahveder insanı ve Leo bu gerçekle oldukça genç yaşta tanışır... Yakın, bir başyapıt değilse bile aslında kendisine birden fazla açılıma sahip değerli bir dert ediniyor ve bu derdi hümanizma duygusu içinde görünüşte son derece basit ama incelikli yanları olan bir senaryo ve sürükleyici bir sinema diliyle perdeye taşıyor.
Filmekimi'nde izlediğim tek Amerikan filmi olan Armageddon Time ise görece vasat etkinliğe bence yine güzel bir sürpriz. Biri Yahudi göçmeni ailenin 3.kuşağı bir çocuk ile siyahi başka bir çocuk arasındaki dostluğu anlatan film tüm olumsuz etkenlere karşın bir dostluğun ne kadar sağlam temellere dayanabileceğine ilişkin ufak bir ders niteliğinde. Özellikle filmin son bölümü yok mu, her daim omurgası sağlam, dürüst bireyler olmanın, hatta bunu çocukluktan inşa edebilmiş olmanın, hayatın kaçınılmaz olarak getirdiği adaletsizlik n'olursa olsun o adaletsizliğe karşı kaybetsek bile, bir şeyler denemiş olmanın onuruyla yüz yüze getiriyor bizleri. Üstelik bu film Amerika'dan çıkıyor. Demek ki Amerikalılar istediler mi böyle filmler de yapabiliyorlar, ne güzel...
Dostluk temasına sahip ve izleyiciye büyük ölçüde olumlu duygular geçirmeyi başardığını düşündüğüm diğer bir film ise Le Otto Montagne (Sekiz Dağ). Roman uyarlaması olan film, biri kendini ait hissettiği yerden başka bir yere adım atmayan diğeriyse kendini bir yere ait hissedemeyen, gezgin birbirine zıt denebilecek ama küçük yaşlardan itibaren aralarında güçlü bir bağ olan iki karakterin uzun yıllara varan öyküsü. Kanımca daha da zenginleştirilebilecek çaptaki öykü belki de ilham aldığı romanın dışına çıkmamak uğruna zenginleşemiyor, fazlaca tekrara düşüp etki gücünü kısmen kaybediyor.
Bir Yıl Sonra Krill Serebrennikov ve Mia Hansen-Love Yine Karşımızda
Festivalin klasik anlatım diline sahip filmlerinden biri. Ne klasik ama, Serebrennikov'un son filmi Zhena Chaikovskogo (Çaykovski'nin Karısı) adeta ince bir Tolstoy romanından izler barındırıyor. Çaykovski'ye saplantılı bir tutkuyla bağlı Çaykovskaya'nın hüzünlü hikayesi, baştan sona iyi tasarlanmış, yönetilmiş ihtişamlı bir yapım. Başlarda Rusya'daki evlilik hukukuna ilişkin bir takım bilgiler veren bir tür epik film olarak da adlandırılabilir. Mia Hansen-Love ise yine otobiyografik öğeler taşıyan bir film gerçekleştiriyor. En son Bergman Adası'yla başımızı döndüren yönetmen bu kez Ole Hansen-Love'ın defterlerinden ilham alarak Un Beau Matin (Güzel Bir Gün) adında bir film gerçekleştirirken ender rastlanan bir hastalığa yakalanan babanın kızını (Léa Seydoux) merkeze alıyor. Fransız usulü, gayet karakterli bir ilişki ve kararında erotizmi de barındıran eser, basit ama zarif özellikleri olan bir senaryoya sahip...
Türkiye'de Çekilmiş İki Film: Aftersun ve Wallad Min Al Janna
Cannes'da gösterilen tüm filmler içerisinde en iyi izleyici tepkisi alan filmlerden, Fethiye'de geçen Aftersun (Güneş Sonrası), 11 yaşında bir kız çocuğunun babasıyla geçirdiği belki de son tatili hatırlaması ve bu hatırlama deneyimi üzerine şekillenen bir film ve yine filmin göstergelerine göre muhtemelen o kız yıllar sonra babasıyla ayrıldığı o son yere (bir diskotekin önü) gelir ve o tatili hatırlar, bir yandan da o tatilde çektikleri videolar bu hatırlama deneyimine bir biçimde eşlik eder. Geçmiş zaten anca ya bellek ya da fotoğraf ve video gibi kayıt araçlarıyla yaşayan bir şey değil midir? Hani o astrofizikçilerin dediği gibi, bir gün geleceğe yolculuk olabilecek de geçmişe bir daha asla dönemeyeceğiz öngörüsü var ya işte... Güzel bir baba-kız ilişkisi deneyimlemiş olanları daha çok etkileyebilecek ama böyle bir deneyimi olmayanlar için bile dokunaklı olabilecek bir film. Birçoğumuzda bu ikiliden en azından babanın yerine geçme potansiyeli var ya da o babanın yerine, başka bir sevdiğinizi, bir sevgiliyi koyduğunuzu düşünün ve kaybettiğiniz o sevgiliyle o son tatilinizi ve belki yıllar sonra çektiğiniz videoları izlediğinizi ve o tatil yaptığınız yere tekrar gittiğinizi... Birkaç şiirsel sahnesiyle izleyenin beynini çalıştırsa da sonuçta karakterler hakkında bilgimizin sınırlı olduğu, küçük bir kesitten, eşinden boşanmış bir baba ile kızının birkaç günlük sıradan bir Fethiye tatilinden ibaret Aftersun ama Aftersun, ne yazık ki geri döndürülemez olan o acı gerçeğin; evet eski güzel günlerin, minimal oyunculuklar, vakarlı bir anlatım, bazı incelikli diyaloglar ve son derece kısıtlı bir senaryo içinde genleşip büyüyebilen bir örneği. O beylik deyişle mini bir başyapıt mı? Belki daha doğru ifade şu: Aftersun, mini minnacık bir başyapıt.
Bir Mısır filmi olan Wallad Min Al Janna (Cennetten Gelen Çocuk) ise büyük oranda İstanbul ve benim farkettiğim en az bir sahnesi (otogar) Adana'da çekilmiş bir film. Tuhaf biçimde az da olsa Türkçe yazılara da rastladığınız hatta bir noktada Mısır bayrağıyla birlikte Türk bayrağının da kadraja girdiği, Mısır'ı anlatan bu film El Ezher'e gitmeye hak kazanan bir öğrenci üzerinden Mısırdaki farklı dini gruplar arasındaki bir tür mafya-devlet-cemaat ilişkisi üzerine sürükleyici bir polisiye, düzeyli bir kitle sineması örneği.
Skolimovski'nin Sevimli Eşeği Hi-Han
84 yaşındaki Jerzy Skolimovski için bir Fransız yayını Cannes'ın bir nevi yaşlı kurdu demiş ve aynen şu cümleleri kullanmış:
"...le réalisateur est bien connu sur la croisette. Il remportait le Grand Prix du Festival de Cannes en 1978 pour The Shout..." "... Son cinéma incarne une forme de nouvelle vague a la Polonaise, lui-meme se disant inspiré par le cinéma de Godard..."
Şöyle biraz araştırınca yönetmenlik kariyerinin başlangıcı daha da eskilere 1960'lara giden Skolimovski'nin yaşı fazla olabilir ama sineması kimi gençlere taş çıkartacak yenilikçilikte... Yeni filminin merkezinde tıpkı Robert Bresson'un Rastgele Balthazar'ında olduğu gibi bir eşek var, güzel mi güzel, dünyayı anlamlı bakışlarla gözleyen bir eşek. Eo nasıl çekildi, nasıl başarıldı bilemiyorum ama baştan sona önemli bir yönetmenlik başarısı, sadece kanlı canlı bir hayvanı anlatmaktan gelen tüm senaryo kusurlarına rağmen... Sevgi dolu bir yaşamı olan Hi-Han ona iyilik ettiğini sanan aktivistlerce tuhaf biçimde sirkten alınır, neyse ki alındığı yerde tutsak kalamaz, kaçar, oradan oraya sürüklenir. Hi-Han nereye giderse bizde onunla gideriz. Buruk bir finale sahip olan film, hayvan sevgisiyle inşa edilmiş, anlamlı bir yapım... Eleştirmen Mehmet Basutçu, filmin verdiği mesaj için birebir aktardığım şu cümleleri kullanmış. Altına imzamı atarım.
" İnsanoğlu günün birinde, hayvanları gerçekten sevmeye başladığında; içgüdüleri dışında, duygu hatta düşünce sahibi varlıklar olarak kucaklayabildiğinde; kuşkusuz hemcinslerine karşı da aynı sevecenliği, koruyucu höşgörüyü gösterecektir. Başka bir deyişle, insanlar birbirlerine hayvanca davranmaktan vazgeçmiş olacaktır!.."
Yıldız Tablosu
Close * * * *
Armageddon Time * * * *
R.M.N * * * *
Aftersun * * * *
Hi-Han (Eo) * * *
Zhena Chaikovskogo * * *
Godland * * *
Le Otto Montagne * * *
Un Beau Matin * * *
Wallad Min Al Janna * * *
Les Amandiers * *
Pacifiction * *
Baradaran-e Leila * *
28 Mayıs 2022 Cumartesi
Cannes Bu Yıl Favorisiz Ama...
Festivalde daha görücüye çıkmadan Lukas Dhont'un Close'unun duygu pataklayıcı bir film olduğu söylentileri dolaşıyordu zaten ve umulan oldu, gösterimiyle birlikte Cannes'da bir heyecan yarattı. Öyle ki 'ioncinema' adlı site Close'un gösteriminden birkaç saat sonra kendi sosyal medya hesabından açık biçimde 'The Palme d'Or winner' yazdı. Bu ne cüret ! Yine de Fransız kurt eleştirmen Michel Ciment gibi çatlak sesler de yok değil.
Belki de yıllar sonra, Cannes'ı takip eden çoğunluğa göre 2013 Mavi En Sıcak Renktir'den, bana göreyse herhalde 2014 Kış Uykusu'ndan bu yana Altın Palmiye'yi tereddütsüz hak etti denebilecek bir film çıktı dedim... Ama sonra şöyle bir düşündüm. Drive My Car'ın yarıştığı geçen sene filmlerin düzeyi oldukça yüksekti, dolayısıyla farklar azdı. Ancak geçmişte Burning (eli boş gitti) ve Parazit için de benzer yorumlar yok muydu? Close'a daha sıkı sarılmamız için güvencemiz herhalde ABD uydusu Güney Kore'den değil de daha uzak bir uydu olan Kıta Avrupası'ndan geliyor olması. Yüksek sanat mirasının taşıyıcısı olan o kadim kıtadan... Jean-Luc Godard, festivalin başında Zelensky'nin büyükperdede alkışlanmış olmasından hareketle, Cannes'ın Batı estetiğinin propaganda aracı olduğunu anlamanız için böyle bir savaş gerekiyordu şeklindeki yorumunda kuşkusuz ki haksız değil. Cannes; sınırları genişleyen Avrupa projesinin önemli bir temsilcisi. Bu proje ABD ve Hollywood'un dayattığı estetik değerlere tamamen karşı olan bir proje de değil elbette. Ne mümkün ! O değerlerle hep ilişki içerisinde, daha eleştirel bir noktadan konumlansa da bir uzlaşı arayışında...
2019 yılında Parazit'in ödülü de görece geniş bir uzlaşıyla geldi. Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi gibi bir film yerine, daha ilk gösteriminde Oscar'larda şanslı görülen (o dönemki yazım kanıttır, şöyle demişim: "...Parasite'ın ise yönetmenin bugüne kadarki en iyi filmi olduğu konusunda çok geniş bir kabul var ama ben yine de temkinliyim... 'amazing, amazing' nidalarıyla karşılayan Batılı ve yerli geniş bir eleştirmen güruhunun ivmesinin her daim merkeze yani ana akım karakteristikler taşıyan sinemaya doğru hareket ettiği bilinen bir gerçek... Oscar'ın uluslararası film dalındaki adaylığını şimdiden öngördükleri Parasite'a karşı temkinli olmayayım da ne yapayım..." İstersen buraya tıkla gör) bir film uzlaşım diye pazarlandı işte.
Cannes son yıllarda jürilerin fazlasıyla öznel seçimleri nedeniyle ciddi manada öngörülemez bir noktaya da vardı. Bu eğilimin zirve noktası ise geçen seneki Titane'dı, o kadar zengin bir seçkide bırakın Altın Palmiye'yi almasını, alacağı herhangi bir ödül başka bir filme haksızlık olurdu. Ve evet sahi o kocaman ödülüne karşın ne oldu o filme? Unutuldu gitti, ne İsa'ya ne Musa'ya yaranamadı... Bu yıl, zaten kağıt üzerinde geçen yıldan daha vasat gözüküyordu. Hadi Close'u ayrı tutarsak hiçbir film için net olarak diğerlerinden daha çok hak ediyor izlenimini de edinemedim. Ha birçok yıl edindim de ne oldu, o da doğru. Bu yıl Avrupalı bir jüri başkanı var. Ödüllerin dünyanın yakıcı gündemine ilişkin politik filmlere gideceğine yönelik de bir inanç...
O halde bakıyorum da arkadaşlık temasını işleyen 31 yaşındaki Belçikalı Dhont umulanı veremeseydi, diğer Belçikalı Dardenne'lerin bir ödül alabileceği, hatta o ödülün bu vasat seçkide 3. Altın Palmiye'leri olabileceği konuşuluyordu. Gerçi Dardenne'lerin filmini de Fransız eleştirmenler pek beğenmemiş... Hemen gözüm meşhur "Les étoiles de la critique"e ilişiyor. Filmi Palmiyelik gören bir tane bile eleştirmenleri yok. Hiç şaşırtmıyorlar, Fransızlarda Frankofon sinemaya karşın tuhaf bir tavır var. Beklentileri mi çok yüksek nedir? Hele o Cahiers du Cinéma, ne beğeneceklerini kestirmek güç. Ama Fransızların en cılız filmlerini yapan yönetmenlerinden Arnaud Desplechin'i beğenebiliyorlar. Diğerlerinin görmediği ne görüyorlarsa artık... Dardenne'lerin önceki filmleri Genç Ahmet de hatırlarsanız son filmleri Tori ve Lokita gibi karmaşık yorumlar almıştı. "Les étoiles de la critique" içinde filmin Palmiye alabileceğini düşünen yine yoktu. Ama bence o yılın en anlamlı iki filminden biriydi Genç Ahmet ve mizansen (yönetmen) ödülüyle ayrıldı.Yine Christian Mungiu, dikkate değer bir zenofobi örneğiyle gelmiş festivale (biraz Emin Alper'in Tepenin Ardı hissiyatı edinmedim de değil. Bu arada Mungiu'nun da Tepelerin Ardı diye bir film vardı. Ne benzerlikler ama). Mültecilik ve ırkçılığın tırmandığı şu dönemde bu iki filmden (R.M.N. veya Tori ve Lokita) biri herhalde ödül alacak... Diğer öne çıkan Avrupalı'lardan, kuzeyden gelen Ruben Östlund ise hınzır güldürüsüyle bu isimlerle beraber ödül için adı geçen başka bir Avrupalı. Peki Jüri kaçınılmaz bir denge politikası güderse, o zaman ne olur? O halde Üç Amerikalı'dan en az biri, James Gray, David Cronenberg ya da Kelly Richard ödül listesine girer mi? Neden olmasın. İngilizce dünya dili ne de olsa.
Denge politikası festivaldeki iki İranlı'dan en az birine bir ödül getirebilir. Saeed Roustaee ve Ali Abbasi onlar... Mesela Roustaee'nin filmini Vittorio De Sica'nın Rocco ve Kardeşleriyle karşılaştıranlar var. Bir de Alfred Hitchcock'un Vertigo'suyla karşılaştırılan Park-Chan Wook unutulmamalı, ödül listesinin Uzakdoğu ayağı o da. Jerzy Skolimowksi ve Kirill Serebrenikov da festivalin başında gösterilmelerine rağmen seçki vasat kalınca hala iddialı bir noktada kaldılar... Özellikle Skolimowski (hayvan hakları üzerine bir filmi var).
Şimdi toparlarsak; Lukas Dhont, Dardenne Kardeşler, Christian Mungiu veya Jerzy Skolimowski için ufukta ödül görünüyor. Hemen yanı başında bir avuç yönetmen bekliyor: James Gray, Ruben Östlund, Park Chan Wook, David Cronenberg, Kelly Richardt ve Kirill Serebrennikov (Rus olduğu için farklı bir mesaj olur ve Zelenski'yi alkışlamaktan daha anlamlı olabilir. Kapanışta da Rus yönetmeni alkışla al sana denge) ayrıca Saeed Roustaee ve Ali Abbasi. İşte ödüllerin çoğunluğu bu yönetmenler arasında dağıtılabilir. Bir iki sürpriz isim de girer mi araya. Herhalde girer. Ama onlar da ne kadar sürpriz sayılır. En başta Albert Serra daha sonraysa Hirokazu Koreeda, Mario Martone, Valeria Bruni Tedeschi ya da Claire Denis mi olur mesela o sürpriz? Velhasıl Cannes bu yıl fazlasıyla orta şeker görünüyor. Bizi ilginç bir ödül gecesi bekliyor da olabilir...
Emin Alper'in Kurak Günler'i
Venedik ve Berlin Ana Yarışması'nda yer aldıktan sonra ilk kez Cannes'da ama Belirli Bir Bakış'ta. Eee Cannes'da Ana Yarışmaya girmek kolay mı? Ama Türkiye'deki mevcut rejimle açıkça problemi olan Alper, politik sinemanın bugün Türkiye'sindeki en güçlü temsilcisi olarak görülüyor. Her ne kadar teknik kapasitesi genel olarak Ana Yarışma filmlerinin altında da olsa bugün Ana Yarışma'daki Dhont ya da Abbasi'nin de önceki filmleriyle Belirli Bir Bakış'ta yer almış olduklarını unutmayalım. Ama efendim onlar oradan ödülle ayrılmıştı. Ne yapalım ki öyle... Öncelikle Kurak Günler'e ilişkin İngiliz basınında çıkmış bir yazıdan dikkatimi çeken bir bölümü paylaşmak istiyorum. Jonathan Romney şöyle yazmış Alper için:
"...The heat, and the tension fairly crackle in Emin Alper's Burning Days, a Turkish thriller that's one of standouts of this year's Un Certain Regard. The director of Beyond the Hill, Frenzy and A Tale of Three Sisters returns with a film that seems certain to break out across the arthouse/mainstream border into wider exposure, and that deserves to be its country's most visible filmic export since the heyday of Nuri Bilge Ceylan..."
Ve filmin ödül alamaması acaba almalı mıydı, o kadar beğeneni vardı tartışmasını da getirdi kaçınılmaz olarak. Cannes'daki, genel tepki neydi sorusuna ulaşabildiğim en geniş katılımlı puanlama tablosu üzerinden cevap vermek herhalde en sağlıklısı. İzleyen 50 kişi 10 üzerinden puanlamış filmi. Kendi klasmanında 8. Ama farklar çok az.
15 Mayıs 2022 Pazar
Gaspar Noe'den Vortex
İstanbul'dan Altın Lale'yle ayrılmış bir Gaspar Noe filmi... 80'lerine varmış bir yaşlı çiftin son dönemlerine tanık ediyor izleyicisini. Adlarını dahi öğrenemediğimiz bir çift bu. Çok önemi var mı ki? Anlatılan insan diyor Noe, aşağı yukarı senin hikayen, hepimizin hikayesi. Yaşlılığın hikayesi, belki ana-babalarımızın hikayesi... Bir önceki -ki sanırım en zayıf filmi- Lux Aterna'da denediği bir tekniği burada bir miktar daha geliştiriyor yönetmen, perdeyi ikiye bölerek. Dario Argento'nun ve Françoise Lebrun'un canlandırdığı ikiliyi, bölünmüş bir perdede takip ediyoruz sıklıkla. Böylece ikilinin gündelik hallerine daha uzun uzun şahit oluyoruz, biri diğerinden kopmadan. Noe sinemasının pek çok karakteristiğini taşıyor film. Adeta Enter the Void'teymiş gibi hissettiren havalanan ve dönen kamera hareketinden, çok görmesek de, Love'daki pencereden pencereye aşka ve tabii yaşam ile ölüm gibi alışıldık varoluşçu tınılar barındıran içeriğine, beyin ve kalp arasında kurduğu felsefi bağ ve filmin başında verdiği mesaja (beyni kalbinden önce ayrışanlara adanmıştır) kadar tipik bir Noe filmi Vortex ama diğer filmlerinin aksine bu kez gençler ve gençliğin dinamizmi yok. Filmin tamamına sirayet eden ağır bir kasvet en temel duygu. Gerçekten de bu yönüyle zorlayıcı bir film... Kimileri Haneke'nin Amour'uyla benzeştiriyor ama Vortex, Amour'dan daha iç karartıcı bir film. Belli bölümlerde gerilimi yükselten yönetmen, özellikle perdeyi ikiye bölen tekniğini finale doğru taçlandırıyor. Önce perde teke düşüyor ve ardından evin insansız ıssız fotoğrafları ve ardından bir kademe daha atlayarak eşyasız ıssızlığın fotoğrafları bir bir önümüze düşüyor, tüm yıkıcılığıyla ve son olarak çiftimizin doğum ve ölüm tarihleri ve son yazısı... Hepsi bu kadar. Yine de filmin belki bir miktar kısa tutulsa (140 dakika) daha etkileyici olacağı kanaatindeyim. Filmin önemli bölümü yeterli akışkanlığı yakalayamıyor ne yazık ki ve gereksiz derecede yorucu oluyor. Ve giriş jeneriği öncesi Cannes-Official Selection yazısı çıksa da sanırım Competition'a seçilememesine bu 'senaryo' kusuru neden oluyor.
Yıldız: * * *










.jpg)



