24 Eylül 2019 Salı

Emin Alper'in En Hafif Filmi

Belki de Nuri Bilge Ceylan'dan sonraki en iyi yönetmenimiz olarak görülebilecek Emin Alper'in son filmi Kız Kardeşler yönetmenin en hafif ve en az politik filmi olmuş. Önceki iki filminde politik alegorinin başarılı örneklerini sergileyen yönetmen bu kez bu toprakların gerçeğine, 'besleme' kızlar mevzuna parmak basmak istemiş. Hani şu köylü, fakir, eğitimsiz ailelerin kentli, zengin ve görece daha eğitimli ailelerin yanına hizmetçi olarak verdikleri kızlar... Orada daha iyi şartlarda yetişsin ve mümkünse kendisinden çok daha iyi özelliklere sahip kentli bir erkekle evlenebilsin diye... Yalnız film bu mevzuyu derinlemesine incelemek yerine köylerine geri dönen bu kızlar ve köy ahalisinin gündelik yaşamından kesitler sunmakla yetiniyor. Ne öyle ahım şahım bir toplumsal analizi var ne de makro bir perspektifi, gayet bireysel diyaloglardan mütevellit. Yine artık ezbere bildiğimiz taşranın-taşralıların çıkışsızlığı, insanların içindeki, hatta sanki özellikle kadınların içindeki kötücüllüğün izlerini göstermekten başka yeni bir sözü yok. Ancak mükemmele yakın oyunculuklar ve bana kalırsa birinci sınıf denebilecek bir oyuncu yönetimine, mizah dozu yüksek oldukça başarılı diyaloglara ve neredeyse bir o kadar başarılı bir görüntü yönetimine sahip. Yine de Emin Alper'den daha fazlasını beklemek hakkımızdı.

Yıldız: * *

22 Eylül 2019 Pazar

!f İstanbul Yeniden

Bir yıllık aradan sonra Eylül'e kaydırılan bu bağımsız film etkinliği her zamanki dokusuna sadık kalmaktan biraz ötede bir programla izleyicilerin karşına çıktı. İzlediklerim içinde dikkatimi çeken üç film oldu.

Roy Anderson çağdaş sinemanın kayda değer ustalarından biri, İsveçli yaratıcının Venedik'ten En İyi Yönetmen ödülüyle dönen son filmi Om Det Oandliga  (Sonsuzluk Hakkında) yine daha önceki filmlerine benzer bir izlekten hareket ediyor, İsveç'teki farklı insanların hayatlarından tek planlık kesitler sunan yönetmenin kadrajına kimler girmiyor ki; tanrıya inancını kaybeden bir papazdan, çocuklarının mezarında yaşadığına inanan bir ebeveyne, doktora yapan arkadaşının nasıl o noktalara kadar gelebildiğine gıpta eden bir adama, Eylül'ün gelişini bir manzara eşliğinde izleyen çifte ve yolda kalan arabasının başındaki çaresiz adama ve nicelerine...Kuşkusuz resim sanatıyla Bergman'ın oda tiyatrosunun son derece mikro yansımalarının arasında bir yerlerde duran sinema dili, bugün sosyal demokrasinin beşiği olarak anılan İsveç'teki insanların yalnızlıklarına kapsamlı bir bakış atıyor. Refah oranı düştükçe anlatacak hikayeler artar, sanat aslen buradan beslenir diyenlere sanki o kadar da emin olmamak lazım diyor.

Yıldız: * * *

Reygadas'dan Tuhaf Mı Tuhaf Bir Film


Meksika sinemasının Hollywood etkisine girmeyen adlarının başında gelen Carlos Reygadas'ın uzun sayılabilecek bir aradan sonra gerçekleştirdiği Nuestro Tiemposu'nu (Bizim Çağımız) İstanbul Film Festivali'ne beklemiştik doğrusu ama !f'te görmek kısmet oldu. Yönetmen kendi filmografisi içerisinde bile zor olarak görülebilecek bir film yapmış. 3 saate yakın süresi başta olmak üzere, içeriğiyle de zor. Erotik mi demeli acaba? Daha doğru olan erotik kırıntılar barındıran kışkırtıcı yer yer de kasvetli bir film demek galiba. Bir önceki filmi Post Tenebras Lux'ta izleri görülen bir takım cinsel fanteziler daha ileri boyutta karşımıza çıkıyor. Üstelik bu kez Reygadas ve karısı başrolde. Yönetmen kendi fantezilerini mi izleyiciyle paylaşmak istemiş yoksa evlilik kurumuna bir eleştiri mi getirmiş? Belki de sanki son yıllarda yükselişe geçen ve porno kültürünün de tetiklediğini düşündüğüm (eşini başkasıyla sevişirken izlemekten zevk alan) bir insanlık durumuna fütursuzca parmak basmak istemiştir. Bunu yaparken de başta boğalar olmak üzere türlü metaforlara başvurmuş yönetmen ama yine de bana filmin süresi fazla uzun geldi.

Yıldız: * *



Ladj Ly'nin Les Miserables (Sefiller) adlı filmiyse günümüz Fransa'sına ışık tutan bence önemli sayılabilecek bir eser. Ülkeyi yekvücut hale getirdiği söylenebilecek dünya kupası zaferiyle açılan film o takımın belkemiğini oluşturan siyahi göçmenlerin mahallerinde durumun aslında çok farklı olduğunu, akıcı bir senaryo ve bir ilk film için oldukça yetkin sayılabilecek bir sinema diliyle aktarıyor, göçmenler ile üçlü bir polis grubu arasında geçen kedi fare oyununa ülkedeki hıristiyan nüfusu geçmek üzere olan müslüman nüfusun ağırlığı da eklenince film pek çok sorgulamayı beraberinde getiriyor, yönetmen Ly gelecek vaat eden bir isim, filmi nerede noktalayacağını, bazen azın çok demek olduğunu bilen ve Victor Hugo'nun yıllar önce dediği gibi insanları kötülemeden önce onları yetiştirenlere, ülkenin yöneticilerine, özellikle güvenlikçi politikalarına bakmak gerektiğini tekrar hatırlatan. 

Yıldız: * * *

25 Mayıs 2019 Cumartesi

Gözümüz Kulağımız Yine Cannes'da

Alejandro Gonzales Inarritu başkanlığındaki jüri, Celine Sciamma'ya Altın Palmiye vererek tarihe geçme fırsatına sahip... Ama ibre sanki Pedro Almodovar'dan yana.

Cannes'ın jüri oluşturma kıstasları biraz tuhaf gelebilir. Mesela Cannes'da hiç ödül almamış hatta Altın Palmiye adayı dahi olmamış Hollywood veteranlarının jüri başkanı olduğuna şahit olmuşuzdur. Tuhaftır, çünkü dünyanın en prestijli film festivalinde seçkiye girememiş çapta yönetmenlere o seçkinin en iyilerini belirleme fırsatı verilmektedir. Oysa bu kez durum biraz daha farklı. 56 yaşındaki Inarritu belki bir George Miller ya da Steven Spielberg ölçüsünde tecrübeli değilse de bir dönemler iki kez Altın Palmiye adayı olmuş bir isim ama yarışmadaki diğer jüri üyelerine şöyle bir göz atınca, hele ki Yorgos Lanthimos'a, sadece 10 yaş küçük olmasına rağmen Cannes tarihindeki kariyeri bakımından Inarritu'dan aşağı kalır yanı da yok... Yani Lanthimos'un jüri üyesi olduğu bir festivalde insan net olarak daha kariyerli bir başkan bekliyor... Ben kendi aklımla jüri başkanlığı konusundaki önceliğin Cannes'da başarılı olmuş yönetmenlere verilmesi kanaatindeyim ve onların sayısı hiç az değil. Neden hala Michael Haneke ya da Nuri Bilge Ceylan jüri başkanı olamadı. Senaryo yazarı olarak başladığı sinema kariyeri 1974'e kadar uzanan Jacques Audiard'ı da bu ikiliye eklemekte sakınca görmüyorum açıkçası. Benim aklımla başkan olmaları gerekiyor dedim ya, işte Cannes'ın aklı benden biraz daha farklı çalışıyor. Cannes'ın özellikle jüri başkanları konusunda, şayet orada olmazsa jüri üyelerinin ağırlığı konusundaki popülist tavrı son derece bilinçli bir planın ürünü. Cannes şu iddia da: Evet sanat sinemasının güçlü örneklerine alabildiğine alan açan ve onların dünya pazarına bir biçimde girmesi konusunda en etkili platformuz ama bizim festivalden Altın Palmiye alarak birinci çıkacak filmin de barındırdığı sanatsal değerlere rağmen 'müzelik değil seyirlik olması gibi bir beklentimiz var'. Yani jüri denklemini oluştururken, hele de en iyi film ödülünü alacak olanı değerlendirirken o filmin belli ölçüde de olsa kitleselleşebilme yolunun açık olmasını istiyor Cannes yönetimi. O yüzden kimi yıllar basında Altın Palmiye kazanan bazı filmler için jüriyi bu cesur kararından ötürü kutlarız gibi ifadeler yer alıyor. 2011'de Apichatpong Weerasethakul ödülü kazandığında bu ifadeyi sık sık duymuştuk. Öyle ki jürinin 2013'te Abdellatif Kechiche ve 2014'teki Nuri Bilge Ceylan kararlarını dahi cesur tavır olarak görenler olmuştu. Dahasını siz düşünün...

Ve gelelim bu yıla... Evet jüri Celine Sciamma'nın Portrait de Le Jeune Fille En Feu isimli filmine Altın Palmiye verme cesaretini gösterirse tarihe geçer çünkü festivalin 71 yıllık tarihinde bu ödülü kazanan sadece tek bir kadın yönetmen oldu, başka da olmadı. Film çok da yaygara kopartmadan geniş bir beğeniyle karşılandı, zevklerine hep güvendiğim bir elin parmakları kadar bile etmeyen eleştirmenler de filmin anlatım gücüne vurgu yapıyorlardı. Bütün bunlara ek olarak filmin benim nazarımda beklentimi daha da yükseltmesinin bir nedeni daha var. Ben kadın yönetmenlere romantik dönem filmleri konusunda hep güvenmişimdir. Bilemiyorum kadınlara has özel bir duyarlıktan mı kaynaklanıyor bu, ama Jane Campion olsun, Nicole Garcia olsun, Isabel Coixet olsun yüreğime güçlü şekilde dokunmayı hep başardılar. O geleneğin bir temsilcisi olarak Scimma'ya da hem anlattığı konu hem de anlatım gücü bakımından Altın Palmiye'nin yakışacağını hissediyorum. Artık bir aşk kadınının bu ödülü alma vakti geldi de geçmiyor mu?

Jüri belki bu cesareti gösterir ya da en azından filmi eli boş göndermez (belki Jüri Büyük Ödülü) ancak Abdellatif Kechiche'in Mektoub My Love: Intermezzo'su konusunda çok daha cesur olmaları gerekecek. Geçen yılki jürinin Yann Gozales'in Un Couteau Dans Le Coeur'unu, bence hakkını yiyerek ödülsüz göndermeleri de bir korkaklığın sonucuydu. Sivriliklerden nedense çok çekiniliyor, hele ki merkezinde cinsellik varsa... Festival takipçilerinde de hiç azımsanmayacak bir muhafazakarlık var. Öyle ki yönetmenin Mektoub My Love: Canto Uno'su İstanbul Film Festivali'nde pek çok izleyiciyi salondan kaçırmış ve tepki alkışıyla sona erdirilmişti, kimileri kadın bedeninin fütursuzca sergilenmesinin onları rahatsız ettiğini söyledi, oysaki kanın oluk oluk aktığı filmler ne hikmetse o kadar rahatsız etmiyordu. Bu kez yine çoğu eleştirmen, yönetmene oldukça düşük puanlar verirken, Jean-Paul Sartre'ın kurucularından olduğu meşhur Libération gazetesinin seçkin iki eleştirmeninin filme tam puan vermesi bir şeyleri açıklıyor aslında... Jüri bence yine geniş kitlelere ters düşmek istemeyecektir ama Cannes tarihinde zaman zaman görünen radikal kararlardan birine imza atıp şaşırtırlarsa ne alâ...

Almodovar Palmiyeliler Kulübüne Girebilir

Ödül şansı yüksek görünen iki yönetmene de dikkat çekmek gerekli. Biri Pedro Almodovar diğeri de Joon-ho Bong. Dolor y Gloria ile kariyerinin en iyi filmlerinden birine imza attığı söylenen Almodovar yarı otobiyografik bir film ile festivalde. Almodovar kuşkusuz sinema sanatının günümüzdeki en büyükleri arasında ve belki de son iyi filmiyle koleksiyonundaki eksik parçayı, Altın Palmiye'yi alması hemen herkesi memnun edecek bir karar olacaktır ve jürilerin aklı çokluk böyle çalışır. Joon-ho Bong'un yedinci filmi Parasite'ın ise yönetmenin bugüne kadarki en iyi filmi olduğu konusunda çok geniş bir kabul var ama ben yine de temkinliyim. Geçtiğimiz Cannes'da Chang-dong Lee'nin Burning'ini sonra da Venedik'te Alfonso Cuaron'un Roma'sını da 'amazing, amazing' nidalarıyla karşılayan Batılı ve yerli geniş bir eleştirmen güruhunun ivmesinin her daim merkeze yani ana akım karakteristikler taşıyan sinemaya doğru hareket ettiği bilinen bir gerçek. Seviyeleri bu ne yazık ki ! Geçen yıl bu iki filme yapılan bitmez bilmez övgülerin bir benzerini gördüğümüz, üstelik Oscar'ın uluslararası film dalındaki adaylığını şimdiden öngördükleri Parasite'a karşı temkinli olmayayım da ne yapayım. Ancak yine güvendiğim bir isimden aldığım son bilgi Parasite'ın yukarıdaki örneklerin ötesinde bazı açılımlara da sahip bir film olduğu yönünde. Umarım yukarıdaki örneklerden sadece daha yaratıcı değil bir miktar da olsa daha derinlikli bir filme imza atmıştır Joon-ho Bong. Bence mizansen ödülünün bu yılki favorisi.

Bu yıl izleyicileri ikiye bölen filmlerin başındaysa Terrence Malick'in A Hidden Life'ı geliyor. Diyebilirsiniz The Tree of Life da öyle değil miydi? Bu kez o yarık daha da büyük gibi. Ama ilginçtir o dönem The Tree of Life'ı beğenmeyen bazı eleştirmenlerin bu filmi beğenmesi de ilgimi çekti doğrusu. Bu kez yönetmen politik bir filmle karşımıza çıkmış, bir vicdani retçinin uzun öyküsüyle... Yine diğer bir Amerikalı Quentin Tarantino da karmaşık tepkiler aldı. Hiç beğenmeyenler kadar çok beğenenler de var. En nihayetinde içinde Hollywood kelimesi geçen bir filmin çok alıcısı olacağını kestirmek mümkün. Bu yönetmenlerin dışında Ken Loach ve Dardenne Kardeşlerin her zamanki gibi toplumsal sorumluluğu güçlü filmlerle festivale katıldıkları ifade ediliyor. Ancak bu ikilinin her filmiyle yarışmaya dahil olup pek çok ödül kazanması bazılarını bıktırmış ve ödülsüz gitmeleri isteniyor. Yine de ikiliden en az birinin alacağı bir ödül duyargaları gelişmiş izleyiciler tarafından herhalde alkışlanacaktır.

Bu isimlerin dışında başta Marco Bellocchio, Ladj Ly, Elia Suleiman ve Kleber Mendonça Filho'nun daha sonra Diao Yinan'ın, Corneliu Porumboiu'nun hatta Justin Triet'inin filmlerinin bile ödül alabileceği konuşuluyor. Geriye kim kaldı ki? Ödül almayacağı kestirildiği için açılış filmi yapılanların son örneği Jim Jarmush ve birkaç isim daha mı?

Bakalım son iki yılın tutukluğunu aşmış görünen Cannes'da ödüller nasıl dağıtılacak. 

27 Nisan 2019 Cumartesi

Fatih Akın'dan Bir Başka Almanya

Son dönemde İstanbul Film Festivali sayesinde Berlin'de Altın Ayı adayı olmuş birçok filmi izleme şansına sahip oldum. Berlin'deki seçkinin, festivalin uzun tarihindeki en zayıflardan biri olduğu da yazıldı, çizildi. Yine de bazı filmler fazlaca ön plana çıktı ve bunların hiçbiri beni kesinlikle doyurmadı. Oysaki seçkinin belki de en kötüsü olarak lanse edilen iki film; Elisa ve Marcela'nın yanı sıra Der Goldene Handschuh (Altın Eldiven) da önemli bir film... Kuşkusuz zevkler ve renkler çeşitli ama yine de bu kadarına insan hayret ediyor, gerçekten izlediğim bu filmler oradaki eleştirmenlerin izlediği filmler mi? Fatih Akın Duvara Karşı ve Yaşamın Kıyısında gibi oldukça yetkin iki filmden sonra kariyerinde düşüşe geçmiş ve beklenen sıçramayı bir türlü gerçekleştirememişti ve bence hiç şüphe yok yönetmenin son filmi Altın Eldiven bu iki filmin altına yazılabilecek çapta... 1970'li yıllarda Hamburg'ta yaşanmış gerçek bir seri katil hikayesinden yola çıkan yönetmen, genel geçer güzellik algısının oldukça dışında üstelik kambur bir yalnız adamı anlatıyor. Bu adam da pek çok erkek gibi genç ve güzel kadınlarla birlikte olmak istiyor ama hiçbiri ona yüz vermiyor. O da ancak yaşlı ve şişman kadınları eve atabiliyor ama onlara karşı da bir cinsel istek duymuyor, duyamıyor, pek tabii olarak. Bu durum onu öfkelendiriyor ve bu kadınlar bir bir onun kurbanlarına dönüşüyor. Kurbanlarını kesip paketleyip önce evin dışına atıyor ama elbette yakalanma korkusuyla daha sonra evindeki bir köşeye saklıyor. Evet film belli ölçüde rahatsız edici sahnelere sahip, bazı sahneleri de özellikle uzun tutmuş yönetmen ama yine de eleştirmenlerdeki bu muhafazakarlığı anlamak ne mümkün, abartıldığı kadar kan yok, bakmaya dayanılamayacak iğrençlikte sahneler de, yoksa bu gözler neler gördü neler...  Aynı şekilde korkunç derecede kötü bir senaryo da yok, filmin başarılı başrolü Fritz Honka rolündeki Jonas Dassler'den rol çalabilecek kadar olmasa da eli yüzü düzgün bir senaryo bu. Film, siyaset tarihinin her daim laboratuvarı olmuş o büyük kitlelerce sahiplenilen Nazizm tecrübesinin sonrasında geçiyor. Özellikle yaşlı erkeklerin duygusuz, sadist cinsel fantazilerini ortaya döktüğü Altın Eldiven adı verilen barda toplanılıyor diğer yandan genel olarak erkeklerin kadınsızlığı, yaşlı kadınların ise parasızlığı, evsizliğine paralel içkinin gırla gidişi, bir ergenin tuvalette ona selam vermediği için üzerine işemeyi hak gören muhtemelen eski bir Nazi subayı, işinden kovulan ya da istediği işi bulamayan insanlar ve dahası üst katları gerçek anlamıyla leş kokmasına karşın son ana kadar kılını kıpırdatmayan göçmen bir aile bence Akın'ın filmini alelade bir seri katil filmi olmaktan öteye taşıyor, ve seri katilin babasının bir komünist oluşu yine finaldeki manidar yangın sahnesi de üzerinde düşünmeye değmiyor mu sizce sevgili izleyiciler? Pek çok Akın filmi gibi makul bir tempoda ilerleyen ve gişe filmleri dışında pek çok filmi görmüş ve sevmiş insanlar için seyri zor olmaması gereken bir film ve çok çaktırmasa da daha mütevazı ölçekte Michael Haneke'nin Beyaz Bant'ta Nazizmin köklerine bizi götürmesi gibi bu kez küllerine götürüyor Akın ve Almanya'da o kadar yıldan sonra değişen ne oldu diye soruyor? Ve bu soru yabana atılacak gibi değil. 

Yıldız: * * * * 

16 Nisan 2019 Salı

İstanbul Film Festivali'nin Ardından

Geçenlerde bilgisayarın başına geçmiş, ittifaklar arası geçişin çok sınırlı olduğu, AKP'nin taşrada gücünü korurken merkezde başlayan kan kaybının devam ettiği, HDP'nin bölgede kan kaybederken başta İstanbul olmak üzere, Mersin ve Adana gibi illerde sonucu tayin ettiğini, İyi Parti'nin Iğdır'da HDP lehine olacağı için aday çıkarmamasının ona Balıkesir'i kaybettirdiğini, CHP'nin ise Uşak'taki oylarına güvenip İyi Parti'nin karşısına aday çıkarmasının İyi Parti'ye Uşak'ı kaybettirdiğini, Kırşehir'de ise MHP'nin oylarına güvenip AKP'nin karşısına aday çıkarmasının Kırşehir'i AKP'ye kaybettirdiğini yazıyordum. Siyasi gündem bizleri öylesine kuşatmış ki esasen her ne kadar sanatın alanında kalem oynatan biri de olsanız böyle bir gerçeklik yokmuş gibi davranmak olamıyor işte, üstelik hangi sanat siyasetten tamamen bağımsız olarak değerlendirilebilir ki? Bu yoğun gündemin üstelik de İstanbul tarihinin en çekişmeli yarışlarından birine sahne olan bu seçimin hemen ertesinde İstanbul Film Festivali başladı. Ama insanların aklı biraz başka yerdeydi sanki, şimdi ne olacak diye soruyorlar, oyların yeniden sayımı ne zaman bitecek, mazbatayı ne zaman verecekler, ellerinden telefon düşmüyor, haliyle festivali takip eden hemen herkes muhalefet bloku. Zaten birkaç saat içinde biten oy sayımı yeniden başladığında nasıl günlerce bitemiyor, tüm matematiksel hesaplamalara göre sonuç belli değil mi diyorum kendi kendime ve filmden filme koşturmaya devam ediyorum.

Mike Leigh'den Peterloo Katliamı

Biz sanat siyasetten ne kadar ayrıştırılabilir ki diye sorup, bunun mümkün olmadığını anlatmaya çalışırken öyle bir film çıkageliyor ve adeta aklından geçirmen bile hata diyor. İngiliz sinemasının veteran yönetmenlerinden Mike Leigh Peterloo'da tam 200 yıl öncesine götürüyor bizleri, Peterloo Katliamı'na... Bir röportajında şöyle demiş: ''Manchester'da büyüdüm, Peterloo Katliamı'nın yaşandığı kentte, okuduğum okullarda bir öğretmen bile çıkıp bu katliamdan bahsetmedi, o kadar insanın öldüğü o meydana bizi götürmedi, öyle ki film ekibinde bu olayı bilen hiç kimse yoktu.''İşçi ve işsizlerden oluşan yaklaşık 60 bin kişi 16 Ağustos 1819 tarihinde 'bir insan bir oy' sloganıyla Manchester'ın St. Peter meydanında toplanır. İstedikleri, sadece mülk sahiplerine tanınan, bugünse çok basit bir hak olarak gördüğümüz seçimlerde herkesin oy kullanmasıdır. Ama ne kadar manidar ki, insanlar gizli oy diye haykırırken, kraliyet onları bölücülük yapmakla suçlar. Kraliyetin kendi iktidarının getirdiği ayrıcalıkları böylesine saçma bir istekle kaybetmeye hiç niyeti yoktur ve emrindeki güvenlik güçlerini barışçıl taleplerini dile getiren halkın üzerine salar, 18 kişi ölür 650 kişi yaralanır, birçok kişi de tutuklanır. Mike Leigh bir anlamda egemen tarih anlayışına da savaş açtığı bu filmde, en basit demokratik hakların bile arkasında ne kadar büyük mücadeleler olduğunu, demokrasinin gökten gelmediği arkasında kan ve gözyaşını beraberinde getirdiğini klasik bir roman tadında ama ustalıklı bir mizansenle perdeye taşıyor. Evet film bittiğinde bir oy bir oydur diyoruz, o hakkı insanlığa canlarıyla armağan edenleri, büyük insanlığı yâd ederek...

Isabel Coixet'den Bir Netflix Başyapıtı

Başka bir politik sinema örneği de dünya sinemasının saygın kadın yönetmenlerinden, Isabel Coixet'den geldi. Devletin ve onun koyduğu kuralları insan için iyi olup olmadığına bakmaksızın holiganca savunan bir halkın tüm kısıtlamalarına karşın özgürlüklerinin, aşklarının peşinden giden iki güzel kadının öyküsü bu.... Koca festivalde sadece iki seans ayrılan Elisa ve Marcela, aslında bir Netflix orijinal yapımı ama ne güzel ki onu sinemada izleyebildik. Diyebilirsiniz, ille de sinemada izlenmesi gereken bir film mi diye? Belki değildir ama ben yine de her tür filmi sinemada izlemeyi tercih ediyorum, ne yapalım ki böylesi daha çok haz veriyor bana. Ve inanır mısınız Elisa ve Marcela'nın belki de bugüne kadar yapılmış en iyi Netflix yapımı film olduğuna. Nereden bu yargıya vardım derseniz, neredeyse herkesin başyapıt olduğuna hemfikir olduğu Alfonso Cuaron'un Roma'sından net olarak daha iyi olduğunu düşünüyorum da ondan. Evet Roma gibi ölçülmüş biçilmiş kadrajları ve ışık kullanımı olmayabilir, sesin çok etkili kullanıldığı bir dalgalı deniz sahnesine de sahip değil. Bunlara karşın klasik ama çok akıllıca tasarlanmış bir senaryosu var, kendi meselesinin dışına çıkmayan, dolayısıyla dokunduğu hiçbir noktanın altını boş bırakmayan, çok tutkulu, gerçekten yaşanmış farklı bir aşk var ve son kertede aşkın farklı bir tezahürü olan annelik içgüdüsünün yüceliği de var. Daha ne olsun... Birbirine aşık iki kadın, Elisa ve Marcela 19.yüzyılın sonu ve 20.yüzyılın başlarında aşklarını yaşayabilmek için büyük mücadeleler veriyorlar ama ne mümkün, toplum böyle bir ilişkiyi kabullenemiyor. Onlar da bir plan yapıyorlar, Elisa bir süre ortalıktan kayboluyor ve erkek kılığına girip Elisa'nın kuzeni olarak köye geri dönüyor ve bu sayede Marcela ile evleniyor. O sırada yine planın parçası olarak Marcela da bir süredir ona ilgi gösteren bir köylüyle beraber olup hamile kalıyor. Ancak planları fazla işlemiyor ve Elisa'nın kadın olduğu anlaşılıyor, ardından İspanya'dan Portekiz'e sürgün orada da hapse atılma derken Marcela çocuğunu doğuruyor. Bir yetimhanede büyümüş olan Marcela, aşkı uğruna kızının da kendisini gibi gerçek annesinden yoksun büyümesini isteyip istemeyeceği sorusuyla karşı karşıya kalıyor? Coixet burada anlatmaya çalıştıklarımın bir kısmını perdede doğrudan göstermiyor bile, bir takım başka sahneler aracılığıyla izleyicinin benim gibi bir yargıda bulunmasını sağlayacak işaretler veriyor, izleyiciye karşı asla ukalalık yapmadan, onu fazla zorlamadan. Tam bir olgun sinemacı tavrı değilse nedir bu? Sonuçta aslolan aşktır. Aynı cinsten insanlar da tarih boyu birbirini sevmişler, sevecekler üstelik ne de büyük zorluklara katlanmışlar. Bu mücadeleler İspanya'da eşcinsel evliliklerini ancak 100 yıl kadar sonra, 2005 yılında yasalaştırmış. Henüz bu evlilikler sadece 25 ülkede yasal, 14 tane ülke ise bırakın yasalaştırmayı hala eşcinsel birliktelikleri idamla cezalandırıyor... Evet 'Queer Sinema'nın bugüne kadar yapıla gelmiş en iyi örneklerinden biri olarak gördüğüm Elisa ve Marcela'yı sinemada izlediğim için çok mutluyum. Keşke vizyona da girebilse...

Mendoza'nın Politik Filmi

Brillante Mendoza kuşkusuz çağımızın önemli yönetmenleri arasında,
Filipinler'deki suç dünyasını eşelediği filmlerine bir yenisini daha ekliyor. Alpha: The Right to Kill (Alfa)'de hareketli omuz kamerasının yanı sıra bir miktar da olsa gerilim unsurunu hikayeye yediren yönetmen yine akıcı bir anlatım yakalamış. Alfa 10 yıl önceki filmi Kinatay ölçüsünde bir atmosfer filmi değilse de yönetmenin daha aksiyonel sahneler sergilediği söylenebilir... Her ne kadar estetik kaygılara sahip olduğunu söylemek zor olsa da yönetmeni önemli kılan da tüm bunların ötesine giden eleştirel hatta can alıcı bir içerik oluşturabilmesi, ülkesine hatta çağına ayna tutabilmesi... Ülkedeki uyuşturucu ağına bakarken, merkezine bir polisi yerleştirebilmesi ve aslında polis teşkilatının da uyuşturucu işinin içinde olduğunu bu kadar da olmaz dedirtecek bir takım ayrıntılara da dikkat çekecek bize gösterebilmesi... Film bittiğinde her şey hayal ürünüdür, filmdeki kişilerin bazı gerçek kişilere benzemesi tamamen tesadüf eseridir diyor yönetmen ve salonda ufak bir kahkaha patlıyor. Ve bence o an film tam anlamıyla bütünleniyor. Mesaj yerine ulaşıyor. 

İki Modern Klasik: 2001: Uzay Yolu Macerası ve Rosemary'nin Bebeği

Hollywood sanat sineması mı yoksa İngiliz-Amerikan ortak yapımı mı demeli acaba? Stanley Kubrick'in 2001: Uzay Yolu Macerası'nın her ne kadar Hollywood menşeli bir yönetmenin elinden çıkmış olsa da Hollywood'un hiçbir kolaycılığına prim vermeyen bir 'arı sinema' örneği olduğunu kabul etmeliyiz ve hala ötesine geçilememiş bir bilimkurgu zirvesi olduğunun da. Kuşkusuz bu film üzerine çok daha uzun yazılar yazılabilir, yazılmıştır da. İstanbul Film Festivali'nin yıllar sonra sinema perdesinde izleyiciyle buluşturduğu bu yapıtı yıllardır sinema salonunda izlemek için sabırsızlanan ben, film hakkında hiçbir bilgiye sahip olmasaydım ve film bana 2019 yapımı olarak gösterilseydi de bunun bir zirve olduğunu söylerdim, oysaki Kubrick'in filmi 1968 yapımı. Şaşmamak elde değil. İnsanevladının uzaydaki biz neredeyiz biz kimiz gibi sorularına kendi penceresinden flu yanıtlar vermeye çalışan film kimi açılardan birbirinden epey farklılaşan bazı epizotlardan oluşuyor. İnsanın en ilkel atalarından başlayıp 2001 yılına ve elbette çok sonrasına uzanacak bir yolculuğun farklı kademelerine geçiş yapan film, insanın yarattığı teknolojinin esiri olması ama onu aşacak gücü de kendinde bulabildiği oranda ilerleyeceği üzerinden bir denklem kuruyor. Neredeyse her yıl gerçekleştirilen aksiyona boğulmuş Hollywood bilimkurgularından her anlamda farklı; mizanseni, sesi, zamanı, diyaloğu ve rengi kullanışı bakımından son derece özgün, incelikli ve bazı sekanslarda tempoyu oldukça düşüren bir anlatıya sahip. İçeriğiyle de bence önemli bir spekülasyonda bulunuyor. Biz, bizim dünyamız, bizden daha önce gelişmiş bir uygarlığın tohum ektikleri tarlalar, onların deney sahası olabilir mi? Zaten filmin Arthur Clarke'ın Deney ve Gözcü isimli öyküleriyle paralelliği de bu spekülasyonu güçlendiriyor kanımca. Kuşkusuz filmde bu aşamaya ulaşmanın ışık hızına ulaşmakla ilişkili olduğuna dair upuzun, hipnotik bir sahne var, Jüpiter'e gerçek zamanlı bir yolculuk yaptığımız, aynı zamanda Einstein'ın ışık hızına ulaştığımızda zamanda yolculuğa başlamış olacağız görüşünü de içeren. Yine Ay'a henüz ayak basmadan, Voyager 1-2'nin henüz yıldızlararasına da uzanacak yolculuğuna başlamadan filmde resmedilen Ay ve sonra Jüpiter'in farklı açılardan görüntülerine hayran olmamak elde değil. Ayrıca bugünün çift yönlü tele-vizüel iletişim gibi nimetlerini ta o zamandan kusursuz bir öngörüyle tahmin etmiş Kubrick. Yine şapka ! 2001: Uzay Yolu Macerası özellikle astronomiye biraz olsun ilgi duyan hemen herkesin soluksuz izleyeceği bir başyapıt. Elbette Hollywood'a endeksli yerleşik sinema algımızı biraz olsun kenara bırakmak şartıyla.

Ben korku türünü pek beğenmem, nedeni şu: Gerçek hayatla ilişkisi oldukça zayıftır ayağı yere basmaz ama gerilim öyle mi? Dario Argento'nun Suspiria (1977)'sından çıktıktan sonra ağzımda buruk bir tat kalmasının nedenlerinden biri herhalde oydu, vasat bir film olması değil, korku filmi olması. İşte kimilerince Suspiria ile karşılaştırılan Rosemary'nin Bebeği eğer gerilim diye bir üst türün varlığı kabul ediliyorsa o türün sinema tarihindeki en iyi birkaç örneğinden biri. Ruhunu şeytana satmanın alegorisi olarak da okunabilecek filmde yönetmen Roman Polanski, Barok tarzı bir eve taşınan evli bir çiftin yaşamı ve tanıştıkları yaşlı komşularıyla ilişkileri olağan seyrinde gidiyor gözükse de aslında hiçbir şeyin öyle olmadığını ilmek ilmek işler, film çok çaktırmadan hikayenin içinde atladığı kademelerle de şaşırtıcı bir noktaya doğru evrilir. Beylik Hollywood gerilimlerinden daha farklı, vakur bir anlatıma sahiptir. Hikayesiyle eşine çok az rastlanacak bir gerilim yaratma şeklinin yanı sıra görsel dünyasıyla da oldukça iyi tasarlanmıştır. Bir rüya sahnesi var örneğin, bir an acaba rüya değil de gerçek mi diye şüphelendiğimiz... Başka sahneler de var. Rosemary rolündeki Mia Forrow'u ve Krzyzstof Komeda'nın müziklerini özellikle 'la-la-la-la-la...' şeklinde ilerleyen Lullaby'sinin farklı versiyonlarını da bu toplama eklediğiniz de ortaya bir 'tür başyapıtı' çıkıyor... Sinemadan çıkanlardan biri deli işi bu diye haykırıyordu, haksız da sayılmaz.... Rosemary'nin Bebeği aynı zamanda geçtiğimiz yıllarda yine İstanbul Film Festivali'nde gösterilen ve oldukça beğendiğim Saverio Costanzo'nun Aç Kalpler (2015)'inin de ilham kaynağı, izleyenler hatırlayacaktır. Film müziği için tıklayınız.

İzleyiciyi İkiye Bölen Bir Film

Peter Strickland'ın In Fabric (Lanetli Kumaş) isimli filmi kimilerince festivalin en iyileri arasında gösterildi. Bir kırmızı bluzun lanetini anlatan film bu bluzu giyen farklı insanları (hepi topu 4 kişi) uzun iki blok halinde takip ediyor, gerilimi ve mizahı iç içe geçiren, ustalıklı, kişisel anlatımının yanı sıra her ne kadar yer yer ivme kaybetse de güçlü senaryosuyla dikkat çekiyor. Kapitalizme karşı eleştirel bir alt metni de barındıran film, hem indirim adı altında elden çıkardıkları ürünleri satmaya çalışan mağazalara hem de o tüketim kültürünün parçası olan insanlara oku yöneltiyor. Evet kapitalistlerin ekonomi tanımı budur: Kaynaklar kısıtlı, oysa ki insanların ihtiyaçları sınırsız (yani insan doğası gereği açgözlü). Peki ya, kaynaklar çoğalırsa ne olur? Yani talep arzın altında kalırsa, insanların ihtiyaçları o kadar da sınırsız bir görüntü vermediğinde o zaman tam da filmdeki gibi mallar ucuza elden çıkarılmaya çalışılır, o da yapılamazsa imha yoluna kadar gidilir, böylece kapitalizm işlerliğini sürdürür.

Gaston Duprat ve Hong Sang-soo'nun Filmleri

Gaston Duprat'ı, Mariano Cohn ile birlikte çektikleri bir önceki filmi Saygın Vatandaş ile tanımıştım, Nobel ödüllü bir yazarın uzun yıllar sonra çocukluğunun taşrasına dönüşünü dört başı mamur bir öykülemeyle aktarmıştı. Son derece ustalıklı diyalog yazımının da desteklediği akıcı bir üslubun ardında, sanatçı-toplum ilişkisi üzerine birçoğumuzun kendi hayatından az ya da çok izler bulabileceği bu pek hoş filmden sonra Duprat bu kez yönetmen koltuğunda tek başına. Duprat için acaba nasıl bir ifade kullanmalı? Mesela bir hiciv virtüözü diyebilir miyiz? Aynı zamanda kesinkes bir senaryo ustası? Ya da televizyon filmi estetiğini rafine kılan sinemacı... Yeni filmi Mi Obra Maestra (Başyapıtım)'da bu kez bir sanat simsarının ağzından başlatarak anlattığı öykünün ilk yarısı Saygın Vatandaş ile kıyaslandığında biraz yerinde sayan bol diyaloglarıyla hedefi tutturamayacak gibi bir görüntü çiziyordu ama film ikinci yarıda aldığı manevrayla bambaşka bir hüviyete bürünüyor ve haliyle şaşırtıyor. Evet bu bir tüketim toplumu hicvi, son derece nüanslı bir eleştiri getiriyor üstelik, sanatı özünden koparan onu bir 'gösteriş değer'ine indirgeyen toplumdan son derece yaratıcı bir intikam alma öyküsü bu. Hani kör ölür badem gözlü olur düsturu vardır ya, hele ki ölen bir sanatçıysa yere göğe konulamaz, yönetmen karakterlerine oradan hareketle çok yaratıcı bir sahtekarlık yaptırmayı düşünmüş işte ve komik olduğu kadar düşündürücü bir filme imza atmış. Mariano Cohn'nun yanı sıra Gaston Duprat da bundan sonraki filmlerini merakla bekleyeceğimiz önemli bir
anlatıcı... Diğer yandan Hong-Sang-soo da her filmini merakla beklediğimiz diğer bir isim. Sanat filmlerinin eski zamanlara göre gösterim imkanlarının arttığı günümüzde yönetmenin filmleri vizyona girmemeyi sürdürüyor. Bir süredir yılda en az bir filmini festival(ler) sayesinde izleyebildiğimiz usta bu kez siyah-beyaz, karlar altında bir filmle karşımıza gelmiş, Gangbyeon Hotel (Nehir Kıyısındaki Otel) ölmek üzere olduğunu hisseden bir yazarın oğullarıyla son gününü konu ediniyor, öyküye aşk acısı sonucu otele uğramış bir kadın ve yine onun kadın arkadaşı da katılıyor. Tesadüf bu ya, üstelik o kadın arkadaş o oğulların kullandığı arabayla ölümden dönen biri ve belli ki o kazadan sonra arabayı elden çıkarmış... Yönetmenin önceki filmlerine kıyasla biraz daha sarih bir anlatımı yeğlediği filmi, yaşamlarımızın birbirine görünmez iplerle bağlı olduğuna ve elbet yaşam sevincine, yine karşılıksız sevgiye, aşka ve de bir erkeğin gözünden kadınların hayata kattığı güzelliğe dair yönetmenin en zarif en şiirsel dokunuşlarından biri. 

Ve Bir Avuç Film Daha...

Benjamin Naishtat'ın Rojo (Kırmızı)'su da yine kimilerince festivalin en iyi filmleri arasında gösterildi. 1975 Arjantin'inde, darbenin hemen öncesinde bir avukatın çevresinde dönen hikaye, adeta çok uzak bir coğrafyada bir ikizim var benim diyor, siz anladınız! Yönetmen ülkedeki hukukun eksikliği, bölgenin kayyımla yönetilmesi gibi makro meselelere bireysel ilişkiler üzerinden değinip ülkenin ruh haline şöyle bir dokunmak istemiş. Biri başroldeki avukat olmak üzere iki adamın restauranttaki atışmasıyla son derece etkileyici bir giriş sekansına sahip filmin, bence zaman zaman mesafeli diyaloglarıyla etki gücünü bir miktar yitirse de başlarda yakaladığı gerilimi bütüne yaymaya çalıştığını söyleyebilirim. Nadav Lapid'in Synonyms (Eş Anlamlılar)'i kafaları biraz karıştırdı sanki. En azından benim için öyle oldu. Film, İsrail'den nefret edip Fransa'ya giden birinin ülkeye entegrasyon sürecini kentin farklı noktalarına uğrayarak, aslında ilk yarıda hikayeyi biraz dağıtarak anlatıyor. Ama ikinci yarıda ritim, duygu ve odaklandığı konu

bakımından oldukça etkileyici bir bütünlüğe kavuşuyor. Yalan yok. Üstelik bütünden bağımsız olarak filmin farklı noktalarında, başlangıcı da dahil ilginç anların yakalandığı çeşitli sahneler de mevcut. Kültürlerarası çatışma üzerinden uygarlık tarihinin öncü ülkelerinden Fransa'ya üst perdeden bir eleştiri getirmeye çalışan yapmacık üslubu yine de bana biraz zorlama geldi, dahası The Square ve Entre Les Murs gibi ödüllü filmlerden alınmış gibi duran bazı sahneler de cabası. Bilmem yanılıyor olabilir miyim?
Claudio Giovannesi'nin La Paranza Dei Bambini (Piranhalar) ise Gomorra'nın küçük kardeşi olarak anılabilecek filmlerden çünkü o da Roberto Saviano romanı uyarlaması. Yeni ergen gençlerin Napoli mahallerindeki bitmek bilmez iktidar mücadelesinin köklerini irdelemese de ölümün kıyısındaki bu yaşamları oldukça akıcı bir senaryo eşliğinde ele alıyor, aksiyonun ve müziğin de kararında ve etkili kullanıldığı bu mafyacılık filminin seyir zevki gayet yüksek ama hepsi bu. François Ozon, Grace a Dieu (Yüzleşme) ile Spotlight'ın ABD'de ya da El Club'ın Şili ortaya dökmeye çalıştığı trajedinin Fransa ayağına imza atmış. Kilisenin pedofili rahibinin çok sayıda çocuğu taciz etmesi buna devlet ve kilisenin hiçbir şey yapmamasını kurbanların gözünden irdeleyen film, yönetmenin diyaloğa yaslanan akıcı anlatımının izlerini sürüyor ama yine de Ozon'un sinema duygusu biraz zayıf kalan filmlerinden biri olarak kayda geçiyor. Açıkça kurum olarak dinin zehrini masaya yatırmasıyla değerli ve üstelik filmde yaşananlar güncel bir dava sürecini konu alıyor... Sanatçıların yeri geldiğinde toplumsal duyarlılık ve kamuoyu oluşturmak için angaje bir sinemaya yönelebileceğini gösteriyor ve haliyle düşündürücü oluyor, farklı kıtalardan bu kadar ülkenin kiliseden gelen aynı kötülükle boğuşmasını nasıl değerlendirmek gerek diye? Marie Kreutzer'in The Ground Beneath My Feet (Kaygan Zemin) adlı filmi, Avrupa'nın kanıksadığımız yalnızlık ve iş yaşamının ağırlığı gibi temaları bir kadının yetimliği ile birleştirip merak unsurunu sonuna kadar koruyan bir psikolojik gerilim olsa yine de içeriğiyle pek bir şey vaat etmeyen bir yapım olduğunu sanıyorum ki söylemek gerek. The Mountain (Dağ) Rick Alverson'un yönetmenliğini gerçekleştirdiği bir Amerikan filmi, inanması gerçekten zor ama öyle. Bir gencin akıl hastanesindeki günlerini sanki gerçekle hayalin içi içe geçtiği bir üslupla ele alan yönetmen o kadar kapalı bir anlatım tutturmuş ki hayret etmemek mümkün değil ve sonra özellikle sanat filmlerinde sıkça gördüğümüz 'Freudyen' emareler, genç bir erkeğin annesiyle görüşmesine izin vermeyen baba, hemen ardından babanın ölümü (!), gencin film boyunca tuhaf biçimde annesini arayışı, karımın çocuğuyum gibi afili cümleler, daha sonra kadın ve erkeğin tek bedende yaratılıp kopartılması ve sürekli diğer parçasını aradığı efsanesine dokunuşu gibi karakteristikleriyle oldukça sırıtan bir film. System Crasher (Oyunbozan) ise Alman usulü bir problem çocuk filmi, elbet eğlenceli olmayan, sert, aile boyu izlenemeyecek türden. Alman toplumunda ailesiyle sorun yaşayan çocukların sisteme nasıl kazandırılmaya çalışıldığı, aslında kazandırılamadığını anlatıyor, başroldeki kızın kısa aralıklarla bitmek bilmez sinir nöbetleri geçirdiği film, bence fazlasıyla yorucu ve izleyiciye belli başlı gerilimler yaşatmak haricinde eleştirel bir bakış açısı sunmaktan da uzak, yine de küçük oyuncusunun yansıttığı karaktere tam anlamıyla bürünmesi filmin güçlü yönü. Makedon yönetmen Teona Srugar Mitevska'nın Onun Adı Petrunia adlı çalışması geçtiğimiz Berlin Film Festivali'nin beğenilen filmleri arasındaydı, sosyal medyada kimilerince garip biçimde Altın Ayı avcısı olarak lanse edilen film merak uyandıracak biçimde başlıyor aslında, biraz şişmanca olduğundan ve tarih mezunlarının ülkede istihdam alanı bulamaması nedeniyle 32 yaşına kadar düzenli bir işi olmayan Petrunia'nın ataerkil düzende var olma çabasına odaklanıyor, ne oluyorsa filmin bu odağı tamamen kaybetmese bile istikametini değiştirmesinden sonra oluyor, sadece erkeklere bahşedilen denizden haç çıkarma törenine Petrunia da katılıyor ve cesurca köprüden atlayıp haçı çıkarıyor, elbet ataerkil düzenin korucuları, devlet ve kilise bunu kabul etmiyor ve artık film bu kabulsüzlüğün etrafında sadece dönüp durmakla geçiyor, öykü oracıkta tıkanıp kalıyor. 

Yıldız Tablosu

2001: Uzay Yolu Macerası  * * * * *

Rosemary'nin Bebeği  * * * *

Elisa ve Marcela  * * * *

Peterloo  * * * *

Başyapıtım  * * * *

Nehir Kıyısındaki Otel  * * * *

Lanetli Kumaş  * * *

Alfa  * * *

Kırmızı  * * *

Eş Anlamlılar  * * *

Piranhalar  * * *

Yüzleşme  * * *

Kaygan Zemin  * *

Dağ  *

Oyunbozan  *

Onun Adı Petrunia  *  

Evdeydim Ama X


15 Mart 2019 Cuma

Gir Kanıma, Sinemadan Sonra Tiyatroda

Yıllar önce izlediğim ve oldukça beğendiğim, ayrıca 2000 sonrası en sevdiğim 25 film listeme de aldığım bir filmdi Lat Den Ratte Komma In, bizdeki adıyla Gir Kanıma. Dot Tiyatro tarafından Zorlu PSM'de sergilenen oyun bir romanın iki ayrı filmden sonra tiyatroya uyarlanmış hali, benim beğendiğim İsveç yapımı ilk filmin yarattığı etki sonrası çeşitli ülkelerde sahnelen oyun Türkiye'de ilk kez Bırak İçeri Gireyim adıyla sahneliyor. İlk başta romanın yazarı John Ajvide Lindqvis'in yazdığı metinden sahnelen oyun 2013 yılında Jack Thorne tarafından yeniden yorumlanmış. Bizdeki de bu İskoç yorumuna dayanıyor. Malum, tiyatro yönetmeninden çok yazarının sanatı olarak bilinir ve bu bilgi önemlidir. Oyunun yönetmeniyse Murat Daltaban, Thomas Alfredson'un gerçekleştirdiği ilk filmi izlemiş ama filmin daha sonra Hollywood'taki yeniden çevrimini bilerek izlememiş ve sinemaya kıyasla tiyatroda izleyiciye aktarılması daha zor olan bir takım duyguları önemli ölçüde aktarmayı başarmış. Öyle ki zamanın su gibi akıp geçtiği oyun bittiğinde kısa sürdüğünü düşünüp küçük bir şaşkınlık yaşadım. Oyuncuların (özellikle Begüm Akkaya'nın ve sonra Atakan Akarsu'nun) fiziklerini oldukça zorlayıp bazı sahnelerde hayretler içinde bıraktığı, tam anlamıyla bir performans sergilediği oyunun hem canlı hem kayıttan müzikleri, ve yine oyuncuların omzundaki yükü arttıran 'mobil sahne' olarak adlandırılabilecek tasarımı da ilgi çekici. Son dönemlerde, örneğin Moda Sahnesi'nde izlediğim Kürklü Venüs gibi edebiyat-sinema-tiyatro üçgeninde seyreden farklı eserler görmek aynı metnin birbirinden farklı anlatım araçlarına sahip sanatlarda nasıl karşılık bulduğunu görmek adına da değerli. Bırak İçeri Gireyim, iki çocuğun yakınlaşmasının ötesinde mikro iktidar ve öteki olgusunu irdeleyen farklı açılımlara sahip derinlikli bir metin. Beylik vampir hikayelerinin ötesinde kan emiciliğin çeşitli tonları olabileceği ve sevginin sınırları aşabileceğini yarı duygusal yarı gerilimle karışık bir üslupla aktarıyor. Oyun, 27 Mart, 10, 17 ve 24 Nisan'da Zorlu PSM'de izleyiciyle buluşmaya devam edecek.

Ve bir tavsiye, imkanınız varsa biraz fazla para verip biletinizi 1.kategoriden alın (sahneyi görüş açısına göre toplam 3 kategori var) çünkü oyuncuların mimikleri gibi bazı unsurları yakından görmek seyir zevkini daha da arttıracaktır.

10 Mart 2019 Pazar

Agnés Varda Büyük Bir Yaratıcı

İstanbul'da Agnés Varda'nın çok sayıda filmi 30 Mart'a kadar beyazperdede olacak. Varda'nın Türkiye'de ilk kez bu kadar çok (30'un üzerinde) filminin gösterildiği "Agnés Varda Hakkında Her Şey" adlı etkinlikte Kadıköy Sinematek'in gerçekleştirdiği gösterimler dün (9 Mart) Caddebostan Kültür Merkezi'nde (CKM-Budak) ilk kez sinemaseverlerle buluştu. CKM ayağında gösterilen ilk film 1965 yapımı Le Bonheur'dü (Mutluluk). Yenilenmiş kopyasıyla yakın dönem filmlerini anımsatan, yönetmenin Fransa bayrağının renkleriyle kadın hareketinin morunu da aralara serpiştiği aynı zamanda müzikleri ve sanki romantik akımın bazı ressamlarının elinden çıkmış kadrajlarıyla da seyri gayet haz veren bir deneyim yaşattı. Sıradan bir ailenin yaşamına tanık olurken bir süre sonra yönetmen, toplumsal cinsiyet rollerini de alttan alta işlemeyi ihmal etmiyor. Örneğin evin babası (François) inşa ettiği avcı kulübesine oğlunun girmesine müsaade ederken kızına aynı tavrı göstermiyor ya da başkalarının çocuklarından bahsederken onun şu kadar oğlu şu kadar kızı var derken, kendi çocuklarından birinin kız olduğunu söyleme ihtiyacı duymuyor. Bunun gibi çeşitli ayrıntı diyalogların bütünün içine yedirildiği film François'nın başka bir kadına aşık olmasıyla farklı bir seyir izliyor. Burada benim dikkatimi çeken hususlar François'nın aşık olduğu kadına karşı dürüstlüğü ve yine belli bir aşamadan sonra kendi karısına karşı da aynı dürüstlüğü sergilemesi... Yine bir yüce gönüllülük örneği. Mutluluk paylaştıkça çoğalır diyor François. Bir kalbe iki kadın niye sığamasın ki? Biz de soruyoruz, gerçekten böyle bir şey olabilir mi? Değer yargılarımızı masaya yatırıyor, belki ilk başta François'nın sevgilisi Emilie'ye kızıyoruz. Neden bile bile evli bir adamla birlikte oluyor ama o özgür bir kadın ve duygularının peşinden gidiyor, evli olan için bu sorun değilse onun için neden olsun ki? François'nın eşi Therese de eşini başka biriyle paylaştığı için önce tedirgin olsa da François'nın mutluluğu için karşı çıkmıyor, daha da büyük bir yüce gönüllülük bu ve bu noktada adeta tanrısal bir el devreye giriyor (Varda'nın eli) ve Therese'yi bu dünyadan çekip çıkarıyor. Aile François'nın yeni eşi Emilie'yle birlikte adeta kaldığı yerde yaşamaya devam ediyor.... Varda hiç kuşkusuz kadını, kadının yüreğindeki şefkati,merhameti yüceltiyor, ki Varda'nın kadınlarına saygı duymamak mümkün değil ve önemlisi bunu yaparken toplumsal rolleri içselleştirmiş erkeği de yargılamıyor, suçlamıyor Varda, ve onu da alabildiğine samimi ve duygulu olarak resmediyor. Hiçbir kötünün olmadığı bu filmde yine de kadınlar ikinci plana itilmekten kurtulamıyorlar. Üzerlerine adeta tarihin taşıdığı bir onulmaz yarayı yükleniyorlar. Şayet erkeğin birden çok kadınla beraber olabildiği bir dünyaysa bu, kadın böyle bir ayrıcalığa neden sahip olamasın ki? Başrollerini Jean-Claude Drouot, Marie France Boyer ve Claire Drouot'nun paylaştığı film ince bir duyarlığın ürünü, o Avrupa'nın büyük yönetmenlerinde görebildiğimiz. Varda da kuşkusuz o büyükler arasında.

Yıldız: * * * *

1 Mart 2019 Cuma

Organize İşler Halkın Filmidir

Sinemayla sanat olarak ilgilenen bu blogta gişe filmlerine dair pek bir şey bulamazsınız. Ama bazen pek çokları gibi o gişe filminin kendisine dair değil de gişesinin sosyo-ekonomisine dair bir şeyler yazmak gerekebiliyor. Sinema sanat olduğu kadar ticaret sonuçta.

Yazının başlığını şöyle devam ettirmek yerinde olur sanıyorum: Ve arkasında halkın olduğu hiçbir film kaybetmez. Beni bu yazıyı yazmaya iten güdü birkaç yıldır takip ettiğim bir eğilimin tekrar hortlamasıydı. O eğilim bizim ülke eleştirmenlerindeki yerli pespaye komedilere olan alerji aslında. Hollywood'un türlü pespayeliklerinden rahatsız olmayıp yıllardır Türk(iye) sinemasının Hollywood filmlerinden daha çok gişe yapmasına içerliyorlar. Recep İvedik ve türevleri olarak da anılabilecek filmleri kastediyorum. Şu stand-up kökenli yönetmenlerin filmlerini işte. Eleştirmenlerin yerli olanı sevmeyip Amerikan olanı yüceltmelerini geçtim ama bu yerli filmlerin çok izlenmesine ilişkin öyle çıkarımlar yapıyorlar ki asıl mesele orada işte. Şubat'ın başında gösterime giren Yılmaz Erdoğan'ın Organize İşler: Sazan Sarmalı filminin 1400 salonda gösterilmesiyle bu tartışmalar alevlendi. İddia şu: Antrakt Sinema Gazetesi'nin verisine göre Türkiye'deki 2789 perdenin 1400'ünde Organize İşler gösterildiği için izleyiciye başka filmleri izleme şansı verilmiyormuş. Alla allah dedim önce, nasıl başka filmleri izleme şansı verilmezmiş, diğer salonlarda ne gösteriliyormuş ki, orada da Organize İşler 1 mi acaba diye söylendim, şakayla elbet. Hemen büyük zincir sinemalara göz attım. İlk olarak sanıyorum ki Organize İşler'e en fazla salonu ayıran Mars Grup'un Cinemaximum'larına. İlk hafta Levent Kanyon'da Organize İşler dışında diğer 6 salonda farklı filmler oynuyordu, ki baktığım listede CGV Arthouse Salonu'nu koymamışlardı. O tek salonda da gün içinde dönüşümlü olarak 3 ya da 4 filmin oynadığını düşünürsek farklı film sayısı iyice artıyordu. Zaten Antrakt'ın verisini Box Office'inkiyle karşılaştırınca ülkedeki perde sayısının 2789 yerine 3600 civarı çıkmasının nedeni de oydu. Bazı filmler gün içinde aynı salonu paylaşsa da o salonu tek seans bile olsa işgal ediyordu ve izleyicilere kısıtlı da olsa ekstra bir seçenek sunuyordu. Sonra Zorlu Center'da Organize İşler dışında gösterilen film sayısının 5 olduğunu farkettim. Ayrıca Cinemaximum dışındaki bazı salonlarda örneğin Capitol AVM'nin Cinens'inde 10, Torun Center'ın Cinetech'inde bu sayı 12'ydi. Diğer bakabildiğim birkaç kentte de sayılar benzerdi. Elbet Organize İşler dışında belki sadece bir ya da iki filmin gösterildiği ya da gösterilmediği birkaç yer de olabilir, bilemiyorum, ancak mevcut bilet satışının %89'unun AVM sinemalarında gerçekleştiği ülkemizde genel vaziyet yukarıdaki gibiydi ve AVM sinemalarının, şu havalı deyişle cinepleks ya da megaplekslerin çok fazla salona sahip oldukları için seyircilerin birçok filmi seçme şansı vardı ve hep olmuştu zaten, AVM sinemalarının eski semt sinemalarından farkı buydu... Neyse Recep İvedik 6 yoldayken ve Recep İvedik 5 döneminde de bu tartışmaları çok yaşamışken, Organize İşler'in gişedeki seyrini yakından takip etmek istedim. Gerçekten bazı eleştirmenlerin dediği gibi bu film seyircilere dayatılıyor olabilir miydi? Bu konuda çıkarımda bulunmak için toplam satılan bilet adedinden öte bir veri var elimizde, o da bir filmin salon ortalaması. O hafta ya da hafta sonu, ortalama olarak bir salonda o filmi kaç kişi izlemiş, doğrudan filme talebin gücünü açığa çıkaran, daha sonraki haftalarda salon sayısının ne kadar düşürüleceği ya da düşürülmeyeceği gibi, yerine göre Recep İvedik 5 filminde de görüldüğü üzere (filmin 2.haftasında) salon sayısının artırılabileceğinin işaretidir bu. Orada ilk hafta sonu Organize İşler'in salon ortalaması 660'tı. İlk bakışta Recep İvedik serisi başta olmak üzere birkaç tane daha gişe şampiyonunun ortalamasının altındaydı bu sayı. Ancak aynı anda gösterimde olan diğer filmlerle kıyaslayınca Organize İşler'in ne kadar yüksek bir ortalama tutturmuş olduğunu gördük. En yakın rakibi Ejderhanı Nasıl Eğitirsin'in bile salon ortalaması 399'da kalıyordu. Bunların halkın alım gücünün belirgin olarak düştüğü, temel ihtiyaçlarını karşılamak konusunda orta-alt sınıfın eskisinden daha çok zorlandığı bir dönemde yaşandığının da altını çizelim. Kimselerin silah zoruyla evinin konforunu bırakıp sinemanın yolunu tutmadığını da ekleyelim. Aynı şekilde AVM'de gezerken ille de bir filme girmeden gitmeyeyim demediklerini de... Gerçi öyle deseler ne gam, yukarıda açıkladık, film seçenekleri gayet geniş. Bu arada ilginç bir gelişme de yaşandı tabii, film 2.haftasının sonunda Netflix'te gösterilmeye başlandı, dolayısıyla korsana da düştü ve filme giden pek çok kişinin param boşa gitti isyanına özellikle sosyal medya aracılığıyla şahit olduk ve bazı eleştirmenler şu yorumu yaptı: Film gişede artık çakılacak. Gerçi yapacağı gişeyi yaptı ama bundan sonra evde bedava izleme şansı varken kimselerin filmi izlemeyeceğini düşündüler. Bir Cuma günü Netflix'e düşen filmin o hafta sonu kayda değer bir gişe kaybı yaşamaması da yeterince insanın henüz haberdar olmamasına yoruldu. Ama gel gelelim film Netflix'e düştükten sonra tam tamına 2 hafta geçti ve hala kayda değer bir gişe kaybından söz etmek zor. Zaten esas yoğunluğu ilk haftalar yaşayan filmlerin kaybıydı gördüğümüz, belki bir miktar daha fazlası. Geçtiğimiz Pazartesi gelen hafta sonu verilerinde salon başına 242 seyirci ortalamasıyla 41 film içinde 3.'ydü. Bu Cuma akşamı gelen son verilerde ise 358 seyirci ortalaması tutturmuş. Salon sayısı da artık 1400'lerden 641'e düşmüş filmin 4.haftanın sonunda geçen haftaya göre toplam seyirci kaybı %54 olmuş. Son haftalarda vizyona giren pek çok gişe filminde bu oran %60'ı geçiyor ve Organize İşler'i 2 haftadır insanların evlerinden bedavaya izleme şansları olduğunu bir kez daha vurgulayalım. Elbette dağıtım ve gösterim ağı dört dörtlük değil ve filmlerin estetik değerlerini baz aldığımızda çok daha adil olabilir, ya da olsa ne güzel olur ama ticaretin dinamiklerinden baktığınızda salonlara en çok seyirciyi çekebilecek filmlere en çok salonun verilmesinde yanlış bir şey yok. Zaten talep az olsa ister istemez salonlar da bu filmlere daha az yer verecekler, eli mahkum. Hemen ilk Recep İvedik filmini hatırlayalım. Serinin son filmi 1400 salonda gösterime girdi ama 2008 yılında serinin ilki kaç salonda gösterime girmişti dersiniz? 230, evet yanlış okumadınız sadece 230 salonda gösterime girmişti ama o Recep İvedik ilk hafta sonu salon başına 3441 ortalama yakalayarak, 1989 sonrası tutulmaya başlanan verilerde bir rekora imza atmıştı. Neredeyse ülkenin hiçbir yerinde hiçbir seansta boş koltuk yoktu. Sinema işletmecilerinin de öngörüsünü aşmıştı, zaten o dönem böyle bir öngörüde bulunabilmelerini sağlayacak bir veri de yoktu ve filmin ondan sonraki serilerinde elbette çok çok daha fazla salon işgal edilmeye başlandı. Ve inanır mısınız Organize İşler'in 1400 salonda gösterilmesini eleştirenler (sanki sinema işletmeciliği kâr üzerine kurulu değilmişçesine) Recep İvedik serisi için de sürekli benzer filmler yapıp halkın beğenisini aşağı çekiyorlar diye veryansın ediyor. Sanki o benzer filmlerin sürekli çekilmesine neden olan halkın beğenisi değilmiş gibi. Beğenseniz de beğenmeseniz de halk bu, onların sinema beğenisi de bu filmlerden oluşuyor. Kısaca milli irade gişede de tecelli ediyor. 

Not: Organize İşler: Sazan Sarmalı'nı izlemedim.