2 Nisan 2016 Cumartesi

2015 Cannes'ından Bir Düş Kırıklığı Daha: The Assassin

Kuşların cıvıltısı, otların kokusu hepsi baharın müjdecisi... Tabii Cannes Film Festival'inin de. Önce açılış filmi belli oldu, daha önce de olduğu gibi bir Woody Allen filmi, önümüzdeki günlerde yarışma filmleri de belli olacak ve sonra yarışma başlayacak. Biz bir yandan Mayıs'ı bekleyeduralım geçen yılın Cannes filmleri de birer birer vizyona girmeyi sürdürüyor. Hou-Hsiao-Hsien'in The Assassin-Suikastçı filmi de onlardan biri. Benim şu ana kadar 2015-Resmi Seçki filmlerinden izlediğim 9'uncu film oldu The Assassin. Ne mutlu ki hepsini sinemada izledim. Daha önceki yıllarda az da olsa sinemada izleyemediklerim oluyordu... 

Ancak geçen yıl izlenimim 2010 Cannes'ı gibi 2015'in de cılız bir seçkiye sahip olduğu yönündeydi. Ne yazık ki yanılmadım ve belki de 2010'un bile gerisinde denebilecek bir Cannes yaşanmış. İzlediğim filmlerin hiçbiri, kısmen Dheepan (ki bu kötü seçkide çok doğru bir Palmiye almış, neden o kadar yadırgandığını da anlamlandıramadım) ve biraz zorlamayla Youth hariç hiçbiri 'sinemasal bir heyecan' yaşatamadı. Evet Carol klasik anlatımlı olsa da derli topluydu. The Lobster'un da ilk yarısı güldürebiliyordu ama hepsi o kadar. Bugün izlediğim The Assassin ise Mizansen Ödülü'yle ayrılmıştı. 

İlginçtir insanları genelde ikiye bölen tapanı kadar nefret edeni de olan filmlere, Mizansen Ödülü verirler. Cannes'ın son günlerinde The Assassin'in öyle bir film olduğunu sezmiştim

Benim için Mizansen Ödülü alan filmler özel olur, belki kolay kolay başyapıt demem ama çoklukla yenilikçi olur, ilginç bazı özelliklere sahip filmler olur falan. Üç Maymun'u Kinatay'ı, Reygadas'ın Karanlıktan Aydınlığa'sını, Heli'yi hatta Drive'ı bile kim unutabilir? Ben kolay kolay unutmam.
Hemen söyleyeyim The Assassin de kötü bir film değil, Sicario gibi Moretti'nin en gereksiz filmlerinden Mia Madre gibi, Trier'in (Joachim) adı bile hemen aklıma gelmeyen filmi gibi bir facia değil sanıyorum. Wuxia denen Uzakdoğu dövüş sanatlarını fona yediren bir film. Tür filmi zaten ontolojik olarak yüksek kültürle anılmaz, hele pespaye bir tür olan (tür bile değil aslında) vurdulu kırdılı Bruce Lee, Jack Chan filmleri gibi değil The Assassin, dövüşten ibaret değil. İnsanın içine işleyen müzikleri (hele sonlarda), yazının başında andığım bizim de fiziksel olarak hissetmeye başladığımız baharın ruhu; yaprakların hışırtısı, kuşların cıvıltısı, ateşin çıtırtısı, uzaktan gelen davul sesleri ve özelikle ses tasarımıyla da birleşince meditatif bir etkiye sahip harikulade bir görsellik yabana atılamaz. Ama bir film bundan ibaret olabilir mi? Senaryonun hiç mi önemi yok? Yönetmen son derece estetik bir gözlüğün ardından 9.yy Çin'ine bakarken bir rahibe tarafından çocukken alıp büyütülmüş, suikastçı olarak yetiştirilmiş bir kadına verilen bir tür bizdeki beşik kertmesini öldürme görevini yerine getirip getirmeyeceğini izletiyor bir bakıma. Anladığım kadarıyla öldürmesi gereken adamdan hoşlanıyor bu kadın, aileden başkaları olduğunu tahmin ettiğimiz birileri, farklı savaşçılar ve bir büyücü de dahil oluyor öyküye ama tüm kadro izleyiciye o kadar mesafeli bir yerde duruyorlar ki, nasıl bir işleve sahip olduklarını anlamak çok zor. En nihayetinde sevdiği adamı öldürmüyor. Film boyunca zaten (ilk başta öldürdüğü hariç) öldürmekten yana biri de değil bu kadın, işini değil de vicdanını dinlemeye devam etme eğilimde. Filmde yaşatmak güzeldir diyor herhalde, mesajı buysa ne güzel...

Yıldız: * * 


Not: Kızılay Büyülüfener'de 2 hafta aradan sonra izlediğim ilk film ve sanırım ilk kez Büyülüfener'i haftasonu bu kadar boş, bomboş gördüm, Ağustos'ta bile daha kalabalıktır. Genel olarak Kızılay'ın da eski yoğunluğundan eser kalmamış, yazık, başta esnafa...vallahi hüzünlendim ne diyim.

15 Ocak 2016 Cuma

Sinefil 2.0'lar Rahatsız !

Bu konuda yeteri kadar tweet atmama rağmen olayı şöyle bir genişçe toparlıyorum. Sonra, öncelikle yaşayan en büyük sinema tarihçilerinden-akademisyen Thomas Elsaesser'e dayanarak sinefil kavramı nasıl ortaya çıkmıştır ona değiniyorum. Sinefilim demekle sinefil olunur mu acaba? Bakalım.

Yıllardır twitter kullanıyorum. Sinemayla bir şekilde ilgili ünlü-ünsüz kim varsa takip etmeye çalışıyorum. Tabii uzun zamandır twitter'da dikkatimi çeken hususlar vardı, yılın sonları da olduğundan ötürü, kişisel listeler, anketler vs. birbirini izledi o arada gözüme bir anket çarptı o ankette bilgisayarının başında sabah akşam film izlemekle övünen biri, sinefiller yılda kaç film izliyorsunuz gibi bir soru sormuştu. 300'den fazla 500'den fazla gibi uçuk sayılar vardı. Birkaç hesaptan; sinefil dediğin 300'ün altında kalmaz 500'e yaklaşan iyidir, daha da yükseği en iyisidir gibi ifadeler görünce bir de bu arkadaşlar adeta sözleşmiş gibi, adlarının yanına sinefil, cinephile gibi ifadeler koyunca sinefil kavramı üzerine 23 Aralık'ta birkaç kelam etme gereği duydum. Kendilerine 'sinefil' demekte ısrarlı bu arkadaşlar twitter'da izledikleri film adetlerini yarıştırmaya devam edince 2 Ocak'ta hatırlatma babında birkaç sinefil nedir tweeti daha attım. Ne güzel tesadüftür ki 8 Ocak'ta da haftalık online sinema dergisi Arkapencere konuya ilişkin bir giriş yazısı yazdı ve sonrasında kıyamet koptu, kendilerinin de bir sonraki sayıda belirttiği gibi, ne Siyad üyesi olmayanlar ne de kendi bloglarında sinema üzerine yazanlar hedefti. Filmleri sinemada izlemek konusunda çok heyecanlı olmayan ama film izlemeyi çok seven bu genç arkadaşlar diye başlayan cümleyle Arkapencere'nin eleştirisi de başlıyordu. Kendi adlarının yanına sinefil ve benzeri ifadeler kullanan gençler çıldırdılar da çıldırdılar, ne vardı bu kadar çıldıracak ! ama işte bir sonraki cümlede sinema tarihinin başyapıtlarını bilmezler üç cümle kuramazlar vs. diyormuş. Eee böyle insanlar yok mu, var, hem de fazlasıyla. Bu genç arkadaşlar sinema tarihini biliriz, onları tokatlarız bile diyor. İyi o zaman eleştirilen sen değilsin niye celalleniyorsun ki. Sinema tarihini bilmeyenler, filmleri sinemada izleme olanağı varken elindeki az ya da çok parayı oraya değil başka yere verenler celallensin ki öyle olanlarında celalleneceği bir durum yok aslında, öyleysen öylesindir, sinema dergisi filmleri olduğu kadar istediği gibi toplumu da eleştirebilir, bir engel mi var bu konuda? En fazla katılmazsın olur biter, bu yaygara da neyin nesi? Neymiş niyetleri şuymuş da buymuş da. Yazıyla gel yazıyla, yazıya dayanarak konuşuyorsan niyet okuması yapamazsın, orda ne diyorsa odur. Neymiş Arkapencere, twitter'da filmler üzerine yazanlardan özür dilesinmiş. Sebep? Sinefil kavramının tarihsel bir anlamı var: O da sadece ve sadece film izlemek için oluşturulmuş sinema salonlarında mümkünse film izleye izleye geliştirilmiş bir estetik beğeniyle o karanlık salonda film izlemeye duyulan aşk demek (birazdan belgeleriyle açıklayacağım) ve buna ben ya da başkası karar vermedi, o kelimenin ortaya çıktığı bağlam diyor, o kelimeyi sinema literatürüne kazandıranlar diyor. O kelimeyi sen yaratmadın sen dünyaya adım attığında vardı ve sen de kullanmaya başladın ama yanlış şekilde kullanıyorsun mesele bu. Ancak işin ilginci bu arkadaşlar bu kelimenin anlamının nerde nasıl ortaya çıktığını bilmediği gibi araştırıp öğrenmek konusunda da isteksiz. Film izlemeyi seviyoruz o halde sinefiliz demeye takmışlar kafayı. Twitter'da, bloglarında, yazdıkları film sitelerinde sürekli bunu yazıyorlar, hayret bir şey. Sinefilin hangi bağlamda nasıl çıktığına dair bir iki cümle edemediklerinden dolayı sinema tarihindeki başyapıtların ne kadarını izlediklerini bilemem ama o tarihin kendisinde bilmedikleri pek çok şey olduğu apaçık ortada. Soruyorum sinefil şudur, budur diyorsun iyi de nerden öğrendin diyorum, hiçbiri cevap veremiyor. Sonra da sinefil kimliğimiz sorgulanamaz da sorgulanamaz. Meğerse günümüz gençliğinin en büyük derdi sinefil olmakmış da biz anlayamadık. :)) Yine twitter'da bu arkadaşlara bir şekilde göz atarlar diye pek çok üniversite kütüphanesinin online arşivinde de bulunan konuya ilişkin iki kitap önerdim ve New York Times'ın internet sitesinde kolayca ulaşabilecekleri bir makale. Ancak geçen bir haftalık sürede twitter'daki tüm taramalarıma karşın bu genç arkadaşların tartışmada en ufak bir ilerleme kat ettiklerini göremedim. Üzücü, ve bu alınganlık halini geçip sinefilim işte sinefilim tımam mı seviyesine düşen öfke hali ilginç, bunun psikolojik açıklamaları elbet vardır. Ben açıklamaya kalkmayayım. Sinefil olduklarını iddia eden genç arkadaşlar, görüldüğü gibi burada ben de 6 yıldır blogger kimliğimle varım, burada başka hiç bir kimliğimi ifşa etmiyorum. Siyad üyesi değilim, Arkapencere'de hiç yazmadım, hatta bu derginin daimi yazarı Tunca Arslan'ın Kış Uykusu filmine dair Radikal Kitap'ta çıkan filmin Çehov ile doğrudan bağlantısı yok dediği yazıyı eleştirdiğim bir yazı yazdım ve başka bir yazıda da derginin 2014 Altın Koza FF'de izlemeyi beklediği filmler listesinin en başına popülist eğilimli bir sinema yapan Cronenberg'in vasat filmini koydukları için eleştirdim, üstelik bu sinefil olduğunu iddia eden genç-atarlı gruptaki birçok kişiden bile çok daha az takipçisi olan bir genç sinema yazarıyım. O halde ben niye alınmıyorum peki? Çünkü hedefte olmadığımı biliyorum. Film izlemeye televizyon ve bilgisayarda başlamış biri olmama rağmen sinema salonundan dışarıya sarhoş gibi kendini atmanın tadına vardım varalı (2008- 4 Ay 3 Hafta 2 Gün) yıllardır izleme olanağım olduğunda filmleri sinema salonunda izlemek için can atıyorum. 2010 yılında bulunduğum coğrafyaya gelmeyen Beyaz Bant'ı izlemek için azıcık parama-zamanıma kıyıp Eskişehir'den Ankara'ya tren yolculuğu bile yapmıştım. Örneğin son izlediğim 40 filmin 38'ini sinema perdesinde izledim, diğerleri de çok eski filmler olduğundan perdede izleyemedim, elimdeki tüm parayı sinema salonlarında yiyorum ve de kitap-dergi alarak tabii. Ayrıca Arkapencere doğrudan bloggerların yazılarını da eleştirebilirdi, neden eleştiremesin, gerekirse benim yazdıklarımı da doğrudan eleştirebilir o da onun hakkı onun fikridir, beni ister sahte sinema yazarı görür ister hakiki, ben kaç kez onlar hakkında yazmışım işte, o niye yazmasın, yine celallenmeye gerek yok kısaca. Bu kadar celallenmenin neyin psikolojisi olduğunu umarım biliyorsunuz. 

Şimdi gelelim sinefil kavramı nasıl ortaya çıkmış: Thomas Elsaesser'in belirttiğine göre Fransa'daki Cahiers du Cinema dergisi çevresinde toplanan yazarlar (Daha sonra Fransız Yeni Dalgası'nı yaratacak ekip) özellikle Andre Bazin ve Paris Sinemateki'nin müdavimlerinden film arşivcisi Hengri Langlois (İzmir doğumludur) sinemaya koşup yenilikçi filmleri izleme tutkusunun mevcut kelimelerin dışında bir özel adı olması gerektiğini düşünüyor. Yine Antonie de Baecque cinephile diye bir kelimeden bahsediyor -phile seven demek önüne de cinema'nın -cine'sini koyalım diyor. Tek tek izlediklerimize malum, film diyoruz ama sinema bir sanat dalını tanımlayabilecek daha genel kavramsal bir kelime, sinema salonlarında filmden filme koşanlara sinefil denebilir onlar için ve Baecque şöyle tanımlıyor sinefili: 'büyük perdede film izlemekten zevk alanların o salondaki ortak deneyimi'. Amerika'da kullanışı da Fransa'dan bu kelimeyi ödünç almalarından sonra geliyor. Fransa'nın bu belirleyiciliğini bir sanat dalı olarak sinemaya hep önem veren çok sayıda sanatçı ve politikacının yarattıkları atmosfer sağlıyor. Fransa'da stüdyo sistemi yerleşmiyor. Hiçbir zaman Amerika'daki kadar para öncelikli bir uğraş büyük bir sektör olmuyor sinema. Öncelikle Fransa'da cinéphile şeklinde kullanılan kelime 1963'de Londra'daki dandy yaşam sürenlerin yalnız başına da olsa sinemaya gitmesiyle alakalı cinephilia olarak da kullanılmaya başlıyor. 1970'lerde Latin Amerika 1980'lerde Avustralya'da kullanılmaya başlanıyor kelime ve sanat eserinin biricikliğinden besleniyor, tekrarın sanatın evrensel tanımına dayanan doğasına ters bir yönü var. Festivallerin, çoğu filmi ancak bir kerecik izleyebildiğimiz kısa duraklar olması ve film festivallerin sanat sinemasının nefes almasını sürdüren yapılar olması da bu anlamda tesadüf değil. Malte Hagener ve Marjike de Walck da yeni medya çağında sinefil kavramının şekil değiştirdiği ve televizyon ve internetten de film izlemekten hoşlanan çok insan olduğunu bunların da telephile veya videophile olarak tanımlanabileceklerini belirtiyor, çoğunlukla ev ortamındaki bu araçlarda film izlemekten aldıkları hazları da videosantrik hazlar olarak addediyor. İnternette filmleri izlemeyi tercih eden genç arkadaşlar eğer sinema salonuna gitme imkanı olup da filmleri çoğunlukla bilgisayardan izliyorlarsa kendilerine telefil veya videofil demeleri, film lover, film delisi gibi ifadeleri gönül rahatlığıyla kullanabilecekleri illa sinefili kullanmak istiyorlarsa da (akademik olarak bu da tartışılıyor) kendilerine sinefil 2.0 demeleri doğru olacaktır. Yoksa kendilerine sadece sinefil demek onların film izleme deneyiminin kavramsal karşılığı değil, sinema tarihi böyle diyor, ilgilendiklerini söyledikleri sanat dalının tarihini de umursamıyorlarsa başka ne denebilir ki...

Kaynak:

De Valck, Marjike ve Hagener, Malte (Ed); Cinephilia, Movies, Love and Memory, Amsterdam University Press, 2005.

Not:

Sinefil üzerine yukarıdaki kaynaktan ve başka kaynaklar da kullanılarak daha da uzun yazılar yazılabilir, batı literatürü bu konuda oldukça zengin ama yazının okunması iyice zorlaşmasın diye uzatmak istemedim.


Yazıya Yapılan Geridönüşlere Cevap Mahiyetinde

15 Ocak'ta yukarıda kaleme aldığım Sinefil 2.0'lar Rahatsız! adlı yazı beklemediğim ölçüde ilgiyle karşılandı. Tahmin edileceği gibi konu hakkında yeterince (hatta hiç) okumayan-araştırmayan ve filmleri çoğunlukla bilgisayarlarında izleyen gençler olumsuz; sinema sanatıyla daha karakterli biçimde ilişki kuran ne güzel tesadüf ki benim de 'saygı duyduğum çok az sayıdaki'  eleştirmenlerden bazıları olumlu geri dönüşlerde bulundular. Olumsuz geri dönüşte bulunan gençlerin inatla sinefiliz işte sinefiliz işte tepkilerini twitter'da üsluplu ama içimden gülerek ve aslında üzülerek izledim. Onların hiçbir okuma yapmadan altı boş iddialarda bulunmaları, üstelik üniversite okuyan-okumuş gençler açısından talihsizlik. Yukarıdaki yazının altına onların iddialarına karşı ne denebilir üzerinden kısaca birkaç eklemenin de anlamlı olduğunu düşündüm, ve italik ile yukarıdakinden ayrıştırdığım şu an okuduğunuz bu yazıyı kaleme aldım. Twitter'da bir genç İngilizce sözlüğün sinefili böylesine temellendirmediği ve sadece film izlemeye duyulan aşk dediği için ille de onu baz almamız gerektiğini söylemişti. Sözlüklere bu kelime girdiğinde sinema salonu dışında film izleme diye bir kültür yoktu ki, sözlük niye öyle bir ayrıştırma yapsın dedim kendisine. Burada iki önemli nokta var: Bu genç arkadaşın dile getirmeye çalıştığı kelimelerin şekli, anlamı zamanla değişebilir farklı bir bağlama oturabilir düşüncesi kuşkusuz haksız bir düşünce değil, yalnız o dediği kimin yarattığı belli olmayan gündelik dil için geçerli, örneğin 'oldukça' kelimesi uzun yıllar önce, az anlamına gelirken yıllardır o şekilde kullanmıyoruz ve öyle bir anlama geldiğini derinlikli araştırma yapmadan bilemiyoruz, kelime gündelik dilde konuşula konuşula değişikliğe uğramış. Ya sarı rengine neden kırmızı, kırmızıya neden mavi demediğimizi de bilmiyoruz. Bu kelimelerin nasıl ortaya çıktığını bilmiyoruz çünkü, mesele bu. Sinefil kelimesi ise nasıl ortaya çıktığı bilinmeyen bir kelime değil, nasıl, kimler tarafından hangi yıllarda ortaya çıkarıldığını çok iyi biliyoruz (ama bu genç arkadaşlar bilmiyor, bilmek istemiyor). O yüzden biz böyle gördük böyle kullanıyoruz demek, tam da Tunca Arslan'ın bahsettiği sinema tarihini bilmezler cümlesine tekabül ediyor, biz böyle kullanıyoruz, sözlükte de film izleme tutkusu demiş geçmiş demek, o tarihi bilmemenin yanında saygı da duymamak demek, malum sinefil demek Andre Bazin ve çevresi, Cahiers du Cinema demek, sinemanın sanat olarak tescili anlamına gelen Fransız Yeni Dalgası demektir aynı zamanda. Diğer önemli bir nokta neden biz sinefil olmuyoruz da en iyi ihtimal ile sinefil 2.0 oluyoruz diyen de oldu. Hayır sinefil 2.0'ı da kabul etmem sinefilim sinefil diyor arkadaş :)) Peki arkadaşım sana sinefil diyelim demesine de. Laptopla ya da ona benzer, ev ortamında film izleme olanaklarının yanında eski biçimine (karanlık salon, büyük perde) çok yakın bir biçimde (belki eski tip projeksiyon terk edilmeye başlandı) sinema salonlarında da filmler tüm hızıyla gösterilmeye devam ediyor, festivaller hatta festivalleri vizyonun içine yerleştirebilen Başka Sinema gibi alternatif ağlar da yeni düzene uyum sağlarken eski geleneği de sürdürüyor ve bugün bir çok ülkede bir çok insan sinema salonlarında film izlemeyi tercih ediyor, bilgisayarda izlemeyi tercih edene sinefil diyeceksek, sinema salonunda izleyene ne diyeceğiz peki. Ev ortamında küçücük ekranda izleyip film bittiğinde üst köşede videoyu kapa anlamındaki X tuşuna basıp evin içindeki hayata devam etmekle, karanlık salonda koca perdede film bittikten sonra sokağa kendini atıp karanlıktan sonraki o ışığa, oksijene maruz kalmanın aynı şey mi olduğunu düşünüyorsun? Sana sinefil dersek sinema salonunda izleyene başka bir şey dememiz gerekir genç dostum. Sinefil kelimesi çıktığında sinema salonunda film izleyenler için çıktı, önce o vardı, işte o yüzden senin film izleme deneyimine 'sinefil' dışında başka bir şey demek zorundayız, şansına küs :(( 

4 Ocak 2016 Pazartesi

Yılın İlk Yazısı Yerli Sinemalardan...

Son Dönem 'Arthouse' Yerli Filmlerde Ortak Dokular Dikkat Çekiyor


Tür filmleri sabit kolay kolay değişmeyen formüllerin sinemasıdır der Zafer Özden, sonra şöyle bir ekleme yapar: dönemin psikolojik atmosferi bu filmlerin üzerinde bazı rötuşlar yapabilir. Dün izlediğim bir film 'dönemin psikolojik atmosferi' cümlesini düşündürdü bana. Aslında daha önce izlediğim iki hatta üç filmden sonra Baskın: Karabasan adlı yerli korku filmini de izleyince bu düşünce iyice netleşti. Toronto'da gösterilmiş ilk korku filmimiz az şey mi? Mesele atmosfer yaratmaksa, filmin özellikle ilk 1/3'lük kesimi gerçekten ülke sinemasının üzerinde ama sonra bir şey oluyor, klişelerin ve meselesini net bir şekilde ortaya dökemeyen bulamaç gibi bir senaryonun içinde kaybolup gidiyoruz. Ne anlatmak istediği belli olmayan Oedipus kompleksi, ülkenin vaziyeti, tonla metafor, bir yere oturmayan nonlineer anlatım bizi hiçbir yere taşımıyor taşıyamıyor. Bence hayalkırıklığı... Ancak klostrofobiyle seyreden halüsinasyonlar ve ulaştığı cinnet halinin son dönemde izlediğimiz önemli yerli filmlerde ardı ardına karşımıza çıkması tesadüften ibaret mi? Aynı dönem film yapan yönetmenlerdeki bu ruh kardeşliği ne ifade ediyor? Önce Venedik ödüllü Abluka sonra Sundance'ta yarışan Sarmaşık da korku filmi türünde olmamalarına rağmen bu öğelerden fazlasıyla beslenen filmler değil miydi? Peki birinde köpek eti yemeyi, diğerinde salyangozları, sarmaşıkları bir diğerinde kurbağaları nereye koyacağız? Aynı dönemin yönetmenlerindeki bu kadar benzerlik, ortak bir 'delirium' işareti midir? Her ne kadar bir Amerikan filminin Türkiye uyarlaması olsa da klostrofobi bağlamında Mustang bile bir oranda bunlara eklense abes mi kaçar? Sanat çağının aynasıdır denir. Şayet sinema da hala o sanatın kayda değer bir aynası olmayı sürdürüyorsa ve cidden dönemin ruhunu yerli-yabancı festivallerde ses getirmiş yukarıda saydığım filmler yansıtıyorsa vay halimize...

Düğün Dernek 2 Rekoru Kıramadı

Film vizyona girdiğinde merak edilen soru şuydu: Serinin ilk filmi beklenin de üzerinde bir izleyici sayısına ulaşınca (tam olarak 6.980.070 kişi izledi) serinin ikincisi 1989'dan itibaren Türkiye'de açıklanmaya başlanan verilere göre en çok insanın izlediği film olma özelliğine sahip Recep İvedik 4'ü (7.369.098) acaba geçebilecek mi? 1300 salonda rekor gösterimle başlamasına ve kayda değer bir başlangıç yapmasına karşın serinin ilk örneğindeki gibi daha sonraki haftalarda ivme kaybetmese hatta arttırabilse bu belki mümkün olacaktı ama üçüncü haftanın sonunda Düğün Dernek 2 bunu yapamadı. Çok büyük olasılıkla 6 milyona yaklaşıp geçip Recep İvedik 4'ün gişesine ulaşamadan döngüsünü tamamlayacak.

Kitap Müjdesi

Filmin Sonuna Yolculuk -Türkiye Sinemasından Kesitler- adlı bir kitap matbaada basılıyor şu an, birkaç güne kadar raflarda yerini alacaktır. Bu ülkede sinema yapan çeşitli yönetmenlere dair birçok yazarın yazıları mevcut. Türkiye sineması bağlamında belki ironik bir örnek teşkil eden Deniz Gamze Ergüven'in Mustang'ine Kasım'da çok kısaca değinmiştim. Kitapta bu güncel, Oscar ödüllerinde de 'shortlist'e kalmış filmin"Türkiyeliliği'ne" ilişkin genişçe bir yazıyı da ben kaleme aldım.



30 Aralık 2015 Çarşamba

Tuhaf Bir Aşk Filmi ve Yılın En İyileri

Dogtooth ile sinema dünyasına adım attığında beklenmedik bir heyecan yaratan bir yaratıcı Yorgos Lanthimos, o filmi izlediğimde sinema kamuoyunda yaratılan akıma kapılmayıp biraz mesafeli yaklaşmıştım bu kez de öyle yaklaşıyorum, kimse kusura bakmasın. 
The Lobster'dan çıktıktan sonra sevmekle sevmemek arasında kararsız kaldım, ilginci filmi izlerken de iyi bir film olup olmadığı konusunda gittim geldim. Sanıyorum ki ilk yarıda olumlu hislerim daha güçlüydü. Yine distopik bir evren ve o evrende bekar olmak suç, bir otele gidiyorsunuz ve kısıtlı süre içerisinde (45 gün) partöner bulmanız gerekiyor. Filmin ilk yarısı bu otelde çeşitli küçük maceralar eşliğinde geçiyor. Son derece ince, yaratıcı bir mizahla örülü kimi sahneler de cabası, birkaç kez kahkaha attım ki sinemada kolay gülen biri değilim. İkinci yarıdaysa başrol karakterimiz (Colin Farrell) otelden uzaklaşıyor. Filmin yönü bir oranda değişir gibi oluyor. Bu kez ormanda 'yalnız olmamanın' cezalandırıldığı öncekinden bağımsız olmayan bir evrene dahil oluyoruz. İlkine karşıtlık kurmak için oluşturulmuş bir yeni evren. İlkinde zorlamayla aşkı bulamayan karakterimiz aşkın yasaklandığı yerde aşkı buluyor da bunu yaşayabilmek ne mümkün...Yönetmenin baskıyla değil özgürce istenileni yaşamanın ve her şartta aşkın imkansızlığını (tamamen özgür de olsak) anlatmak istediği söylenebilir. Sık sık dağılan hikayeyi toparlayabilse çok daha etkileyici bir film olurmuş diye de düşünüyorum, bunu başaramış. Bu kez çokuluslu bir kadroyla çalışan yönetmen umalım ki bundan sonra daha iyi filmler yapsın. 

Yıllar önce Almadovar'ın İçinde Yaşadığım Deri filmi için yazdığım Sabahattin Ali'nin Değirmen öyküsünün finaline benzer (bu sefer birebir aynısı) bir sahneyi müjdelese de, böyle bir sahneyi bizlere tattırmadan bitiriyor filmi. Sabahattin Ali öykülerindeki karakterlerin insanı şaşkına çevirebilecek hamlelerini görmek kolay değil bu modern dünyada, elbet. Her ne kadar izlediğimiz distopya olsa da bu daha gerçekçi muhtemelen... Kısaca iki yıl önce izlediğim burjuva yaşamın huzuruna çöreklenen (izleyenler hatırlayacaktır) Borgman ayarı bir film The Lobster ondan eksiği de fazlası da yok bana göre. Yıldız: * * *

Bir yılı daha geride bıraktık. Sinema yönünden geçen yıl olduğu kadar iyi olmasa da kabul edilebilir düzeyin üzerinde oldukça film gördüm ve en iyiler listemi yaptım. Daha önceki yıllardan farkı, bu filmler arasında sıralama yapmanın zorluğu oldu, hepsi bu kez hiç olmadığı kadar birbirine yakındı benim için. Sırasız ya da en beğendiklerim ve biraz daha az beğendiklerim şeklinde iki grup yapsam da olurdu. Ayrıca 2015 yılında 'vizyona girmiş' filmlerden oluşturdum listeyi, bu yıl izlediğim ama vizyona düşmeyen filmleri almadım.

1-Hungry Hearts
2-Victoria
3-Leviathan
4-Mommy
5-Taxi Teheran
6-45 Years
7-Foxcatcher 
8-Abluka
9-It Follows
10-Phoenix



8 Kasım 2015 Pazar

Üç Yerli Film, Üç Farklı Biçem

Ardı ardına yılın kayda değer yerli yapımları vizyona giriyor. Önce Bulantı, sonra Mustang şimdiyse Abluka. Bence bunlar arasında en iyisi Abluka. Hem sağlam bir mizansenin desteklediği alegorik anlatım hem de sert sayılabilecek içeriğiyle ülkemizin alışık olmadığı ilginç bir film bu.

                                                                                                          Altın Aslan'lık Abluka

Yine bu blogta 3 yıl önce Tepenin Ardı'nı Altın Koza FF'deki prömiyerinde izledikten sonra Bravo Emin Alper ! diye biten bir yazı kaleme almıştım. Oradan devam ediyorum. Bir kez daha Bravo Emin Alper ! Tepenin Ardı'nı, Ceylan'ın Bir Zamanlar Anadolu'da estetiğine de göz kırpan alışık olmadığımız bir politik alegori olarak alkışlamıştık. Alper orada yakaladığı başarıyı sinema dili bağlamında bir adım daha ileri taşıyor, 'soft distopya' olarak ifade edilebilecek bir filme imza atıyor. 20 yıl hapis yattıktan sonra şartlı tahliye olan abi ve kardeşinin ateş hattındaki bir mahallede adım adım birbirlerine yönelik septik bakışlarının paranoyaya evrilişini ustalıkla resmediyor, üstelik politik sinemanın göbeğinde sayılabilecek bir film yapmasına karşın asla indirgemeci, kolaycı yaklaşımlara prim vermeden didaktizme savrulmadan... Filmin omurgasında iki kardeş olsa da yeterince üzerinde durulmayan bir karı-koca, ve nadiren gördüğümüz diğer mahalleliler de onlara eşlik ediyor. Yönetmenin 'köpek ve kadın' üzerinden flulaştırdığı iki kardeşin birbirlerinden kopuşunu resmettiği sahneler gerçekten enfes. Hani Tarantino'nun Pulp Fiction'ında, Gus Van Sant'ın Elephant'ında, Fatih Akın'ın Yaşamın Kıyısı'ndasında, Inarritu'nun ilk dönem filmlerinde 'zaman' algımızı yerle bir eden 'yaratıcı kurgu' ustalığının bir benzeri var burada, tabii ses tasarımıyla koşut giden. Yalnız Alper'in köpeğe bakışının da Inarritu ve diğer Meksikalı'larda olduğundan daha sevecen bir tarafta durduğunu da ekleyelim, bilmem çok önemli mi? 

Belki iddialı olacak ama Nuri Bilge Ceylan'dan sonra Cannes'ın kırmızı halısında belki daha da sonra elinde bir Altın Palmiye'yle göreceğiz Emin Alper'i, şu an ilerisi için Türkiye'den Ceylan dışında bu ödüle en yakın kişi kanımca. Belki de önce bu yıl az farkla Desde Alla'ya kaybettiği Altın Aslan'ı alacak, neden olmasın?

Yıldız: * * *

Ergüven'in ve Demirkubuz'un Filmleri

Deniz Gamze Ergüven'in Mustang'i Sofia Coppala'nın 1999 yapımı Masumiyetin İntiharı'nın açık bir Türkiye uyarlaması, yer yer başarılı ama bazen ipin ucunu kaçırmış bir uyarlama gibi, buraları ya Fransa'da yaşayan bir yabancı gözüyle çiziyor ya da yönetmen buraları gerçekten böyle görmek istiyor, bilemiyorum, bir ilk filme göre olgun bir sinema dili kotarmış Ergüven, her şeye rağmen seküler dünyanın genç kadını zincirlerinden kurtarmak isteyen bir özgürlük çığlığı olarak değerli. Oscar'larda Fransa'nın adayı olmasının yanı sıra EFA (Avrupa Film Ödülleri)'de En İyi Film Adayları arasında olması da batının seküler-özgürlükçü vurguya ne kadar değer verdiğiyle alakalı belki de. 

Yıldız: * *


Zeki Demirkubuz’un kadınlara yönelik Pavesevari mesafeli bakışı son filmi Bulantı'da da mevcut, az da olsa açılan kapanan kapılar varoluşçu yalnızlık, kayıtsızlık ve sanki çaresizlik. Asgari bir ritmi, tutarlılığı olan senaryo, yer yer heyecanlandıran özenle yazılmış bazı diyaloglar, basit psikolojik analizler…

Demirkubuz filmlerinde kötülük öncelikle kadınlardan gelir, erkeklerin hayatını mahvederler. Bir tek başrolünde Demirkubuz’un olduğu Bekleme Odası ‘nda durum tersine işliyordu. Başrolünde yine Demirkubuz’un olduğu Bulantı’da kötülük iki taraftan da geliyor ve bu açıdan belki daha adil, dengeli bir bakış açısına sahip film.  Finali de çok ilginç olmasa da farklı bir şeyler yapmak istiyor Demirkubuz, Dostoyevski romanlarını biraz andırıyor,  bir anda pek beklenmedik davranışlar sergileyen karakter(ler)… Belki Demirkubuz için biraz değişik bir adım bu ama beni yine de yeterince tatmin etmiyor.

Yıldız. *  

4 Ekim 2015 Pazar

Filmekimi'nden 5 Farklı Film 5 Farklı Yönetmen 5 Farklı Ülke

Dheepan: İşte Gerçekçi Sanat Sineması'nın Dayanılmaz Ağırlığı !

Jacques Audiard yıllar önce Un Prophete (Bir Kahin) ile çok yaklaşıp alamadığı Altın Palmiye'yi Dheepan ile aldığında birçok kişi ödülün sanki yanlış filmle geldiğini düşünmüştü. Kabul etmek gerekir ki Audiard popülizm tuzağına düşebileceği sınırı iyi bilen, ucuz numaralara/gösterişe prim vermeyen ama izleyici gözünden de filmlerin nasıl alımlandığının sonucu 'izlenebilirlik' denen olgunun en iyi farkında olan yönetmenlerden. Dheepan'dan önce benim izlediğim 3 filminin hepsi güçlü filmlerdi. Dheepan da öyle. Yine okullarda yönetmenlik derslerinde gösterilecek incelikte kimi sahneler, doğal-güçlü oyunculuklar, yoğun bir ritim duygusuna koşut giden bireysel dramlar ardındaki toplumsal-siyasal göndermeler...
Un Prophete'de hapishane mikrokozmozunda iktidar savaşı ve güç dengelerinin onulmaz değişkenliği üzerine ders veriyordu Audiard. Bu kez de Sri Lanka'da Tamil Ealam gerillalarının yenik düşmesiyle Fransa'ya mülteci olarak gelen Dheepan ve formalite icabı yanına verilen karısı ve çocuğuyla Fransa'da ayakta kalma mücadelesini irdeliyor. Belki savaştan kaçıp büyük demokrasilerin kucağında huzura kavuşacağını umuyordu bu aile ama aynı savaşın farklı bir tezahürü burada kendini gösteriyor ve savaş ne yazık ki bu insanların yakasını bırakmıyor. Belki de karısının Fransa'dan kaçmak isterken Dheepan'a söylediği cümlede gizli bazı şeyler: Dheepan bu savaş diğerinden farklı derken, neden farklı bu sefer sen savaşmadığın için mi? diyordu karısı. Savaşıyor Dheepan da ve sonunda Fransa'dan çıkıp kadının filmin başından beri adını boşuna yinelemediği eski kolonyalistleri İngiltere'nin kucağına düşüyorlar. Kaderin cilvesi ! Avrupa'nın belki de en güncel en yakıcı problemi göçmen sorununu yönetmen her zaman yaptığı gibi öncelikle bireyin (hatta varoluşçu bile dense yeri) yaşadıkları üzerinden anlatıyor. İşte gerçekçi sanat sinemasının dayanılmaz ağırlığı ! Yıldız: * * * * 

Venedik'deki Altın Aslan töreninde Nuri Bilge Ceylan'a dönerek 'My Master' diye seslenen Lorenzo Vigas'ın Desde Alla'sı (Uzaktan) neresinden bakarsanız bakın ilginç bir film. Orta yaşlı bir adamın genç bir oğlanı adım adım baştan çıkardığı, duyguların bir noktadan sonra değişkenlik gösterdiği film mütevazi dokusunun ardında insanevladının derin dehlizlerine davet ediyor izleyicisini. Rollerin değişimi Joseph Losey başyapıtı The Servant'ı da akla getiriyor sanki. Yönetmenin ilk filmi olmasına karşılık merak duygusunu bir an olsun kaybettirmeden adeta ölçülmüş biçilmiş hissi veren senaryosuyla sürpriz sayılabilecek finali de içine katarak belli bir bütünü tamamlıyor. Yıldız: * * * Diğer ilk filmiyle Filmekimi'ne konuk olan Nemes Laszlo'nun filmi Saul'un Oğlu içinse aynı yorumu yapmak zor. Yahudi toplama kampında ölüme gönderilen bir çocuğu gömmek isteyen bir adamın çabasını biçemsel numaraların ardında içerik-senaryo denklemiyle bütünleştiremeyince yavan bir film çıkmış ortaya. Belki de Cannes'da son yıllarda tonla övgü ve de ödül alıp (Grand Prix ve Fipresci) bende en derin hayal kırıklığı yaratan film Saul'un Oğlu'dur. Yıldız: *

Todd Haynes, Carol adlı filmiyle Cannes'da kendinden epeyce söz etmişti. Belki de Anglo-Sakson, Anglo-Amerikan tarafgirliğinden ibaretmiş bu kadar patırtı koparması. Yönetmen, 1950'lerin ABD'sinde geçen hikayede orta yaşlı, varlıklı, burjuva yaşantısının muhafazakar ahlak kafesine sıkışmış bir kadının noel eşyaları satan dükkanda tanıştığı genç bir kadınla yaşadığı aşkı anlatırken yalın, hatta belli ölçüde şiirsel ama son derece klasik bir anlatıma başvurmuş. Çokça bakışların bazen de sözlerin bir şeyler anlattığı, pastoral görüntülerin ardında yerinde bir müzik kullanımıyla da belli bir etkileyicilik yakalayan film anlattığı yıllarında de etkisiyle olacak ki 1960'ların sonunda gündeme gelecek Yeni-Holywood filmlerinin atmosferine yaklaşıyor. Carol baştan sona kendini gayet zevkle izletse de dokunduğu heteroseksist tutuculuğu ne yazık ki derinleştiremiyor. Düz, sığ ama ele aldığı konu başta olmak üzere bazı açılardan yine de kaydadeğer bir film olarak akıllarda yer edeceğe benziyor... 
Yıldız: * * * 

BFI'dan Geoff Andrew'in 2002 yapımı Oğul Odası'ndan sonraki en iyi filmi dediği Mia Madre (Annem) ile Nanni Moretti en kişisel filmlerinden birine imza atmış, onun alter egosu denebilecek toplumsal filmler çeken kadın yönetmenin işi ve hasta annesiyle yaşadığı gerilimleri konu etmiş. Ancak pek çok insanın yaşayabileceği gündeliğin ağırlığı ötesine filmi götüremeyen tam olarak yoğunlaşacağı kanalı, vurucu odağı bir türlü bulamamış bir film. Yönetmenin bir önceki filmi Habemus Papam'ın böyle bir sorunu yoktu mesela. Papalık kurumuydu eleştiri-mizah konusu, netti. Annem'de güldüren anlar da yok değil ama kesinlikle doyurmuyor, doyurmuyor. Yıldız: * *


19 Eylül 2015 Cumartesi

Eleştirmenlerimizin Cannes'a 'Fransız' Kalışı ve Sicario

Yılın ilk Cannes menşeli filmi, Dennis Villeneuve'ün Sicario'su bu hafta vizyona girdi. Allahım Villeneuve'ün en iyisi diyenler mi, dört dörtlük sinema diyenler mi, zımba gibi film diyenler mi ne ararsınız hepsi mevcut. Toplumun dört bir tarafı yoz ise, eleştiri kurumunun, bambaşka şeyler söylemesini bekleme hakkımız var mı? Bu yozluk onları da bir biçimde kapsamaz mı? Elbette (önemli bir kısmının hakkını yemeyelim) hepsini kapsamasa da eğilim bu yozlaşmışlığın tarafında. İlginç gelen bazı eleştirmenlerin filmin Cannes'da aldığı olumsuz tepkilere de şaşırmaları. Efendim Cannes'da nasıl beğenilmezmiş, siz Cannes'daki yorumlara aldırmayınmış, karşımızda büyük bir film varmış. Bir kere ülkemizin eleştirmen güruhunun çoğu Cannes'a adım bile atmıyor, bir şekilde takip etseler bile Cannes'ın nasıl bir dinamiğe sahip olduğunu cidden bilmiyorlar. Cannes'da yarışma filmlerini izlemeye giden ve birkaç gün sonra hangi filmin ne ödül alacağını yazması gereken şahıs, filmin 8 ay sonra gündeme gelecek Oscar'daki şansını yazmaya kalkıyor. Pes ! Cannes popülizmin çok türlüsünü (Hollywood yıldızları, skandallar, partiler, market bölümü, hatta kırmızı halı..) etkili şekilde kullanan, bu açıdan popülist yaklaşımlara sahip filmleri az da olsa yarışmaya da dahil eden ama bunları kolay kolay onurlandırmayan, cesur kararlara imza atan, sanat sinemasından uzak gördüklerini de haliyle pek beğenmeyen, ciddi, sinefil, elit (her ne diyorsanız) bir ortam. Bu yönünü özenle korumaya çalışıyor. Cannes'ı Cannes yapan, (dünyanın 1 numaralı film festivali) vizyona girdiğinde ticari sinemanın düzeyli örneği olarak rahatlıkla görülecek filmleri yarışmaya alsa bile tabiri caizse yerin dibine sokan bir yer olması. Inglorous Basterds, Killing Them Softly hatta Drive, kimi Clint Eastwood filmleri bile benzer akıbete uğramadı mı? O yüzden Sicario'nun da Cannes'da ağırlıklı olarak olumsuz eleştiriler almış olmasına şaşırmayın, hatta sevgili eleştirmenler şunu deyin: Bu filmin Cannes'da 'resmi seçki'de ne işi var olmasa da olurmuş. Ama yazının başında belirttiğim gibi Cannes'ın da bazı denge problemleri yaşadığı ve yıllardır diplomasinin kurallarıyla en zor koşullar altında (onu para/değişim değeri olarak düşünün) özünü incitmeden en az tavizle hedefe ulaştığını görürsek taşlar yerine oturur. 

Tekrar Villeneuve'ün Sicario'suna dönersek de düpedüz ana akım bir film bu, kan gövdeyi götürüyor, aksiyonu yüksek, orta bölümde tempo düşse de zor da olsa kendini izlettiriyor, hukukun olmadığı yerde hukuksuzluğu başka hukuksuzluklarla çözmek mubah görülüyor. Benicio Del Toro'nun canlandırdığı karakterin Emily Blunt'a dediği gibi burası kurtlar sofrası oldu, sen böyle biri değilsin yerler seni... Meksika'nın uyuşturucu kartellerinden intikam almak için Kolombiya karteliyle çalışan rövanşist bir FBI ajanını canlandırıyor Del Toro. Bunun yanında filmin belki de yaratıcı özelliğe sahip tek parçası, Meksika'daki pisliğin içine batmış (belli ki istemeden) polis memuru ve onun oğluyla silahların uzağında futbolla kurdukları ilişki (artık ne kadar mümkünse). 

Bir yazıda Latin Amerika'da futbolun bir kaçış olarak görülse bile uyuşturucu kartelleri ve silahın gölgesinden çıkamayan bir etkinlik olduğu güzelce dile getirilmiş. Futbolcu Escobar'ın ülkesi Kolombiya'da başına gelenleri unuttuk mu? Ama buna dair birşeyler söylemiyor bize film, yazı bizlerin bunları biliyor varsaymamız gerektiğini savunuyor adeta. Bunları bilmek zorunda değiliz ! Eğer bir film zengin bir film olduğunu iddia ediyorsa daha fazla bilgi vermeli bize. O bilgiyi zorlayıcı şekillerde de sunabilir ama bir şekilde sunacak. Sonuçta az da olsa, özellikle finale doğru kayda değer anlar yaşatsa da dünyanın yaşadığı çıkmazı bir kez daha göstermekten hatta insanların kötü olmaktan başka şansı neredeyse yok demek dışında hiçbir şey yapmıyor Sicario. 

Yönetmeni ben 4 yıl kadar önce Oscar adayı da olan Incendies (İçimdeki Yangın) ile tanımıştım, o da en az bu kadar ana akım bir işti ancak senaryosundaki can alıcı sürpriz ile biraz daha çok sevmiştim. 

Meksika kartelleri ve masumiyetin yok oluşu bu karteller ve devlet ilişkisi üzerine daha incelikli bir film izlemek isteyenlere de 2 yıl önce yine Cannes'da yarışan Amat Escalante'nin yönetmenliğini gerçekleştirdiği Heli'yi önererek yazımı bitireyim.

Yıldız: *

8 Ağustos 2015 Cumartesi

İtalyan Sineması'ndan Bir Mini Zirve

Saverio Costanzo'nun yönetmenliğini üstlendiği Aç Kalpler, sinemada pek rastlamadığımız bebeğin bakımı konusunu ebeveynlerin keskin anlayış farklılıkları üzerinden irdelerken kelimenin olumlu anlamıyla izleyicisini perişan ediyor...


Sinema entelektüel derinlik, güçlü bir teknik ve ona eşlik eden yaratıcı buluşlarla mı daha büyük olur yoksa bunları belli ölçüde başarıp hiç alışılmadık bir öyküyü perdeye getirmekle mi? Aç Kalpler ilk andan itibaren ikinci tanıma uyan ne kadar özgün bir deneyim yaşatacağının sinyallerini veriyor sanki, çok rahatlıkla söyleyebilirim ki son yıllarda karşılaştığım en muhteşem açılış sekansı bu: Mina ve Jude'un tesadüfi biçimde (Mina'nın yanlışlıkla erkek tuvaletine girmesiyle) bir lokantanın tuvaletinde karşılaşmalarının; gayet mizahi ve düşük tonda gerilimi ve duygusallığı da barındıran yaklaşık 8 dakikasından sonra ikilinin arasındaki tutkulu birlikteliklerine tanık oluyoruz. Aslında kadının uyarısına karşın biraz da erkeğin iradesizliği sonucu gelen istenmeyen gebelik ve bu aşkın evlilikle taçlanışı birbirini izliyor. Bu noktaya kadar romantik sinemanın kodlarıyla ilerleyen film, bebeğin doğumuyla beraber kademeli biçimde dört dörtlük bir psikolojik gerilime evriliyor, çünkü Mina vegan ve kendi gibi bebeğine de süt ve yumurta dahil hayvandan elde edilen hiçbir ürünü yedirmiyor ve kocası Jude da zamanla bu durumdan rahatsız oluyor, bebekte sağlık sorunları oluşabileceğini düşünüyor, nitekim doktor da bir gelişim geriliği tespit ediyor bebekte. Ama annesi yaklaşımından geri adım atmıyor ve 'onun annesi benim, güven bana' diyerek çocuğu kendi inandığı alternatif metotlarla beslemeye bir şekilde devam ediyor. Kocasıyla arasındaki çatışma aralarındaki içten aşka rağmen giderek büyüyor, ilk baştaki o büyük tutkunun, gözlerdeki parıltının nasıl da tüm çabalara karşın sönmeye başladığını olağanüstü performansların da etkisiyle görüyorsunuz. İnsanı biraz da bu yürek burucu durum sarsıyor, nasıl sarsmasın! Film bir noktadan sonra neredeyse Hitchcockla kıyaslanacak denli korku sinemasının sınırlarına kadar tırmanan bir hal alıyor, şaşırtıyor ve şok finaliyle koltuklarımızdan kalkmamıza dakikalarca izin vermiyor. Taze ebeveyn olmanın çıkmazları, çocuk sahibi olmak için karşımızdakini ne kadar tanıyoruz sorularının etrafında bebeğin bakımına anne mi karar vermelidir yoksa onun yerine modern bilim mi gibi ikilemler üzerinde de beyin jimnastiği yapmayı sağlayan bu tuhaf, irkiltici, kendine has filmi tüm has sinemaseverlere şiddetle öneririm. Pek çok insanın tatile gittiği şu Ağustos ayında Ankara Film Festival'inde izleyip yazma fırsatı bulduğum Victoria ile birlikte vizyonda karşımıza çıkan bir mücevher Aç Kalpler. Ayrıca geçen yıl yarıştığı Venedik Film Festival'inde Altın Aslan'ı İnsanları Seyreden Güvercin yerine Aç Kalpler alsaymış keşke demeden de edemedim, üstelik izlenebilirliği de daha yüksek bir film kanımca.

Yıldız: * * * *