Pandemi koşullarının mutasyonların da etkisiyle olası senaryoların en kötülerinden birini yaşattığı ve önümüzü görmekte zorlandığımız şu dönemde neyse ki edebiyat yönünden şanslıydık. Yaşayan yazarların en iyilerinden biri olarak görülebilecek Orhan Pamuk'un tarihi olduğu kadar hatta belki daha fazla siyasi roman türünde değerlendirilmesi gereken Veba Geceleri romanı has sanata susuzluğumuzu belli ölçüde giderdi. Ama tahmin edilebileceği gibi ilgi, çeşitli pazarlama tekniklerine rağmen okumayı sevmeyen geniş kitlelerin sinemaya (adı üstünde kitle sineması) ve özellikle dizilere gösterdiği ilginin çok çok altında kaldığı için bir tartışma ortamı da yaratamadı. Yazarın şahsına duyulan nefret ve sanki edebiyatla güçlü ilişkileri varmışçasına yazarın hiçbir romanını okumadan ya da bitiremeden yazarın yazarlığını kötüleyenlerin atıp tuttuklarını saymıyoruz elbette... Diğer yandan İstanbul Film Festivali 40. yılını sınırlı sayıda filmle çevrimiçi olarak sessiz sedasız gerçekleştirdi ve gerçekleşiyor. Bu süreçte ah ! keşke sinemalarda izleseydik dediğim bir filmle de karşılaşmış bulunmaktayım. Les Choses qu'on dit, les choses qu'on fait adlı (sanırım Söylediğimiz Şeyler, Yaptığımız Şeyler anlamına geliyor) Türkçe'ye filmin içeriğine son derece uygun bir çeviriyle Gönül İşleri olarak geçen film, yine en iyi şekilde Fransızlar'ın kotarabileceği türden bir karmaşık ilişkiler filmi. Arzular, aşk, ilişki, evlilik, dostluk gibi kavramlara toplu ve sistematik bir akış atan film yeni tanışan Daphne ve Maxime karakterlerinin geçmiş ilişkilerini birbirine anlatmasıyla başlayıp daha sonra geçmişin de geçmişinin anlatımıyla iki saat içinde giderek genleşen bir yapıya bürünüyor. Birbiriyle bağlantılı pek çok ilişkiye dair bilgilere sahip olduğumuz filmdeki bu ilişkilerde kendi hayatlarımızdan bir takım izleri bulmak da mümkün olsa gerek. Ama gerçekten pek çok Fransız filminde (Bazı Avrupa ortak yapımları olarak genişletmek de mümkün) olduğu gibi buradaki karakterler dürüstlükleriyle olduğu kadar dürüst olamadıkları anlarda dahi kendilerine saygı duyulacak soylu hislere sahip. Film bittiğinde karakterlerden hiçbirine kızmak ya da onları yargılamak mümkün değil ama anlamak mümkün.
15 Nisan 2021 Perşembe
7 Ocak 2021 Perşembe
Bir İtalyan Filmi Ve Yine Şu Erkeklik Meselesi Ve Sevgisiz Büyüyen Çocuklar
Sinemaların açılışı bir kez daha ertelendi. Bu kez Mart'a. Öyle olunca da en başta Başka Sinema, ve daha sonra İstanbul Film Festivali için ellerindeki filmleri çevrimiçinde göstermekten başka şans kalmadı... Diğer yandan filmleri çevrimiçinde göstermek için zaten biraz fazla hevesli değiller miydi? Bir öngörümüydü bilinmez çoğu filmi çevrimiçinde tüketmişlerdi ve geriye herhalde bir avuç film kalmıştı... Festival geçen yıl fiziksel olarak gerçekleşebilseydi muhtemelen orada gösterilecek filmlerden biri, D'Innocenzo Kardeşlerin Favolacce (Çirkin Masallar) adlı filmi gösterildi mesela. Pek çok İtalyan filminin ya da İtalyan kökenli yönetmenin kadim meselesi iktidar olgusuyla ilintili bir film. Mafyanın anavatanı olan bu ülkenin çıkardığı bu filmler hiç kuşkusuz onulmaz iktidar hırsının filmleridir ya da mafya filmi olmasına bile gerek yok, Matteo Garrone'nin daha birkaç yıl önce izlediğimiz Dogman'ı da öyledir. Ve Çirkin Masallar da öyle. Bir yanda ergenliğe yeni giren oğlunun komşunun kızıyla birlikte olmasından gurur duyan baba, diğer yanda oğlunu dövmeden duramayan baba ya da misafirliğe gelen hoş bir kadınla nasıl cinsel birliktelik yaşayacaklarını tartışan babalar, daha doğrusu argo tabirle onu nasıl düdükleyeceklerini, ona sahip olacaklarını tartışanlar. Öbür yanda yine ergenliğe yeni giren bir oğlan çocuğunu onunla birlikte olmaya ikna etmeye çalışan bir genç kadın bir de yaşıtı başka bir kız. Ve acısı kadınlar tarafından da içselleştirilen erkeklik teamülleri. Ve çocuk doğurmaktan ötesini düşünmeyen aileler işte ve sevgisiz yetişen çocuklar... Bir erkek, hele de kadının biraz dişiliği ön plandaysa onunla birlikte olmak zorundadır, onu reddederse muhtemelen kadın onu eşçinsellikle itham edebilir. Aslında bizim gibi Akdeniz ya da Doğu toplumlarına tanıdık değil mi bu anlatılanlar. Hem erkeği hem kadını bir noktada erkek temelli tahakkümün taşıyıcısı konumuna iten bu çarpık anlayışlar... Gerçekten erkek için de zor, sürekli zedelenmemesi gereken bir iktidarı koruma çabası... Baba, bir sahnede komşunun havuzundan çıkardığı kızının saçlarını kestiriyor ve kesin o asalak kömünistlerden bit bulaşmıştır diyor. Ve tüm bunların faşizmin kurucusu, o da ne enteresandır ki eski bir Marksist olan Mussolini'nin ülkesinden çıkması bir tesadüften ibaret mi? Sonuçta epeyce dağınık, bir odak noktası tutturamayan ama başı ve sonuyla kısmen bir bütüne ulaşan ve merakla izlenen bir film Çirkin Masallar...
Yıldız: * * *
27 Aralık 2020 Pazar
2020'NİN EN İYİ FİLMLERİ
Sinemaların aylarca kapalı kalıp açıldıktan kısa süre sonra tekrar kapandığı şu üzücü yılda yine de sinemalarda bazı önemli filmler izleyebildik. Gerçi çevrimiçi gösterimler de arttı ya! Oralarda da birkaç bir şey izledim özellikle de festivallerin çevrimiçi gösterimlerinde. Ama hem çok etkilendiğim örneklerle karşılaşamadım hem de o kadar çok çevrimiçi gösterim oldu ki, hepsine yetişemedim, yetişmek de istemedim açıkçası. O yüzden yıllardır olduğu gibi bu yıl da sinema perdesinde gösterilen filmlerden bir ilk 10 oluşturdum (son iki yıldır ilk 20 oluşturmuştum) ve filmleri izledikten sonra bu blogta yazdığım yazılardan küçük parçaları da kırpıp altına ekleyerek... Şöyle dönüp bakınca az sayıda film arasından gayet doyurucu bir toplam çıktı diye düşünüyorum...
1- UNDİNE
"İşte bir kez daha sinema sanatının gücü... Barbara, Phoenix, Transit gibi filmlerini ilgiyle izlediğimiz, gitgide çıtayı yükselten Christian Petzold'un bana kalırsa en muhteşem filmi olmuş Undine..." "...ve elbette Christoph'u başarıyla yorumlayan Franz Rogowski ve Undine'yi mükemmel yorumlayan Paula Beer'in katkısıyla. Hani şu melankolik güzel, yoksa artık Paula Beer'e aşk filmlerinin unutulmaz kadını mı demeli, en azından perdeye yansıttığı ruhuyla hayallerimizin kadını olduğu kesin. Ve Undine'de gerçekten bir tür hayalin izdüşümünü canlandırıyor Paula Beer, önce François Ozon'un Frantz'ı, sonra Transit ve şimdi Undine'yle oyunculuğunu taçlandırıyor...Velhasıl az sayıda film izleyebildiğimiz şu tuhaf yılın en büyülü, en romantik, en güzel filmi Undine..."
2- SHEYTAN VOJUD NADARAD (ŞEYTAN YOKTUR)
"...kimi yönlerden başyapıt düzeyinde görülebilecek bir yapım. Yönetmenlik meziyetlerinden bahsetmiyorum. İşin o tarafı mütevazi aslına bakarsanız." "...son derece çarpıcı bir senaryoya, daha doğrusu senaryolara sahip film 150 dakikayı aşan süresine dört farklı öyküyü sığdırıyor." "...Her öykü, dramatik gelişim çizgisiyle; yarattığı merak duygusu, barındırdığı sürprizleri, iç tutarlılığı (ve tabii ki dış tutarlılığı) ve etkileyici anlarıyla önemli bir bütünlük oluşturuyor, hem anlatımı hem de anlattıklarının son derece önemli bir meseleye dokunması sebebiyle..."
3- ETE 85 (85 YAZI)
"...İnsan ruhunu başarılı biçimde tahlil edebilen sayılı yönetmenlerden olan Ozon; aşkın, bencilliğin, kıskançlığın, pişmanlığın, vicdanın, paylaşımcılığın iç içe geçtiği, son kertede olgunlaşmak için belki bir takım acıların da yaşanması gerektiği ama hayatın tüm bu acılara rağmen var olduğu ve geçmişi öyle ya da böyle geride bırakmak gerektiği yönünde bir tür ders niteliğinde bir filme imza atıyor..."
4- DOMANGCHIN YEOJA (KAÇAN KADIN)
"...perdeden sahnelerin içine girmek isteyeceğimiz düzeyde yumuşak bir sinema dilini destekleyen son derece hoş kadrajlar, mükemmele yakın oyuncu yönetimi ve doğal oyunculuklar, az ve ölçülü kamera hareketleri, ve yine az miktarda sahneler arasında ve içinde bakış açımızı değiştiren zoom-in ve zoom-out yapan bir kamera ve yine geçişlerde tercih edilen sınırlı müzik kullanımıyla şiirsel bir anlatımı yakalıyor..."
5- DRUK (KÖRKÜTÜK)
"Hayata niye gelir ki insan? Cevabı bir çırpıda vermesi kolay olmayan bir soru... O cevap, mutlu olmak için neden olmasın, mümkün olabildiği kadar çok mutlu anlar yaşayarak bu hayattan ayrılmak neden olmasın ve bu mutluluğa önemli katkısı olan alkolü neden yadsıyalım?..." "...Tam da alkolün insana yaşattığı dinamizmi perdeye yansıtan ve izleyicilere nakşetmeyi başaran film gerek oyuncuların performansları, gerekse finaldeki dans sahnesiyle etkileyici bir bütünlüğe de ulaşıyor. Hani mutlu sonla biten, şu kendini iyi hisset denilen filmler vardır ya. İşte o filmlerin ulaşabileceği yüksek çıtalardan biri Körkütük."
6- J'ACCUSE (SUBAY VE CASUS)
"...insanlık tarihinin, Fransa gibi hukuk ve demokrasinin beşiği ülkelerde bile ne kadar haksızlıklara gebe olduğunu göstermesi açısından değerli ve adaletin ne kadar gecikmeli geldiği, geldiğinde bile tam bir adaletin sağlanamadığı mevcut durumda Emile Zola gibi yazarların, bir ülkedeki aydınların korkusuzca bildiklerini savunmasının ne kadar önemli olduğunu vurgulamakta..."...Ve anlattığı olayın öneminden hareketle mesajı net olarak veriyor. Sonucu ne olursa olsun hakkın peşinden koşun..."
7- SWEAT (TER)
"...bir Polonya yapımı ve bence ilginç ve yenilikçi bir hikayesi var..." "..Hani halk arasında instagirl olarak da bilinen şu instagram fenomeni kadınları takip ediyor, daha doğrusu bir tanesini. O kadının yaşamına tanık ederken 600 bin takipçinin ne kadar yapay olduğunu anlatıyor. Belki de kadına o kadar çok ilgi gösterenin olduğu yerde tetiklenen arzusuzluk ve bir noktada kadını bir tür vicdan muhasebesine de götürecek iyi örülmüş olay örgüsüyle kayda değer bir yapıma dönüşüyor."
8- ASA GA KURU (ANNE GİBİ)
"...sağlam senaryolu klasik bir filmin karakteristiklerini taşıyor ama zaman açısından sıçramalı kurgu anlayışıyla da bir nebze özgünleşiyor. Ve önemlisi, anlamlı bir mesajın peşinden gidiyor. Evet, sevgiyi önceliyor, sevgi emektir diyor ama sadece emek vererek gerçek bir annenin yeri tamamen doldurulabilir mi diye de soruyor. Üstelik o anne yeni doğmuş çocuğunu bir takım baskılar sonucu mecburen başkasına vermek zorunda kalmış olsun..."
9- NOWHERE SPECIAL (ALELADE BİR YUVA)
"...Passolini'nin dingin, kontrollü anlatımı da film İngilizce olsa bile bu filmin bırakın ABD bağımsızı olmasını İngiltere'yle bile alakası pek yok dedirtiyor. Tipik bir Kıta Avrupası örneği... Evet fazlalıkların törpülenmesinin de ötesinde bir minimal senaryo ama yine de melodramın tuzaklarını düşmesi çok mümkün bir örneği oralara yaklaştırmayan bir senaryo bu."
10- BANDAR BAND (HAYALLER BANDOSU)
"...Film alelade bir yol filmi olarak gerçekçi stilde başlayıp sonlara doğru bir rüya sekansına evriliyor. Aslında hiç göze batmadan son derece yumuşak bir geçişle yapıyor bunu ama bir yandan da şaşırtıcı, sürpriz bir geçiş bu ve filmi büyüten. İşte film yapmak için türlü türlü engellerin ne olduğunu söylemeden bu engelleri ve İran'da sanatçı olmanın ne kadar zor bir şey olduğunu oldukça yaratıcı biçimde anlatmak mümkün..."
18 Aralık 2020 Cuma
Undine, Yürek Burkan Bir Başyapıt

30 Ekim 2020 Cuma
Bir Metafor Film: Hayaller Bandosu
Dünya sinema tarihine adını bırakmış şu meşhur ülke sinemasından, İran sinemasından o kadar yönetmen, o kadar film var ki; ama son yıllarda bir 'Ana Akım Güney Kore Sineması'nın görünürlüğünün yanına bile yaklaşamıyorlar, yalansa yalan deyin. Bırakın vizyonu, yerli festivallerde dahi kaç tane İran filmi görebiliyoruz... Boğaziçi Film Festivali'nin son gününde uluslararası yarışma filmlerinden birini görme fırsatım olurken onun bir İran filmi olmasına ayrı sevindim. Evet belki festivalin düzenleyicilerinin (ortakları Trt, Kültür Bakanlığı, Anadolu Ajansı vs.) muhafazakar çizgiye yakın duruşu İran sinemasına özel bir ilgi yaratmış da olabilir. Düşünsenize, filmi izleyip kamuya açık bir alanda gösterilip gösterilemeyeceğini denetlemeye gerek duymayan filmler bunlar çünkü daha ağır denetim mekanizmasından geçecek şekilde yönetmenleri tarafından bir takım anlatım yöntemleri (metafor, dolaylı anlatım, eksiltili anlatım vs.) icra ederek buralara kadar geliyorlar... Manijeh Hekmat'in prömiyerini Toronto Film Festivali'nde gerçekleştiren Hayaller Bandosu (Bander Band) adlı müzikal filmi aslında bir özgürlük çığlığı, ülkede müzik icra edebilmenin, sanat icra edebilmenin ne kadar zor olduğunu anlatmaya çalıyor. Üç kişilik bir müzik grubu Tahran'da verecekleri konser için yola çıkıyorlar, önce büyük bir sel onları karşılıyor, adeta denize dönmüş yollarda bir süre gidiyorlar, sonra yolun kapalı olduğunu belirten insanlar karşılarına çıkıyor, çevredeki beldelere erzak götürecek bir araç gelecek ama bizim bu üçlü o aracın kendileri olabileceğini ifade edip erzakları taşıyorlar, daha sonra bir polis durduruyor, daha sonra yine sel karşılarına çıkıyor, bir yerde gitar sala dönüşüyor, bir yerde yol bitiyor, sonundaysa geçmeleri gereken köprünün yıkılmış olduğunu fark ediyorlar... Film alelade bir yol filmi olarak gerçekçi stilde başlayıp sonlara doğru bir rüya sekansına evriliyor. Aslında hiç göze batmadan son derece yumuşak bir geçişle yapıyor bunu ama bir yandan da şaşırtıcı, sürpriz bir geçiş bu ve filmi büyüten. İşte film yapmak için türlü türlü engellerin ne olduğunu söylemeden bu engelleri ve İran'da sanatçı olmanın ne kadar zor bir şey olduğunu oldukça yaratıcı biçimde anlatmak mümkün... Hatırlayanlar olacaktır, geçen yıl Elia Suleiman'ın Burası Cennet Olmalı adlı filmi de Filistin'de film yapmanın zorlukları üzerineydi ama Manijeh Hekmat, yaratıcılığın sınırlarını daha çok zorluyor.
Yıldız: * * *
25 Ekim 2020 Pazar
Mohammad Rasoulof'tan İnfaz Öyküleri
21 Ekim 2020 Çarşamba
İşte Filmekimi Galaları, İşte Sinema
2 Eylül 2020 Çarşamba
Polanski'nin J'Accuse'ü (Suçluyorum) Karantina Sonrası Dönemin İlk İyi Filmi
Sinema tarihinin eşine az rastlanır zorunlu sinemasız aylarından sonra sinemalar açılmaya başladı ve yavaş yavaş yeni filmler de gösterime giriyor. Dileyelim ki tekrar arttığı ifade edilen hasta sayıları zaten eski gücüne gelmesi zaman alacak sinemalara ket vurmaz.
Öncelikle bir süre eski filmleri gösteren sinema salonları ardı ardına iddialı 2 yeni filmle izleyicilerin karşına çıktı. Hiç kuşkusuz kitleyi tekrar sinemalara döndürme konusundaki en önemli örnek Christopher Nolan'ın Tenet'i. Yönetmene öncelikle dünyanın Netflix ve benzeri platformlara yöneldiği bir dönemde sinemayı savunduğu için teşekkür edelim. Sinemasının yeni hiçbir soluk getirmeyen, iyi çekilmiş bir ana akım sinema örneğinden fazlası olmadığını da belirtelim. Zaman konusunda derdi olduğu aşikar yönetmen bu kez evirtilmiş zaman başlığında başarılı bir kurguyla yaşamı geriye doğru akıttığı bir örnek sunmuş ama büyükbaba parodoksu gibi geçmişe yolculuğun önündeki fizik tartışmaları mı olmalıdır sinema sanatçısının derdi. Elbet sinemanın doğasındaki zamanla olan ilişkinin yönetmene belli kapılar açtığı da muhakkak... Benim asıl bahsetmek istediğim film ise gecikmeli olarak vizyonda yerini bulan (20 kadar kentte) usta yönetmen Roman Polanski'nin J'Accuse adlı filmi. Cesar Töreni'nde kazandığı ödüller yönetmenin şaibeli geçmişi nedeniyle Adele Haenel tarafından protesto edilmiş, ayrıca film daha öncesinde Venedik Film Festivali'nde Jüri Büyük Ödülü'nün de içinde bulunduğu birçok ödül kazanmıştı. Alfred Dreyfus olayını anlatan klasik ama etkili bir dönem filmi olarak dikkat çeken J'Accuse insanlık tarihinin, üstelik Fransa gibi hukuk ve demokrasinin beşiği ülkelerde bile ne kadar haksızlıklara gebe olduğunu göstermesi açısından değerli ve adaletin ne kadar gecikmeli geldiği, geldiğinde bile tam bir adaletin sağlanamadığı mevcut durumda Emile Zola gibi yazarların, bir ülkedeki aydınların korkusuzca bildiklerini savunmasının ne kadar önemli olduğunu vurgulamakta. Jean Dujardin, Louis Garrel, Emmanuelle Seigner, Mathieu Amalric gibi Fransız sinemasından pek çok başarılı oyuncunun katkı sağladığı film esasında Dreyfus'un ordudaki hocası rolündeki Dujardin'in canladırdığı Georges Picquart cephesinden olaya yaklaşıyor. Ve anlattığı olayın öneminden hareketle mesajı net olarak veriyor. Sonucu ne olursa olsun hakkın peşinden koşun...
Yıldız: * * * *






















